You are currently browsing the monthly archive for September 2010.

Bu başlığı, çoook eskiden günlük gibi tuttuğum ve sonra okumasını istemediğim biri yüzünden bir gün ani bir kararla tamamen yok ettiğim ilk bloğumda da kullanmıştım. Bir denizcilik hitab şekli (olsa gerek). Heyamola balıkçılar!! diyebilir mesela bir kaptan.

Heyamola! Çünkü şu an denizin çok dibinde olmasa da, kendilerine tepeden bakabileceğim bir noktadayım. Çandarlı! Evet, bir İzmirli için deniz kavramı pek bir heyecan uyandırmaz çünkü alışkındır, ama benim gibi kafası hafiften kırıklar için bu tür denizler, ah bilseler ne büyük manalar taşır! Çünkü oldum olası, kentlerin göbeğine sonradan süs olsun diye yerleştirilmiş gibi duran denize deniz dememişimdir ben kardeşim. Büyük gölet? belki. Yine bu nedenledir, İstanbul boğazının zerre ilgi uyandırmaması bünyemde.

Şu an Çandarlı’dayım. Eylül bitmek üzere ve herkesler terk eylemiş bu toprakları. Koca yaz ağzıma sürmedim, bu akşam o curcunalı sezonun bitmesi ve herkeslerin gitmesi şerefine deli gibi içtim. Birkaç saat ayaklarım yere değil, göğe bastı; kurduğum cümleler daha ağzımda iken kırılıp tuz buz oldu; baktığım yerler buharlaştı, aynı noktaya 3 saniyeden fazla adapte olamadım. Sonra vurmuş kafayı uyumuşum. Yarım saat! Bana yüzyıllar gibi geldi? Sarhoş olma geçmişim pek sıkı değildir ama bu akşamki, buraya not edilmeyi hak etti sanırım.

Ve neler geçiyor şimdi, yarı bulanık kafamdan. Bir zamanlar burası..

Biz, birbirimizi kocaman ellerimizle sarmalayan küçücük çocuklardık bir zamanlar burada. Kimler kimlerdik. Neler anlatırdık birbirimize, ne şarkılar söylerdik o eşşek kadar yıldıza bakarak her gece. Sevda bir ateşse eğer, o tuhaf tipli şarkıcı çocukların söylediği gibi, Çandarlı bu ateşi körükleyen ilk yerdir bizim için.

Kanıtım var! Mektuplar! Hala saklarım ben onları; kimisi kıçı kırık bir kalemle bir nota defteri sayfasına, bazısı tarihi daktiloyla a4 kağıdına, saman kağıda, ve hatta bir tanesi -çaresizlikten olsa gerek- kenarları açılıp düz hale getirilmek suretiyle bir ilaç kutusuna yazılmış mektuplar..

Merhaba, evrenimin karmaşası… diye başlayan.

Buraya geldiğimde bazen hepsinin hala devam ettiği sanrısına kapılıyorum. Sanki birazdan denize inen yoldaki kayalıklardan bir gitar sesi yükselecek. Ve ben üstüme ceketimi bile almayı unutarak çıkacağım evden. Kalbim, benden de hızlı varacak oraya. Ve gitara en çok yakışan o ses, yine bir şarkı söylüyor olacak. Daha önce hiç duymadığım ve içinde defalarca, adımın geçtiği…

(Fotoğraf: Google’dan)

4 senemi, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı okumaya adadım. Akranlarım, eğitim fakültelerine kapak atmak için kelime ezberlerken ben edebiyat da edebiyat, kültür de kültür diye tutturmuştum. Yaşım on yediydi ve dünya ayaklarımın altından hızlıca kaymaktaydı.

Yine böyle bir Eylül günü, artık üniversiteli, kampüslü, Ege’li, havalı ve gururluydum. Yabancı dil bilip, bunu sırf öğretmen olmak için kullanmama kararı almış “kafa” kimselerin arasındaydım işte! Liseden kurtulmuştum. Testlerden, İngilizce bildiğini sanan öğretmenlerden, fashion parade’dan farksız dersaneden, rehberlik zırvalarından…

İlk başlarda bir adaptasyon sorunum oldu evet, çünkü girdiğim ilk ders, yaşı taş çatlasın 24 olan bir hatun dersimize girmiş ve adımızı dahi sormadan “Amerika hakkında ne düşünüyorsunuz” sorusunu patlatmıştı. Hmm demiştim, daha ilk andan, pismillah. Ne düşüneyim bacım? Kokakola, mekdanıldz, fest fud, oo men, yeea beybi, fak yu!  Budur. Küçük beynimdeki Amerika, beynimden de küçüktü ve ben o an, bölümünü kazandığım ülkeden ziyade hatun bu saç rengini nerede tutturmuş acaba diye çatır patır çatlıyordum.

Aylar geçti. Sığınaktan bozma sınıflarda, Uncle Sam’in tarihinden girip edebiyatından çıkıyorduk. Kütüphane, evimden sonra ikinci adresim olmuştu. Hiç unutmam bazen, Melville, Whitman, Thoreau, Dickinson kitapları arasında boğulup kendimi fotoğrafçılık bölümünün rafları arasında sekerken bulurdum. Moby Dick sunumu hazırlarken az kulaklarını çınlatmamışımdır Captain Ahab’ın. Herif gerçek olsa, Moby Dick’i de yanına alır, anasının nikahına gider, adresimi bulur ve yamulturdu alimallah! Öyle tiksinmişim.

İlk 3 sene, ne yerde ne gökte geçti benim için. Olağanüstü bir yanını görememiş ve ümidi kesmek üzereydim bölümümle ilgili. Filmler izliyorduk durmadan, tek çekilir yanı buydu sanırım. Dönem filmleri. 80’ler; Desperately Seeking Susan, o delibozuk moda akımı, kabarık saç, vatka, Madonna, Thelma & Louise! One Flew Over the Cuckoo’s Nest, sistem karşıtlığı, başkaldırı,  McMurphy, adamım!! Irkçı temalı filmler, Mississippi Burning, kölelik, siyahlar, Kunta Kinte! Yerliler, Pocahontas, Butch Cassidy and the Sundance Kid, kovboylar, şeroki, apaçi, kızılderili (whatever)! Sonra.. daha eskiler; Grapes of Wrath. California, Büyük Buhran, açlık, Rose of Sharon (ki Türkçesi, Gülhatmi’dir ki ben bu ismi çook severim), göçler, ölümler, üzüm bağları, Route 66!.

ROUTE 66!

Sonrasında bir saplantı halini aldı bende. Yolda olma fikri. Hep hayal ettim. California’yı, San Fransisco’yu. Yolda şu “66” tabelasını görsem, uçsuz bucaksız caddede ilerlerken gün batıyor olsa. Sonra Harley’ine atlamış, kanı damarında duramayan delilerle karşılaşsam. Hippiler! Evet, hippiler o yüksek kaliteli (!) Yeşilçam filmlerindeki tiplerle ilgisi olmayan, güpgüzel insanlar topluluğudur. Yolda yaşamak nasıldır acaba? Evinin olmaması fikri? Komün hayat? Love, Peace, Caravan, blablabla..

Ve son sene o kutsal kitaba gelmişti sıra. Hakkını verircesine de derse, bölüm başkanı giriyordu. İngilizceyi konuşmayan, adeta şakıyan ve karşısında her kim olursa olsun kendine hayran bırakan yüce kadın! Ayşe hanım.. Suratındaki ciddiyetten ödün vermeksizin “bu dönem, yol teması işleyeceğiz arkadaşlar” demişti ve beni bir heyecan almıştı bile. Budizmden girdik, hippilerle devam ettik ve geldik Beat nesline. Onlarla ilgili hocanın ağzından dökülen beher harf, beynime kazındı adeta. Sıraların üstünde Kerouac’ın On the Road’u açılmış, öylece bekliyorduk bir gün. (Öncesinde ise yanlış hatırlamıyorsam, Zen and the Art of Motorcycle Maintenance diye bir kitabı işleyip bitirmiştik. Nakış gibi.) On the Road ise, su gibi aktı gitti. Tıpkı Dean’in hikayesi gibi. Her şey bittikten sonra bende şöyle bir durum oluşuverdi: biz yaşıyorsak eğer, bu Dean Moriarty ağabeyimiz naapmış öyle?!? Sistemin, evlilik kurumunun, paranın, siyasetin, materyalizmin, dinlerin, tüketimin, kapitalizmin, eşitsizliğin… ağzına sıçmış herif. Biz de işte okul bitirip adam olma peşindeyiz.

Yoldaysan eğer, özgür ve herkesle eşitsindir ve sapına kadar sömürmektesindir hayatı. O an acıktıysan sadece acıkmayı, yaralıysan da sadece acıyı hissedersin. Yol, başka türlüsüne müsaade etmeyecek kadar kendisi koyar kuralını çünkü.

O gün bugündür sıkı dostuz Dean ile.

Amerika, sırf ülkenin yönetim biçimi ve benimsediği politikadan ötürü “insanı cahil, boş, teneke” şeklinde yaftalanma kurbanı bir ülkedir nazarımda.

Kimse de durup düşünmez (ve çoğu insan da bilmez) ki Beat nesli gibi, hippiler gibi, sonra Thoreau, Emerson, K.Vonnegut, Melville, Hemingway ve hatta her ne kadar bir Fransız ya da İtalyan sinemasıyla kıyaslandığında “ıyyk” şeklinde tepkilere maruz bırakılsa da kabul edilmesi farz olan, “Hollywood” gibi KOCAMAN hediyeler bahşetmiştir aslında dünyaya.

Nerede duydum bilmiyorum, ama ada’yı, ada hayatını deliler gibi seven kişilere “islomaniac” deniliyormuş. Sonunda ne olduğumu buldum!

Birden gelişmişti her şey. Oysa ben Bozcaada’yı sadece, sıkıcı tarih derslerinde elimizde kalan 2 adadan biri olarak bilirdim. Şu an tam bulunduğum noktadan denize döktüğümüz (!) Yunanlılar, Limni, Midilli, Dünya Harbi, Çanakkale.. okuyup geçerdim. Ezberler ezberler, o kitapların arasına sıkıştırırdım bilgilerimi. Kitabı kapatınca da ezilip yok olurlardı.

Bozcaada ismini tekrar telaffuz ettiğimde, aradan takribi 10-15 sene geçmişti. Nereden çıktı bilmiyorum ama bir sabah uyandığımda aniden: Bozcaada’ya gitsek ya? dediğimi hatırlıyorum. Sıkılmıştım hep aynı yerlerden. Bira tadı olmayan bira gibi olmaya başlamıştı yavaştan hayat ve ben enikonu bir değişiklik arayışında idim. Fethiye, Antalya, Cunda, Antep, Urfa, Marmaris, Karadeniz, Kaçkar, Safranbolu, Kapadokya vs vs vs görmüş bu gözler, artık yepyeni yerlerin peşindeydi (şair burda dikkat edersen, çok gezdim demek istiyor).

Ve yol bu defa, çok da uzun değildi.

Kuzey Ege’de masmavi bir sabaha uyanıp erkenden yola çıktık ve öğleni henüz görmeden, Geyikli’deydik. Ada, tıpkı bizim oralardan Midilli’yi gördüğümüz uzaklıktaydı ve pusluydu sanki biraz hava. Yaklaştıkça denizin rengi berraklaştı. Gökyüzündeki bulutlar pempeye, sabah mahmurluğum ise pür neşeye dönmüştü bile!

Adadaydım.

Ortaokul tarih kitabım beni yanıltmış ve yıllarca iki sayfa arasına sıkıştırıp ezdiğim Bozcaada, beklemediğim kadar büyüleyici şekilde çıkmıştı karşıma. Oysa ben denize dökülen Yunanlılarda, Hasan Tahsin’in kurşununda, hunharca katledilen Kubilay’da filan kalmıştım. Meğer Bozcaada, kendi tarihini yazmaktaymış, ben sözlü ve yazılılarda çuvallar iken.

Güzeldi çok.. Kelimelere anlam yitirtecek kadar hem de! Yüksek tavanlı Rum evi sevdamın temelleri tam da o gün, bu efsunlu adada atıldı. Kendimi onlardan herhangi birinin içinde görebiliyordum. Kaldığımız ilk akşam, kuzenimle sokakları turlarken rastladığımız beyaz kedinin peşinden gitmeseydik, Bahar’la da tanışmayacaktık aslında. Bizi evine davet eden bu 30’larındaki deli kız yüzünden, senelerdir kendi hayatımı bir kenara koydum; onunkini yaşıyorum aslında ben. Üniversiteyi bitirdikten sonra, yaşadığı kent olan İzmir’i terk edip adaya yerleşiyor ve bir daha geri dön(e)miyor.. Evet, ben bir Bahar olabilirim aslında.

Gittim, gördüm, kaldım ama sanki hala oradan dönemedim ben?

Hala meraklı bir gezgin edasıyla arşınlamaktayım sokaklarını. Boynumda taşımaktan, kayışı yıpranmış makinemle. Bir sokaktan Madam Eleni çıkar önüme, diğerinde Hüseyin Pehlivan Polente’nin sandalyelerini boyamaktadır. Maviye! Lodos’tan güzel kokular yükselir, balıkçılar yığılmış ağlara bir şeyler yapmaktadır, anlamadığım? Sonra yine o meşhur Polente sokağında cigarasını tellendirmektedir Feridun Düzağaç. Hey gidi tellendirişini sevdiğim! Bozcaada’m, ne sana doyulur, ne anlatsam anlattıklarımdan kitap olur. Dilim döndüğünce, klavyem yettiğince zırvaladım işte bir şeyler.

Az bekle, yaş kemale ersin hele. O zaman tam kavuşacağız birbirimize..

Hiç kopmamacasına.

Kalacak yer dediğin nedir ki? Bozcaada’da apayrı bir manaya geldikleri kesindi (Katina’nın Pansiyonu)

Her bir kapının ayrı bir rengi, kedisi ve muhtemelen hikayesi vardı

İşte üzerinde oturup akşama dek çiğdem çitleme hayalleri kurduğum minder

Bu sokakta 2000’li yıllardan çıkıp 60’lara döndüm ben..

Evlerin içi, şarap kokuyordu (bir adam var diyorum?)

Gündüz yediğimiz üzümler, gece bu şişelerde demleniyordu işte

Aramızdaki “bağ”ın oluşmasını sağlayan nedenlere minnettarım Bozcaada’m!..

(Fotoğraf: “Gece, Melek ve Bizim Çocuklar” filminden alınan bir screenshot)

Bugün kendime izin verdim ve playlist’imde sadece Uzay’a ait, ondan bir iz taşıyan, ona yapılmış ya da onsuz söylenmiş şarkıları sıraladım. Dinledim de dinledim. Saatler saatleri kovaladı, şarkılar bitip bitip başa sardı. Bıkmadım. O günlere geri döndüm. Henüz büyümemiştim o zamanlar, ölümün ne olduğunu anlamlandırma zahmetine girişmeyecek kadar havadaydı aklım. Yolda gidiyorduk. Tıklım tıkış. Uzay Heparı ölmüş dediklerinde, küçüktüm. Tıpkı onun kadar küçük hem de. Motorsiklet kazası. Gece. Yol. Kask. Ölüm. Ani.

Ben ismini daha önce duymadığım bir insan için o gün bugündür yas tutuyorum. Biliyorum, o hep güzel hep özel kalacak. Biliyorum, zaman geçecek, biz nefes aldığımız sürece yaşlanacak ve kim bilir ne hale geleceğiz. Biliyorum, Uzay hep o çocuk olarak kalacak tanıyan bilen herkesin gözünde.

-Uzay Heparı ölmüş!

– Hani, şu yakışıklı çocuk mu?

Gözleri bir an olsun yorgun bakmayacak, etrafı kırışmayacak gülerken. Ağzının kenarındaki çizgiler, yüzündeki beyazlık aynı kalacak. Büyümeyecek. Baba bile olmayacak hatta. Kocaman bir oğlu var şimdi, adını babasından yadigar almış. Ve yüzünü. Ve saçlarını, müziğe olan tutkusunu ve daha sayamadığım birçok şeyi. Ama o bilmeyecek.

Şarkılar çalmaya devam ediyor. Sezen, Dua ettim diyor; Demet ise, kaderim değil bu kaza.. Onlar bile çelişkide. Kabullenememe halinde. Nasıl olur? Daha dün gibiydi. Takvimler 90’ları gösteriyordu ve biz tazeydik daha her şeyin başındaydık.

Sen de öyle, Uzay.

Başındayken gidilmez, bırakılmaz. ama sen gittin.

Umarım çok daha iyi bir yerdesindir, deli adam!..

İnternette -kendi adıma- fazlaca ifşa oldum gibi geliyor. Facebook, ekşi sözlük, twitter, flickr vsvsvs (her birine youtube muamelesi yapılsa, ömrümüzün felç olacağı siteler işte). Hepsinde kullanıcı adım, sıfatım, lanet olası hobilerim, kemikli ellerim ayan beyan ortada. İstedim ki, azıcık kıyıda köşede kalayım. Burası da benim sığınak olsun. Hanımlar pasta börek tarifi beklemesin, ya da beyler maç yorumu. Çocuk nasıl yetiştirilir, evlilik nasıl bir şeydir, hiçbir fikrim yok (bu kafayla olmayacak da). Kendi kendime anlatır gibi yazayım, adı isterse “şizo günlükleri” olsun ama günlüğün de epey uzağında dursun. Canım istediğinde tek fotoğraf yükleyip geçeyim. Diğer gün ise, saçmasapan bir konuya paragraflar dolusu vakit ayırayım. Yeter ki benim olsun, bana ait, altına imzamı basıp gideceğim ve canım isterse aylarca yüzüne bakmayacağım bir sevgili, yoldaş, patron, aile, yakın dost, yoldaki adam… bissürü şey olsun.

Sanırım kaygı, anlaşılmıştır.

 Ben… misal bi Pucca değilim. Olmayım da zaten mümkünse. Dizüstü edebiyat çıktı şimdi. Hayvanlar gibi sevdiğim bir yazar da bu işin bir parçası – hem de önemli bir parçası – olmasa, sövecektim yeminlen. İnternet çünkü, gerçek hayat değil. Maskeler takıp geziyorsun sokaklarında. Dizüstü edebiyat bana, o maskelerin hepsinin aynı anda hunharca çıkarılıp fırlatılması sahnesini yaşattı nedense. Benim için stevemcqueen artık, fazlaca reel. Çocukluğundan sıyrılmış, büyümüş, aklını başına devşirmiş, ciddi cümleler kurmaya başlamış bir adam.

İçeride misafirler varken, kardeşiyle tenhada evi uçurma planları yapan ufaklık değil…

Ben burada, o sokakların tüm özgürlüğünü gırtlağımda hissedene dek yaşamak istiyorum. Bir insan çok mutluysa, tam gırtlak kısmında böyle yumru gibi, değil gibi bir tuhaflık oluşur ya. Konuşamazsın. İki kelime edecek olsan, boğazın sus lan ordan, der. İşte ben, boğazımdaki yumru ve tüm içimden gelenlerim, artık buradayız.

Kullanıcı adım, her yerde kullandığım ad. Aklıma başka gelmediğinden. Ne yazsam yapay, çiğ durdu. Charmofsmyrna ise, sanki göbek ya da ikinci adım. Öyle benimsedim. Neden açıklama zorunluluğu hissettiysem? Neyse, umarım tanıdıklar değil de, tanımadıklar, daha önce rastlanılmadıklar keşfeder burayı ve tamamen yalnız da kalmayız hani.

Yani diyorum ki, arada rahatsız ediniz. Çünkü rahata fazla alışık değilim.

Neleroluyororda?

– Bu kaçıncı blog be kızım. Bi istikrar, bi sadakat lütfen. Azıcık!

– Aa, ama ben bu sitenin sanırım “W” şeklindeki simgesini seviyorum. Volkswagen ve yollarda olma fikrini empoze ettiğinden olabilir. Blogspot, fazla blog kokuyordu bi de sanki.

– Buraya düzenli yazacak mısın?

– Düzenli derken? Ben ömrümde, düzenli yemek bile yemedim?

– Anladık. Sen de “günlük” olayına karşı çıkanlardansın.

– Ne o öyle gerçekten. Liseli liseli, ergen ergen, sivilce sivilce.

– Ha sen o dönemlerden hiç geçmemiştin doğru.

– Geçtik de kardeşim, anla işte ne tiksinç geçmişiz.

– İyi peki güzel. Hayrını gör

– Eyvalla.

Stats

  • 26,036 hits