Şaka şaka.

Dükkanı kapattık biz.

Başka bir blogda görüşmek üzereee=)

Bayadır yazmamışız, niye söylemiyörsün?

Bazen yazacak çok şey birikir, siktir edersin. Bazen de hiçbir şey olmaz, öyle boş boş bakarsın yanıp sönen imlece. İmece değil, imleç: Şu an ne yazarsam benden önce davranıp at gibi koşturan garip çubuk. Hihi.

Günler, Derin bir Ege‘nin ortasında geçiyor. Çok güzel kokuyorlar. Derin biraz mız mız mız mız (x3840) ama bir insana mızmızlık bu kadar yakışsın, hayret! Anaa ya-za-mı-yo-rum!? Hakkaten yazmak da yüzmek, ip atlamak yahut bisiklete binmek gibi unutulmasa da en azından eski tadı vermeyen eylemlere benziyor. Sanki bloğu çocukken açmışım da şu an çok büyümüşüm gibi. Twitter beni olgunlaştırdı lkjdsakldjs

Aklımın sınırları, ülkede yaşananları algılamaya yetmiyor bazı bazı. Memet Ali Alabora, hükümete karşı silahlı isyan suçundan yargılanacakmış. Bunlar, güzel bakan bir çift zümrüt yeşili gözü silah olarak algılıyorsa demek.. Algınızın orta yerine sçabilir miyim izninizle?

Direniş güzeldi, keşke her gün her yer Taksim olsaydı..

Denizden tatlı bir esinti odanın içini dolduruyor şu an. Balkonlarda koyu muhabbet, kahkahahaha, tabak, çatal, iskambil oyunu, çocuk, bisiklet, scooter, ağustos böceği sesleri. Güneydoğulu yan komşu bizi çeşitli yemeklerle ödüllendiriyor epeydir. Ve 30 yıldır İzmir’de yaşamış ve bugüne dek kendini sapına kadar bu topraklara ait hissetmiş olan bendenize ne de güzel hatırlatıyor köklerini. Hayat, bol yağ, salça ve etle çok gizel. Ay siz nasıl vejetaryen oluyorsunuz kız?

Yalnız şu an resmen AŞIRI yazmışım gibi geldi. Twitter’ı kullanmaya başlamadan önce yasal uyarı yapmalılar: uzun uzun yazma yeteneğinin ağzını burnunu kırıyor.

Belieber’cilerin ölsün, haştankların kurusun vicdansız tivitır!

aksu

Şöyle bir yer var Antalya’da. Gidip sadece duruyorsun. O an aklında ne var ne yok siliniyor, sadece gözünle gördüklerin kalıyor. Gördüklerim, duru bir akarsuya yansıyan ışıklardan ve uzakta bir hayali andıran dağlardan başkası değildi. Hayallere uzanıp dokunmak gibiydi Antalya. Şeffaf perdeyi aralamak. Dokunup birden geri çekilmek, sonra alışınca tekrar dokunmak. Görmediğin bir insanı özlemek? Ya da her şeyi siktir edip yol kenarında durup meyvelerin tadına bakmak. Gitmek gitmek ama aslında hiçbir yere varmamak.

Antalya / Haziran 2013

Sanırım aklımı deliriyorum. O da mutluluk ve gururdan. Son birkaç gündür yaşanan olayları, çok ileriki yıllarda gözlerini kocaman açarak hayranlıkla dinleyen bir çocuk geliyor aklıma.

Türkiye’ye ilk kez gelmiş bir yabancıyım şimdi. Tüm sokaklar rengarenk. İnsanlar mutlu. Umutlu.. Hem de otuz yıllık hayatımda ilk kez!!

Bu da, tarihin akışını değiştiren birkaç kare. Gözlerin dolmadan bakabiliyorsan, sen eşittir ben demek değildir..

siyahlıkadın

gitar

kitap

crowd

revolution

and the oscar goes to;

kırmızı

Devrimin sesi hala gökyüzünde yankılanırken, İzmir, 2013

İnternet ne acayip bir yer.

Birkaç sene önce Ayvalık’ta tekne turuna çıkıyoruz. Tek isteğim, sadece deniz üstünde seyir halinde olmak. Ama son yıllarda moda olduğu üzre, böyle bir şeyin mümkünatı falan yok. Tekneye biner binmez bir eğlence furyası karşılıyor adamı. LAN EĞLENMEK İSTESEM KONSERLER, KLÜPLER NE GÜNE DURUYOR? HİÇ OLMADI MAALLE DÜĞÜNÜNE GİDERİM?! Her neyse. Mezdekeyle coşan, Demet Akalın’la kendinden geçen tekne ahalisi içerisinde adeta tek başıma Radiohead’i canlandırıyor, varlığımı sorguluyorum güneşin alnında. I DON’T BELONG HERE!..

Dikkat çekmemek için yaptığım saçma hareketleri yazmıyorum bile. Dikkat çekersem yahut Allah esirgesin herhangi biriyle göz göze gelirsem hoop sahneye alacaklar. Hani şu düğünlerde insanı kolundan sürükleyerek sahneye fırlatan ve “aman canııım, biz biliyoz da mı oynuyoz” teyzeleri, teknede de var çünkü. Ben aslında o gün orada YOĞUM! Ege denizinin ortasında bir yerlerde sonuna dek açılmış müzik eşliğinde yarışmalar düzenleniyor, hep bir ağızdan şarkılar söyleniyor ve charm insanı, aşırı eğlenenlerle köşe kapmaca oynuyor. 

Zulüm dolu saatlerin ardından yemekler yendi, denizde yüzüldü edildi vesaire. Sonra bir adam geldi sahneye. Kendisini görmek için gökyüzüne bakmak zorunda kaldık, çünkü en iyi ihtimalle iki metre uzunluğunda filandı boyu. Saçlar hafif uzun, kirli sakal. AHA SAWYER BU! Lost adasından kurtulmuş, Cunda’da emekliliğin tadını çıkarıyor vallahi de billahi de.

Sawyer, eline mikrofonu alıp şarkı söylemeye başladı sonra cancağzım. Dedim ki kocca herif utanmadan playback yapıyor, hem de Orhan Gencebay şarkısına. LAN BEN NEREYE DÜŞTÜM BÖYLE? Etrafta zebani arıyorum, bulamayınca seviniyorum demek hakkaten cehennem değilmiş çok şükür diye.. Sonra sonra adamın playback yapmadığı, çıplak sesini aslında bir süreliğine Orhan Gencebay’dan ödünç aldığını fark ediyorum. Bizim Sawyer, sağlam bir arabeskçi çıkmasın mı sana?

Normalde arabesk müziğe az da olsa ilgim vardır ama Orhan Gencebay şarkıları ile -sağdan soldan tesadüfen duymam haricinde- herhangi bir alakam olmamıştır. Olmamıştı yani o güne dek. Sanki ilk kez duyar gibiydim şarkıları. Uzun arkadaşı dinlerken açılan ve gösteri bitene dek kapanmayan ağzım, bunun güzel bir ispatıdır mesela. Etrafta görebildiğim herkes o an denizin en dibine dalmış da vurgun yemiş gibiydi adeta.

Yıllardır Sawyer’ın izine hiçbir yerde rastlayamadım. Herifin adını Sawyer takmışım, nasıl bulayım allasen?

Sonra bizim meşhur tekne, kendisine mütevazi bir sayfa açmış internette; onu buldum. Videolara tıkladım. Hop karşımda Sawyer. Yani, Ömür..

Ömür’sün be adam!

  http://www.izlesene.com/video/veysel-kaptan-omur-yarabbim/2478505

DSC_0264

Günlük süt almak için Ayşe teyzenin evine gittik. Kendisi, evinden birkaç metre uzaklıktaki bostanda çapa yapıyordu. Bizi kırlangıçlar karşıladı..

DSC_0261

Son birkaç senedir Çandarlı’da her sene en az bir kuş yuvası ve doğal olarak birkaç yavru kuşla karşılaştım. Hatta bazen sevme şansım bile oldu onları.. Bence yeryüzünün olmazsa olmazları, kuşlardır. 

DSC_0257

Ayşe teyzenin evi, Hıdrellez’den kalmaydı. Ters asılmış, kurutulmuş, daha da güzelleşmiş güller gördüm. Artık fotoğraf çekmeme alışkın olduğu için yadırgamadı bile “bunda ne var be kızım?” diyerek=)

DSC_0242

Zakkum çiçekleriyle kaplı yollardan geçtik. Sıcak, ama bunaltmayan bir öğleden sonrasıydı. Yusuf’a, “burada dur” dedim. Durdu. Arabadan inip birkaç dakika boyunca, kutsal ışıkların üzerinde çeşitli oyunlar oynadığı Ege’yi izledim.. 

“Deniz bile mutlu bir halde güneşlenmekteydi”..

 

Ben bugün bir diziyi uğurlamanın, çok sevdiğin bir insanı uğurlamaktan pek de farkı olmadığını öğrendim sanırım.

Kafamda eskilerin şarkıcısı Erdal şöyle diyor durmadan: “Zamansız oldu gidişin”.. Bazı şeyleri tadında bırakmak en iyisidir evet. Ama söz konusu Behzat Ç olunca, kabak tadı çok uzak bir ihtimal gibidir. Bu, tam olarak kimin kararı emin olamasam da, kanal yönetimine teşekkürü borç bilirim. Hem böyle bir dizinin son senesini 2-3 haftalık, hatta bazen 1 aylık aralarla piç ettikleri, hem de bitmesin diye başlatılan imza kampanyaları ve deli manyak izleyici kitlesine rağmen diziyi sonlandırabildikleri için. Şimdi aynı gün yayınlanan türbanlı diziyi izleyecez mecburen. Kısmet.

***

Behzat Ç çok şey öğretti bana. Ha buna gerek var mıydı dersen, bilemem. Ama bugüne dek “oyunculuk” adı altında bize dayatılan şeyin aslında oyunculukla uzaktan yakından alakası olmadığı gerçeği ve Pilli Bebek gibi kaliteli müzik gruplarının varlığından bihaber geçirdiğim günler, şimdi bile düşününce sinirlerimi zıplatıyor. Ben bu yolculuğun her saniyesini çok sevdim ve aslına bakarsan sonunu hiç ama hiç merak etmedim. Şimdi de umrumda değil. Behzat Ç travesti olsa dahi hüsrana uğramayacağımı biliyorum.

Bir de baktım ki Harun’la arsız, Akbaba’yla ketum, Hayalet’le ağırbaşlı, Amirim’le divane olmuşum aslında ben. Telefonu “alo, efendim, cınım” yerine “HEA” diye açmanın rahatlığını keşfetmişim. Birayı daha çok sevmişim. Hayatın çakırkeyf halinin cenneti andırdığı duygusunu yeniden hatırlamış, onlarla sarhoş, onlarla ölçüsüz, onlarla Ankaralı, onlarla “la oğlum bi git la” olmuşum.

Bu akşam bitiyor olabilirsin Behzat Ç. Ama bendeki yerin hep taptaze kalacak. Ve seni kalbime falan gömmeyeceğim.. 

 

behzat-c   

Çok sevdik be merkez!

Sana dün bir tepeden baktım güzel memleketim. Halin içler acısı. Sanki o biber gazı belirli bir kitleye değil de ülkenin tamamına sıkılmış gibi. Gözlerimiz yanıyor, aklımız karışık. Belirsizlik bunu daha beter hale getiriyor. Sanki o bomba yalnızca uzaktaki ilçeyi değil de, doğudan batıya uzanan, kuzeyi güneyi de içine alan, üç tarafı denizlerle, dört yanı güzelliklerle çevrili memleketimi olduğu gibi tarumar etti. Çeşitli kaynaklar ölü sayısı şöyle böyle diyedursun, asıl ölmekte olan inançlar, umutlar ve dört nala uzaklaşan yarınlardan haber veren yok.

Her yeri İzmir sandım, bundandı belki rahatlığım. 30 yıllık ömrümde insanı sadece insan olarak gördüm. Bundan öte bir anlam yüklemek, genetik kodlarımda yoktu zaten, istesem de yapamazdım. Siyahı da aynıydı benim için, çekik gözlüsü de. Akşam evinde ekmek soğan yiyenle dana rosto götüren arasında uçurumlar, dağlar göremedim. Mutluluksa, soğanı ekmeğe katık yapan da çıkarıyordu hayatın güzel anlarının tadını. En manyağını da kabullendim, en çulsuzunu da bağrıma bastım. Hatta çulsuzu daha çok bağrıma bastım. Geldiğim kültür, ezilenin, toplumda dışlanıp hakir görülenin yanında olmanın erdeminden bahsedip dururdu çünkü hep. İnsan, sadece insandı benim için.

Çünkü zengininin de, oburunun da, entellektüelinin, yoksulunun, soluk benizlisinin, görgüsüzünün de dünyaya geliş ve dünyadan ayrılış biçimi aynı.

Ama son on yıldır gururla söylemeliyim ki, bu badem bıyık tayfası beni insan denilen canlıdan tiksindirdi. Blogda, kitleleri gerizekalı hale getirdiğine inandığım siyaset ve spor olmamıştır hiç (taam, nadir de olsa bazen kaymış olabiliriz bu iki alana. Ayrıca en büyük CİMBOMBOM ULAN!=). Ülkemin sessiz, yalnız, uzak diyarlarını, veyahut doğduğumdan beri yaşamakta olduğum İzmir’i anlatıp resmetmişimdir genelde. Ya da sadece kendimle ilgili yüzeysel ve hatta saçma sayılabilecek olayları anlatıp günlük tandansı yakalamışımdır. Ki bu bir günlük de-ğil! Şurada şunu yiyin, aman burada denize girmeden gelmeyin şeklinde gerzekçe tavsiyelerin verildiği bir gezi rehberi hiç de-ğil! Sadece blog işte. Canım isteyince yazıyor, istemeyince suratına dahi bakmıyorum.

Tarihe not düşmek istedim. Barış süreci, gaz bombası, bitmek tükenmek bilmeyen müsabakalar ve örgüt eylemi saçmalıklarının tam ortasından bildiriyorum ve durum hiç de parlak değil.

Ortada bir yanlış ve onu göremeyen milyonlarca insan var.

 

DSC_0111

No filtre no vitamin:) Nasıl böyle bir renk olabilir Tanrığm!

DSC_0115

Çiçekler sevildikçe büyür, der Fe abimiz bir şarkısında. Ki çok severim. Devamı daha güzeldir çünkü (buralardan gitme, buralar gitsin, sen gitme!)

DSC_0114

2 metrekarelik cennet.

DSC_0091

Bu şapşiyi İlkay cuma pazarından almış. Sonra bana verdi. Ben de Yılmaz abiye.. İçim cız etti tabi ama yapacak daha iyi bir şey yoktu..

DSC_0078

Adı Deniz’di. Arkası önü hep denizdi. Üç sabah beni o uyandırdı. Yoksa dalga sesleri miydi uyandıran?

(Cevap veremedi)

Çandarlı / Mayıs 2013

Bu satırları, deniz manzaralı odamın rüzgar alan bir tarafında, Deniz Gezmiş’in ebediyete kavuştuğu günün kasvetli yıldönümünde yazıyorum.

-Ankara’da neden deniz yok baba?
+Vardı ama, astılar yavrum.

Astılar.

Ne acımasız bir eylemdir asmak! Silahla vurmak değil, uçurumdan atmak, zehirlemek, yahut bıçaklamak değil; tüm o acımasız hazırlıklar, ritüeller, son istekler eşliğinde boynuna yağlı kement geçirip başka bir insanı en kalleş yöntemle öldürmek işte! Sadece bir insan mı peki? Bunun daha Hüseyin’i , Yusuf’u, Erdal’ı ve niceleri var.. 

Bu gencecik çocukların vebali, yıllardır bir lanet gibi nesilden nesile aktarılıyor bu topraklarda. 5 Mayıs gibi harika bir günün hemen ardındaki dağda, kara bir bulut gibi beliriyor. Mevsim baharsa kışa, hava güneşliyse kar borana dönüveriyor.

Bize de, gökyüzündeki yıldızlara bakıp bu üç güzel çocuğu hatırlamak, 60’lı yaşlarını hayallerde canlandırmak düşüyor işte. Google’daki birkaç siyah beyaz fotoğraf yetmiyor, insan saçlarına gri tellerin, yüzüne derin çizgilerin düştüğü Deniz Gezmiş’i arıyor ister istemez. Dizlerine torunları oturtmuş, elinde tıpkı eski günlerdeki gibi bir kitap olan ve bu kitabı çocuklara okuyan bir adam canlanıyor gözümde.

Mavi ufka bakınca aniden gözden kayboluyor..

19deniz1

Deniz Gezmiş