You are currently browsing the monthly archive for October 2010.

Birkaç gündür İzmir’de yoktum. Antalya’daydık. Yanıma laptop ve dahi vınn’ımı da almış olmama rağmen buralara elimi sürmedim. Kasıtlı. Bilinçli. Biraz uzaklaşmak iyi gelir düşüncesiyle.

Yağmur yağdı. Hem de çok. Biraz ıslanmış olabilirim, ama genelde sığınacak bir yer bulmamla sonuçlandı neyse ki. Bir insan, aniden ıslanmalı; duş alırken, denizde yüzerken tamam da, yağmurun usul usul, dalga geçer gibi ıslatmasından zerrre keyif almıyorum ve sanırım bunu zaten dile getirdim daha önce.

Şimdi birikmiş işler, çeviriler, kaçırılmış haberler ve bir çuval dolusu meyveyle evdeyim. Bizimkiler dağcılık kulübüyle yürüyüşe gitti. Bir ben varım evde.. bir de yine ben işte lan, kim olacaktı? Meyveler, bir narenciye diyarı olan Antalyostan. Kafam kadar nar getirdik. Gören, “hormonlı bu” diyor. Halbuki hormonu, dalavereyi sevmez oranın insanı. Gönül rahatlığıyla içimde bir nar ağacı filizlenene dek yiyorum, yiyeceğim.

Bir evimiz var artık Antalya’da. Ve evin bulunduğu sitede, şifa niyetine dahi bir Türk aile yok. Yarım yamalak merhabalar, ağzı yüzü kaymış günaydınlar, çoğu harfin yutulduğu bayramınız mübarek olsunlar süslüyor dört yanı. Halbuki 29 Ekim dini değil, resmi bayramımızdır bizim be Coni kardeş. Ama olsun. Güzel dileğin, içinin saflığı yeter. Senin de Cadılar Bayramını kutlarım. Bolluk bereket dolu bir kış olsun, hadi bakalım!.

Ben sevmiyorum öyle ortamlara akmayı, çılgın atmayı. Usulca dağları seyrettim, yağmur sonrası temiz havayı cigerlerime çektim. Falezlerin tam orada, aklıma nedenli nedensiz Kurt Cobain, Heath Ledger geldi. İntihar etmenin acımasızlığını hissettim tüm benliğimde. Geride kalanları düşündüm. Frances ve Mathilda’yı en çok ama..

Lodos esiyordu şansımıza. Bana göre şanstı, nimetti,, ama halinden memnun olmayan mı ararsın, güneş çıksa, rüzgar ve yağmur dinse de keyiflensek diyenleri mi. Galiba hayattan keyif alma konusu gelince, bir şeyleri kaçırmışım derste ben. İnsanlara tuhaf gelen her şeyi sevmek bende!

Kısacası, bazen tazelenmek gerek. İki nefes almak.

Olimpos’tan geçerken, şarkıda da der ya hani.. İçimden sanki bir şeyleeeer kopup gitti. Aklım ve kalbim bir olmuş, bana oldies tarzında mix bir parça yapma derdine düşmüşlerdi. Arkaplanda, müziğin Tanrı’sı Freddie yine aynı edepsizliğiyle, “living on my own” diyordu.

Tanrılara, tekrar görüşmek dileğiyle veda ettim. Arayı bu defa çok açmamaktı niyetim.

Selamları var sana..

(Foto: Düden’in denize döküldüğü yer/ Antalya-2010)

Advertisements

Sırf burayı doldurmuş olmak için yazmayım diyorum, ama rahat durmuyor elim klavyeye gitmeden. Hala keşfedilmemiş olmanın haklı rahatlığını hissediyorum bu blogda. Oysa takip ettiğim onlarca blog var; sözlükten rrr&terelelli temcik, evreniz, wunjo, stevemcqueen, mies, arada bir de olsa diadra, prettyinpink; hiç tanımadığım Arpat isimli, zehir gibi bir adamın bloğu (evreniz ve wunjo’nun arkadaşı oluyor sanırım), kendisini “deli kız” diye adlandırmada hiç ama hiç sakınca görmediğim ve şu aralar orta derecede hamile olan Pınar Beşikçi, sonra.. eylül ayında neuroblastoma sonucu hayatını kaybetmiş olan Nehir’in, o buncuk gözlü küçük kızın bloğu.. 

Her kim akıl ettiyse bu formatı, hayatının her anını keyif alarak yaşasın inşallah!

Bazıları yorum almak, yazdıklarının -e haklı olarak- insanlarda nasıl bir etki yarattığını görmek için yazar. Bunu yeterince yaptığımı düşündüğüm bir dünya yer olduğu (sözlük, twitter, ıvır zıvır kıvır) için hala sağa sola bulaşmadım burada. Charmofsmyrna.wordpress.com linkini bilen tek kişiyim ve bu durum delice mutlu ediyor beni. Liseye giderken tuttuğum pembe kapaklı günlüğümü, herkeslerden sakladığım, ona gözüm gibi baktığım zamanların kendine has yaramaz ruhunu anımsatıyor. Beni bu kullanıcı adıyla tanıyan biri, google’a charmofsmyrna yazıp “ara”ya tıklamadığı sürece kendi krallığımın tek başına keyfini süreceğim.

Bugün çeviriye ara verip, yine kendimi doğanın kollarına bıraktım. Bulutlar, İkizgöl üzerinde türlü oyunlar oynarken ve ben, fotoğraf makinemin bataryasını evde, üstelik şarj ederken unutmuş olduğuma lanetler yağdırırken, aklıma Ergüder Yoldaş geldi. Kendisi, uzaktan tanıdığımız olur. Çocukken hep anlatılırdı, ne tuhaf adammış beee derdim. Şimdiyse büyük bir saygı ve hayranlıkla anıyorum kendisini. O bir şeyler anlatmaya çalışırken, kulağını tıkayan toplum karşısında takındığı anarşist tavrın, her daim destekçisi ve hayranı olacağıma adım gibi de eminim.

Ergüder Yoldaş, Türkiye’nin Thoreau’sudur. Üniversiteye giderken bir ders neticesinde tanıştığım Thoreau’yu, Ergüder ağabeyle bir araya getirmeyi ve sohbetlerine kulak vermeyi nasıl isterdim, anlatamam. Bu ikiliye bir de genç bir ruh gerekebilirdi ama. O boşluk da sadece Supertramp ile dolabilirdi. Hayatta olsaydı.. Olsalardı…

Ortak noktalarını anladınız sanırım (anladınız derken? kime hitap ediyorsam?). Kendini tamamen doğa anaya adamaktan bahsediyorum. Ben bu adamların topluma, sosyal yaşama kaba etlerini dönüp sahip oldukları her şeyi geride bırakmalarının, materyal mülkiyetlere elveda deyip kendilerini ilahi gücün maneviyatına bırakmalarının, insanlardan kaçışlarının, kendi imkanlarıyla hayatta kalma çabalarının, güçlerinin, duruşlarının hastasıyım.

Ergüder Yoldaş, şu an ne yapıyor; mesela hala o barakada mı yaşıyor, Nur Yoldaş hayatının neresinde, peki ya çocukları… Bilmiyorum. Topluma geri dönmüş bile olsa, o bir zamanlar deneyimlemiş olduğu hayatın bendeki kredisi sonsuz, bunu çok ama çok iyi biliyorum. Umarım günün birinde seni gerçekten tanıma fırsatım olur ve umarım bana uzun uzun Büyükada’nı, denizi, sessizliğin nasıl bir şey olduğunu, lodosu, o dingin hayatı, özüne dönmenin getirdiklerini ve senden götürdüklerini anlatırsın.

Dinlerim. Kim bilir ne çok cümle biriktirmişsindir. Dile kolay; 12 sene!

Dağınık saçlarını sevdiğim adam..

(Fotoğraf: Into the Wild filminden bir sahnedir. Arkasını dönüp ellerini ensesinde birleştirmiş ve her şeye derinden bir siktir çekmiş kişi de Süperberduş’un ta kendisi olur. Umarım şimdi her neredeyse, orada da devam etmektedir şu rahatlığı..)

Temmuz gibi, yazlığın arka tarafında bir kuş yuvası olduğunu söyledi babam. Eh, o dakikadan sonra yerimde duramadım doğal olarak. Kimsecikler yokken keşfe çıktım. Bir baktım bir kuş sürekli dolanıyor oralarda. Ya yumurta var, ya yavrular çıkmış dedim. Ve bir sandalyeyi kaptığım gibi kafamı, istinat duvarının içinde bulunan deliklerin tekine doğru uzattım. Aman bir de ne göriyem? Bir yuva, evet. İçinde de beş tane turkuaz renkli yumurta. Tırnak kadarlar. Mümkün değil bunlardan bir canlı, hele de bir kuş çıkabilsin! Dayanamadım ve anaları yokken bir poz aldım. Korkudan netliği bile ayarlamamış olduğumdan, naha da şöyle çıktı:

 

Ertesi gün, yemedim içmedim, dedim acaba naptı bizimkiler. Ama aklıma hiç yavruların çıkma olasılığı gelmiyor. Bit kadarlar diyorum, daha büyür herhalde yumurtalar (oha). Bizimkilerin markete gitmelerini fırsat bilip yine dadanıyorum duvara. Önce kolaçan ediyorum ortalığı, anaları yuvadaysa gözüme gözüme çalışır alimallah. Kuşlar filmi nasıldı hatırla bi, salak! Geberiyorum ama korkudan. Ama hırslanmışım, bu mucizeye tanıklık etmeden şurdan şuraya gitmem.

Ve avcumun içi kadar olan yuvayı kendime doğru çekmemle bir çığlık basıyorum. Evde iki kişiyiz kuzenimle. O hıyarto TV izliyor ve sesimi duyunca koşuyor. Ben konuşamıyorum; lal olmuşum şoktan. Yavrular çıkmış, iki tane. Serçe tırnağım kadarlar, ya da yoklar. Tüy yok, var ama küf gibi. Dur; fotoğraffff!

 

Evet, fotoğrafı çekip hemen rahat bırakıyorum. Çünkü havayla bile temas etseler, ölecek gibi görünüyorlar. Ömrümde gördüğüm en küçük, sevimli, çirkin…. iki varlık.

Bir sonraki gün meraklanıyorum, hadi diyorum yine bir yoklayım. Bir de bakıyorum, yavruların teki yok! İçerde, yuvada, hatta yuvanın altında, hiçbir yerde yok yok! Diğer yumurtalar aynen duruyor. Fare mi aldı acaba diyorum, da diğerini niye bıraksın? Bu zavallılar ötmekten aciz, nasıl atlasınlar ki aşağıya? Bulamıyorum. Ama sonra ne olmuş olabileceğini, kardeşinin salak bi davranışından çıkarıyorum. Bu veletler 24 saat içinde bildiğin toparlanıyorlar, canavar gibiler. Tek kalan yavruyu, gün içinde yuvadan atlamış ve içinde yaşadığı borunun ucuna gelmiş vaziyette buluyorum. Tam düşecekken yakalıyorum hatta.

Babamla beraber, yuvanın tam altına bir kasa yerleştiriyoruz. Kasanın içine, giymediğim ne varsa tıkıştırıyorum ki düşse bile, aralardan geçemesin pörtlek göz. O kadar minik ki, her delikten geçebilir gibime geliyor. Ve gel zaman git zaman bağlanıveriyorum Necati’ye. Adı bu, evet =) Diğer yumurtalar boş çıkıyor, anası yuvadan tek tek atıyor. Nasıl üzülüyorum, renkleri eşsiz çünkü. Ve Necati, evrimine inanamayacağım bir hızla büyüyor. Bir uyanıyorum gözleri açılmış, bir uyanıyorum, kanatları çıkmış, bir uyanıyorum, verdiğim solucanı adeta yok ederek yiyor, bir uyanıyorum sek sek sekiyor ve bir uyanıyorum bir gün, uçuyor bizimki, u-çuyoooor =)

Sonra ne oldu, bilmiyorum çünkü benden kaçmaya başladı büyüdükçe. Anasıyla ortaklaşa beslediğimizden tosun gibi olmuştu bir de. Ben tek yavru kaldı, şimdi bakmaz deyip ona her allahn günü kahvaltıda haşlanmış yumurta sarısı, öğle yemeğinde solucan veriyordum çünkü. Solucanlarla yaşadığım macera ise, apayrı bir post’a konu olur.

Bu yuvayı bir parkurda bulup eve getirmiş idim. Neco’ya kıfsmetmiş.

Dikkat edersen, nasıl semirdiyse artık, tek başına doldurmuş yuvayı.

Bu da kendi yuvası. Bilmem ki beş yavru da sağsalim çıksaydı hangi biri nereye sığacaktı laynn?

Babamın avcundaki Neco. “Ne bakıyon, bi durum mu var?”  bakışı değil de nedir bu allasen? =)

Evet, böyle güzel bir anımız oldu yazlıkta Neco’yla. Umarım şimdi gökyüzünde, bulutların arasında, Georgia’nın üstünden geçerek mutluluk turları atıyorsundur be pörtleğim.

Sevgiler,

İkinci anan

 

Bu aralar, bir şeyler yazmak konusunda sıkıntı çekiyorum sanırım. Kelimeler tek tek çıkıyor, cümle kuramaz haldeyim. Twitter, n’ettin sen bana?! Ne güzel, nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, paragraf paragraf cümleler yazardım eskiden. Çok eskiden değil ama, biraz eskiden.

Bugün uzun aradan sonra doğada yürüdüm. Nefes aldığımın yeniden ayrımına varmak iyi geldi. Dağları en çok sonbaharda severim ben; yapraklar her telden çalsın isterim. Biri “yeşil de yeşil” şeklinde ısrar ederken, diğeri hafif sarartsın suretini. Solsun hastalıklı nineler gibi. Hatta bir diğeri turuncuya dönsün, güneş vurdukça kızıl bir dilberden farkı kalmasın.

Seviyorum ulan ben dağları.

Sonra bir su birikintisinin yanında diz çöktüm. Susamak ne güzel şey! Dağdan, bildiğin kayadan, topraktan su kaynaması ne acayip bi hadise?  İçtim.. İçtikçe susadım, susadıkça içtim; sonunda mesanemi patlatma noktasına getirecek bir kısır döngünün içindeydim artık.  Ayakkabılarım su içinde kalmıştı. Soğukluğu çoraplarımda hissedince, şimdi boku yedin kızım dedim içimden. Islak ayakla yürümekten oldum olası nefret etmişimdir çünkü ömrüm boyunca. Keza, yağmur yağdığında saçımın ıslanmasından da. Ki yağmuru sevip ıslanmayı sevmeyen tek insanım, tanıdığım bildiğim. Ne diyordum?.. Evet o şekilde dolaştım bi süre ama sonra güneş açtı ve dallarıma bahar geldi. Heidi misali seke seke indim yamaçlardan aşağı.

Şimdi üstümde hafif yorgunluk, bacaklarımda et kırığı, tatlı bir rehavet çöküyor üstüme. Ve takribi 2 aydır kendiliğinden uyumayı asla becerememiş olan ben, bu gece göz kapaklarıma bilerek ve de isteyerek mağlup gelip, derin bir uyku çekeceğim inşallah dinimiz amin.

Doğa ana, şimdi bu kelamım sana: İyi ki varsın reyiz!  🙂

Yaşını bilmiyorum, en fazla kaç olabilir ki? 10?? Adını da bilmiyorum. Ama ne iş yaptığını biliyorum bu çocuğun. Balıkesir’in bir beldesinde, köhne bir atölyede at arabası boyarken rastladım kendisine. Hiç konuşmadı. Okula gidip gitmediğini de soramadım. Bazı çocuklar böyledir. Kırk yıl önce doğmuşcasına bir olgunluk, efendilik vardır tavırlarında. Bazıları da haddinden fazla çocuk ve şımarıktır.

Ben deklanşöre basarken, bi ara dönüp suratıma baktı. Rolleri değişmiştik. Ben, sekiz yaşında bir çocuktum. O ise 60’ına merdiven dayamış bir usta.

Aklıma babam geldi. Bundan elli beş sene öncesi. Annesinin karnından çıkalı henüz birkaç yıl olmuşken, bir çocuğun çalışması ne demektir, bunu hiçbir zaman anlayamadım. Ki sürekli anlatır durur, o kısacık boyuyla koca tomrukları nasıl zaptettiğini, iplikçide eğirdiği yünleri, taşıdığı fıstık çuvallarını…

Çocuklar, çocukken yaşlandırılmamalı. Bunun için çok zamanları olacak çünkü. Yoksa imkan, dünyaya da getirilmemeliler. Getirdiysen de bir yolunu bulacak ve o çocuğa bakacaksın arkadaş! Onun eve getireceği katkıdan ne beklersin, anlamam ki..

Ben, babamın o yaşlarda çalışmak zorunda oluşunu da anlamamıştım zaten hiç.

Havran – 2008

Yeni bir şey yok.  Bir kitap çeviriyorum ve vaktimin tamamını o (ç)alıyor. Shakespeare döneminin o ağdalı İngilizcesiyle başlayıp, Roma dönemine kaydı, ve şu an Türklerden çıkmakta. İmparator Konstantin ekseninde duran, ama hala daha neyi amaçladığını anlamadığım bir kitap. Yazar, çoğu yerlerde kafasıgüzel tavırlar sergiliyor.

Gerçi konusu tarih olan her şey kabulümüzdür deyip atlamamış mıydık, ben, biz, hepimiz falan?

Mitoloji olaydı keşke.

Gözlerim, sürekli ekrana bakmaktan uzakları pek seçemiyor. Birileri benim yerime de gezsin orda burda. Ama fazla tadını çıkarmayın, yakarım! Yaz neden bitti yaz neden bitti yaz neden bitti? Neyse, kışa dair de kapuçino renkli hayallerimiz var. Mesela bi ara Gökçeada yapsak? Hani şu yıllardır ha bu sene ha önümüzdeki diye diye, bi boku beceremediğimiz, Bozcaada yavuklusu olan “öteki”? Tanrı’m madem bir islomanyak yapacaktın, neden doğum yerim olarak herhangi bir adayı seçmedin ki? Santorini, Mykonos geçtim, Heybeliada’ya da razıydık (ki hiç ilgimi çekmiyor şu Marmara’dakiler, her nedense).

Gözlerimi dinlendirmem şart. ..da nasıl olacaksa artık; çeviri yapmadığım zamanlar naha burada, twitter’da, ekşi’de, feysbukta, adı cyber olan her haltta fink atıyorum. Göz, keşke kendi aleminde takılan bi organ olsaydı. Çok acıyorum ben onlara. Canım istediğinde, ya da onlar istediğinde, çıkarıp dinlendirseydik bir kenarda. (Artık nasıl idare edeceksek?) Aynı şeyi, mide için de istiyorum. Bazen hiç tanımadığım bir uzva dönüşüveriyor. Başınabuyruk ve az buçuk bağımsız. Lan madem bu kadar isyankar olacaktın, ne bok yemeye yapışmışsın bedenime. Hem de tam orta yerimden!!

Sahi, biz ne mutlu çocuklardık bir zamanlar.

İzmir desen.. kocamandı. Şimdi küçülüyor tüm şehirler ve devleşiyor doğa ana gözümde!

Keşke 5 yaşıma geri dönsem. Tek sorumluluğum, çizgifilm izlemek olsa. Hiçbir güç bana zorla bir şey yaptırtamasa (saatli yatmak/kalkmak/çalışmak/işemek/alışveriş/vs..)

Arada müziğin sesini açıyorum. Cılız. Ve Morrison, yine baştan çıkarmaya çalışıyor beni. Ben de susturup öyle devam ediyorum işe güce.

I wanna love you all my life, Jim!..

(Jim Morrison)

İzmir’de, hemi de müstakil bir evde doğup büyümüş olduğumdan, apartman hayatı nedir, neye benzer, hiç bilmedim (çok şükür). Fakat yeni yeni anlıyorum ki, biz aslında ev diye hakikaten sıkıcı yapıların içinde ömrümüzü çürütüyormuşuz. Betonarme bina, alçak tavanlar, ruhsuz kapı pencereler, sıkıcı renk boyalar…

Cennet gibi bir yer burası aslında. Elinin altında Foça, Çeşme, Urla, Dikili, hatta Ayvalık, Cunda vesaire var. Anne tarafından yakın akrabalar nedeniyle çocukluğumun bir kısmı Foça’da geçmiştir benim. Kendimi bildim bileli gider geliriz. Arada kalırız hatta. Annemin amca kızı, şimdi oturduğu apartman dairesinden önce, bir taş evde yaşardı kocasıyla. Hiç çocukları olmadı. Bahçesinde bir kuzu beslerdi. Bana oradaki hayat, masal gibi gelirdi hep. Eski evlerin kocaman avlularında, göç zamanlarından kalma hikayeler anlatılırdı akşamları. Yemekler orada yenir, düğünler orada yapılır, hayat “avlu”da anlam bulurdu kısacası.

Foça – 2008

Biraz aklım ermeye başlayınca, kurduğum tüm hayaller Foça gibi sahil kasabalarının sokaklarına çıkmaya başlamıştı. Sonra Bozcaada çıkıverdi bir gün karşıma. Fırtınasına vuruldum, yel değirmenlerine sevdalanıverdim bir akşamüstü. Yediğim melanurla bile, aynı dilden konuşuyorduk ve ben ömrümde ilk kez, içkiyi ağzıma dahi sürmeden sarhoş olmuştum. Adaya giden herkes, kah günbatımından, kah Polente’nin eşsizliğinden, restoranların kalitesinden dem vurur. Beni bitiren kısmı ise, sokaklarıdır Bozcaada’nın. Sanırsın her ev, tek tek canlanıp konuşmaya başlayacak ve bu sohbet yüzyıllar sürecek. Ben böyle yaşanmışlık görmedim, arkadaş! Geceyarısı, açık bırakılmış camdan bir rum evine kafamı uzattım. Evin tavanı, sonsuzluğa gidiyordu. Aklımı başıma güç bela getirip, volta atmaya devam ettim taş sokaklarda.

Bozcaada – 2007

Önceden, bilhassa lise dönemlerinde, yaşadığım ülkeden sıkılırdım çoğu zaman. Seçtiğim bölüm olan yabancı dili (İngilizce) de çok iyi konuşabilmek için hep aklımın, hayalimin bir köşesini Amerika süslerdi. İngiltere değil; Amerika! Hala merak ederim gerçi ama orada yaşamayı düşünecek kadar çocuk değilim artık en azından. Şimdiyse, bu toprakları bırakamam ben diyorum. Ardımda bu güzellikleri, adeta taparak sevdiğim Ege havasını, denizini, Rumlardan kalan efsunlu kasaba/köyleri, incir ağacını, uzaktaki sevdiceğim Midilli adasını, üzüm bağlarını, rakıyı, mezeyi .. bırakıp da şuradan şuraya gidemem. Bazen iç kısımlara düşer de yolumuz.. daralırım. Gözlerim mavilik arar. Başımı göğe kaldırırım. Gökyüzü, üstüme düşecek gibi olur.

Ben buralara, fena alışmışım meğer. İzmir beni koynunda büyütürken, çaktırmadan hikayesini de kazımış beynime ve çok sevdirmiş kendini namussuzun kızı..

Cunda – 2009

Alaçatı – 2008

İlk bloğuma şuncacık azmi gösterseydim, şimdi Pucca da kimmiş hüleyyn nidaları atıyor olabilirdim sevgili yepisyeni blog! (bu pucca’yı da fazla ciddiye aldım galiba hea). Sözlüğe artık sık yazmıyorum, bu bir tepki değil sadece doygunluk hissi. Ekşi sözlük, bundan beş-altı sene öncesinin heyecanını artık veremiyor ne yazık ki. Ha sabah ilk iş siteye bakılmıyor mu, haşaa. Henüz o raddeye gelmedik ama yazmak artık kolay değil. Başlık bulmak dert, başlığı bulunca da layığıyla döşemek. Bir de inci sözlük diye bi zırva çıktı ki, ekşi’de en sevdiğim olaylardan biri olan haftanın en beğenilen entry’lerinin içine itinayla ediyorlar artık her hafta. Okunası yazarlar artık yazmıyor (hepsi anlaşmış gibi, deli mi ne?). Utanmasalar para isteyecekler kıymetli fikirlerini biz zavallı halkla paylaşmak için. Sanırsın, sözlüğe ilk alındığında haldır huldur kendini ispatlamaya çalışan kişi o değildi de başkasıydı. Bi havalar hepsinde.

Buraya yazmayı sevdim ben. Burası bana, dağlarda yetişen alıç ağacı huzuru veriyor. Mülkü ve meyvesi, tamamen bana ait. Meyve demişken, bu sene Yenice’de yediğim böğürtlen, totalde yediklerimi geçmiştir sanırım lan? Arabanın aynasına baktığımda, kan emmekten henüz dönmüş bir vampirinkiler gibi duran 15 çift dişle karşılaşmıştım. Yollarda adımbaşı durmaktan, varılacak noktanın neresi olduğunu unutmuştuk.

Zaten önemli olan da bu değil miydi sahi?

(Fotoğraf: Ayazma / Ağustos 2010)

Bi arkadaş, yırtık dondan fırlar gibi sormuş: nedir hayatının amacı, hocu?

Yok. Öyle boş boş, çeviri meviri, gezmece tozmaca, arada bir bunalmaca yuvarlanıp gidiyoruz işte. Amaç dediğin, insanı erken yaşlandırıp hayattan neyin soğutur, ağzından yel alasıca! Bu satırları şu an babaannem okusa üç kere tahtaya vurur, Ölü Ozanlar Derneği’nin kaptanı da alnımdan öperdi muhtemelen. Tam olarak Carpe Diem de değil olay, fakat ona yakın diyelim.

Evlilik mesela. Şu an 29 yaşında, eli ayağı düzgün (ki sanki el ve ayakla izdivaç gerçekleşiyormuşcasına bir saçmalık), fena sayılmayan bir üniversite bitirmiş, söylenildiğinde “vay be, iyimiş?” tepkisi verdirten bir meslek edinilmiş… olup… da bekar kalan bir hatuna rastlamadım. Nalet olasıca arkadaşlarımın hemen hepsi evlendi. Çocuk sayısını, Tayyip’e göre ayarlamaya çalışan çılgınlar bile var. Facebook sayesinde de hepsinin nerede balayı geçirdiğini, evlerinin metrekaresinden tut yatakodasında duran nevresimin otun çöpün rengine kadar, her şeyi biliyorum. Böyle çemkirir gibi yazacaksan takip etme lan o zaman, it! diyenler olacaktır. Hay ben senin ağzını öpiym. Ama olmuyor be kardeşim! Tamam, bu sefer cidden kapatıyorum şu aptal hesabı dediğimin ertesi, hep aynı şey oluyor ve kendimi, dıdığımın dıdığının dıdığısının görümcesinin torununun dahi albümünde gezerken buluyorum. Fetişizm (fet- fetişistizm?) diyor buna siz?

Evlilik, ciddi müessese (çaylar, müessesemizden derdi muavin, Antep’e giderken hep). İmzayı basıp, sevdiceği alıp gidemiyorsun. Aileler çıkıyor sahneye. Sonra dekorsuz olmaz oyun; bunun çeyizi vaar, nevresimi vaar (dikkat edersen ikidir nevresim yazdım, çünkü başka bir halt bilmiyorum o tuhaf kültüre dair), mutfak masasından tuvalet paspasına her şey tamam olmadı mıydı, ayıplanması vaar. 

Geleneklerimiz iyi güzel hoş, hatta bence fazla otantik. Velakin işin içine bu kız/oğlan tarafı, takısı, zurnası girince, tepem atıveriyor benim. Çocukluğumdan beri “düğün”lerde nasıl dans edileceğini bilmeyen gerzek ve kazık yutmuş kız yaftamdan ötürü, şimdi yakın akrabaların dahi düğün mevsimlerinde (yazın) bir bahane bulup kendi kendime takılmaya çalışıyorum. Tabi nafile. Paşa paşa tutuyoruz o delicesine insan ve ter yoğunluğu olan salonların yolunu.

Evlenmekle de kalsa iyi. Bunun çocuk doğurma kısmı var bir de, a dostlar. Tamam, çocuk, süper şey, ayyy, yirim, falan, filan. Ama işte bence hayattaki en enn büyük sorumluluk o. Hayatının bitip, bir başkasınınkini devraldığın an. Doğurduğun an. Ablamdan biliyorum; tam bebek doğdu uyku düzensizliği atlatıldı derken gazı çıktı, gazı bitti dişi çıktı, dişi bitti emekleme devri başladı (ayak altında yaşayan bir organizma düşün), emekleme bitti, yürüme-koşturma-hatta enerji tavşanı misali dur durak dinlememece- tüm bunlar bitti, ay büyüdü kurtulduk dedik, herif okula başladı ve her gün okulda ayrı biriyle dövüşüp (baya tekme tokat; dişe diş, kana kan lan?!) öyle geliyor eve. Hayattan tiksindirmek gibi olmasın ama bu veletler hızla büyüyüp baya baya kafa tutan, ağza sıçan, sonra ilkokula giden (ıyyy), burnunu karıştıran, sümüğünü halının altına süren varlıklara dönüşüyorlar. Bilginize canlar.

Böyle iyi. Hayatta bir amacın var mı hocu? diyen arkadaşa buradan selam ediyorum. Ve bu kutsal amacı sadece evlenip çocuk yapmak olarak algılamamız gerektiğini bize dayatan canım toplumumuza da hörmetler sunuyorum. Bir amacım yoktu, ama artık var sanırım: sizin gibileri susturmak! Her sorduğunuzda, ağzınıza doğru en sıkı nişanımı alıp hiççekinmeden ateş edeceğim.

Şimdi, dağılabilirsiniz.

Stats

  • 26,157 hits