You are currently browsing the monthly archive for November 2010.

Şarkı söylemek güzeldir. İnsanı mutlu eder. Hani bazı insanlar vardır; zinhar herhangi bir şarkının sözlerini akıllarında tutamazlar. Ben onları hiç anlamam. Bir defa duyduğum şarkıları dahi ezberleme sorunsalına sahibim çünkü. Bu nedenle en alakasız, damar şarkılar mı istersin; pop, hip hop şarkılar mı. Ozan Orhon ne lan? Bana ne onun saman alevinin ızdırabından?

Öyle değil işte.

Aslında çok küçükken başladı her şey. Alcanzar diye bir dizi vardı. Zaman: 80’ler. Bildiğin bir portakal kabuğunda vitamin olma durumu. Bu dizide Eduardo Capetillo var. Lorena’ya aşık. Çocuk, şarkıcı ve durmadan şarkılar söylüyor. Henüz ilkokula gitmiyorum. Değil şahsen, ailemin dahi duymadığı bir dilde şarkıları baştan sona ezberlemişim. Tüm sülale, komşular falan, özel günlerde (altın günleri mesela, çok süper özel günlerdi) beni ortaya alıp zorla söylettiriyorlar. Hayır bence anormal olan bir durum yok. Şimdiki çocuklara baksana allasen, bilgisayara oyun kuruyor herif. Ama yakın çevre öyle karşılamıyor bunu: bu kızda gelecek var! He gülüm, iki kıçı kırık kelime ezberlemişiz diye gelecek gördü. Bak sen!

Velhasıl, yabancı dile olan merakım da öylece başladı aslında bence. Sonra bunu, İngilizce şarkılar izledi. Evin içinde kah Spice Girls’ün Emma’sı, kah Titanic’e can veren Celine Dion’um. Hatta arkadaşlarla salak bi grubumuz bile var. Dans edip playback yapıyoruz.

Nerden aklıma esti bu hikaye, bilmem. Seneler önce iq’su yüksek bi kuzenim: Sen kaç şarkıyı baştan sona ezbere biliyosun Eso? diye sormuştu. Hiç unutmam. Cevaplamaya kalkmıştım, baya, ciddi ciddi. Bu angutluğumu da unutmam.

Lan nerden bileyim?

Her allahın günü bir başkası ekleniyor ve ben bunu durduramıyorum. Radyo dinlemiyorum bu nedenle artık.

28 yıllık birikim yeter ulan!

Onur Bayraktar.. Adının ayrımına, ölümünden sonra vardım. Öncesinde, bir zamanlar takip edip başrol oyuncusu çıktıktan sonra izlemeyi bıraktığım o dizideki Timur’du benim için. Güzel bakan, güzel konuşan, güzel bir adam..

Gitmiş.

Gideceğini de bilmiş üstelik. Gün gelir, kalkamaz halde uyanamaz bedenin demiş, o sonsuz uykuya daldığı günden tam 4 gün önce.

Kendime gelemiyorum. Afallatıyor beni bu tür hadiseler. O artık, bir daha nefes almamak üzere toprağın altına girmişken, bizlerin burada tv izlemeye, duş almaya, kitap okumaya, dışarı çıkıp bir şeyler yemeye devam etmemiz, ürkütücü. Hayat devam ediyor. Ama O’nun için; Onur için değil artık.

Hayat: sen haksızsın!..

Yağmur yağarken bir salyangozla karşılaştım. Kabuğunu terk etmiş, sokaklarda fink atıyordu. -Evin nerde senin, diye sordum. -Hiç olmadı ki.. dedi. -Nasıl olur, siz kabuk denen o garip yapıyı ev olarak kullanmıyor musunuz? dedim – Siz insanlar hakikaten göründüğünüz gibi aptalmışsınız, dedi. Başladı anlatmaya;

Evimin yerini öğrenmek mi istiyorsun cidden? Şu karşıda gördüğün ağaç kavuğu var ya, işte orasıydı dün evim. Ondan önceki günse, yaşlı bir teyzenin rutubetli kilerinde ettim sabahı. Adını bilmiyorum, ama sağolsun gözleri iyi görmediği için rahat rahat sabaha dek uyumuşum. Geçen hafta mesela, nerdeyse bu dünyadaki son günümü yaşıyordum. Girdiğim evde geçtiğim yerlerde bıraktığım parlak izlerden dolayı- ki siz buna sümük diyorsunuz, bize de nedense sümüklü böcek- bir ev hanımının çıldırışına tanıklık ettim. Kadın o izleri görünce önce anlamadığım şekilde çığlığı bastı. Demek beni görseydi, hiç acımadan üstüme basıp yere yapıştıracaktı. Gerçekten tuhaf yaratıklarsınız siz. Arkasına saklandığım o kalın perde olmasaydı, şimdi burada seninle konuşuyor olmayacaktım.

Neresi mi evim?

Yağmur yağdığında sokaklardır bizim evimiz. Hava güneşliyse, bir gölge altı. Çimlerin üstü. Yeni filizlenen bir ağaç dalı. Bir arabanın camından da nefis yatak oluyor, aklınızda bulunsun.

Sen iyi birine benziyorsun ama. Bizle konuşmayı akıl ettiğine göre, ya fazla uçmuşsun, ya da çok iyisin. İlk defa insan bir dostum oldu, biliyor musun?

O an, ben de üstümdeki kabuğu çıkarıp salyangoza dönüşmek istedim.

Keşke olsaydı. Madem ki yok, biz de buna benzer şeyler yaratmıyor muyuz? 4 sene önce sözlüğe yazdıklarıma bakıyorum.. Biri gelip bir şeyler yazmış. O an, şu anki ben nerdeymişim: NO IDEA!

İşte blog da öyle icatlardan biri. Ve belki sana ait en özel şeylerin en önemlisi. Dönüp baktığımda bir moron görmek istemesem de, insan yaş aldıkça, geçmişteki kendisini muhakkak “yeniyetme” buluyor. 4 sene önce ekşi sözlük’te tam bir çömezmişim ve her başlığı -muhtemel uçurulma korkusuyla- tanımlarla döşermişim. Keza, 9 sene önce de, üniversiteye ilk adım attığımda tam bir süzmeymişim (fotoğraflardan öyle görünüyor).

Şimdi. 2010 senesindeki Esin’e bakalım:

Ömrü metinlerle geçiyor. Uzunlu kısalı, İngilizce-Türkçe, word ya da excel’de, rüyasında dahi sözcükler görüyor. Konuşmaktan çok, yazdığı söylenebilir bir de. Geçen gün klavyenin üstüne yoğurt boca etti. Dün de, a ve s harfleri arasında, kolundaki ametist bileklikten bir taşın düşüp sıkışmış olduğunu fark etti. Bunu ironik buldu (“a”meti”s”t!!).

Ege’ye çok düşkün, kendinden bile! Söylediğine göre o güldüğünde, bahar geliyormuş her yere. Ben böyle yürek görmedim, böyle sevgi.

Yolculuk yapmayı seviyor. Ah bir de şu mide sorunundan kurtulsa! Yiyecek yerine kapsüllerle beslenilen günlerin gelmesini dört gözle bekliyor. Ya da mide yerine alternatif yapay organların kullanılabileceği teknolojiyi. Hiç bir şeyden çekmedi, şu dört harfli uzuvdan çektiği kadar.

Sabahları kalktığında lanet bir insan oluyor genelde. Yorganı tüm kafasına çekip uyuduğu için, yeni kestirdiği ve kırkmaları bir keçininkini andıran saçları, darmanduman hale geliyor. Fön çekmekten nefret ettiği için de, gün boyunca onu, kafasına göre takılan saç telleriyle görmek mümkün.

Fotoğraf çekiyor bol bol. Tekniğini çok fazla bilmese de, makina eline geçtiğinde ne uçan kurtuluyor ne kaçan! Ona göre, sanat dedikleri şey, kuralsız olmalıymış. mış. Cehalete kılıf uydurdum demiyor da! Çakma fotoğrafçı!.

Değişik bir iç dünyası var. Hayallere çabuk kapılıp gidenlerden. Mesela şu aralar en revaçta olan; Kaş’a doğru virajlı yolların tekinde yolculuk ediyor. Kaş’ta kalıyor, denize giriyor, güneşleniyor falan değil ama. Sadece bir arabanın içinde. Arabayı da, ehliyeti olmadığından kendisi dahi kullanmıyor. Yanında biri var belli belirsiz. Sanırım aşık olunacak bir adam?

Alışveriş merkezlerinden haz etmiyor. İnsanlar ne anlıyormuş haftasonları, bok varmış gibi oraya akın etmekten? öyle diyor şu an kulağıma.

Dağları ise, ciğeri gibi seviyor. Nefesi bitip tükendiğinde, dayıyor sırtını bir dağ yamacına. Kaçkarları unutmuş gibi görünmüyor bir de. Halbuki kaç sene geçti gitti. Abdullah amca yaşıyor mudur ki?

Biraz zor bir insan bence kendisi. Bir günü diğerini tutmaz, ne istediğini bilmez, fazla konuşmaz. Telefon etmeyi sevmez. Kafasına estiğinde gelen çağrılara mesajla “otobüsteyim, sonra ararım” der. Aramaz. Ben de tam çözemedim olayını. Ama iyi bir kız, özünde. Kimseye zararı dokunduğu görülmemiştir bugüne dek. Belki bu yüzdendir, insanların inatla peşinden gitme sevdası..

Bugünlerde böyleyim. Yarınlarda, bakarız icabına.

Kal sağlıcakla!

Yağmur yağarken
Bir cumbalı evde buldum ben
Kaybettiğim beni.
Sardunyaları içeri aldı,
Sonra çıkıp ada sokaklarında dolaştı
Yalınayak.
Deli midir nedir..

Bozcaada – Ekim 2007

Kış, bu coğrafyayı es geçiyor sanırım bu sene. Günlük güneşlik hava, üstümüzde ipince sweat’ler (tr’si nedir ki bunun?), laylaylom her şey.

3 gün önce {yine} oradaydım.. Cunda’da.

Yel değirmeni, Cunda – 2010 (Kasım)

Masmavi gökyüzünde, manastırın üstünde turlayan kargaları gördükçe dedim, ulan sizin yerinizde ben olacaktım hıyartolar!. Bu defa sokakları ciğerlerime doldurarak geçtim. Geçmişe ait izlere daha dikkatlice baktım. Az ötede, sanki yüzyıllardır aynı sandalyede yaşamını sürdürürmüş gibi bir hali olan, göbekli bir amca bozuk Türkçesiyle, soranlara değirmene nasıl gidileceğini tarif ediyordu. Türkiye’de yaşayan Rumlar, anlaşmış gibi aynı “ısırılası” şiveyle konuşurlar Türkçeyi ve ben bu durumun hastasıyımdır. Yeni bir dil olmasa da, yeni bir şive (lehçe?) öğrenme merakım var, evet.

Kargalar.. Adaları mı sever?

Önceki hayatımda ne olduğumu buldum o zaman!!

Sahilden yukarıya çıktım. Cunda’ya bir de tepeden bakmak için. Çanlar, o esnada benim için çalıyordu. Bir itirazın mı var, sayın Hemingway?

Kilise (bulanık “shot”, ama ben sevdim)

Adada, yüksek doza maruz kalmış gibi dolandım durdum. Ayaklarım ne yerde ne gökteydi bence.  Fotoğraf çekerken kırpıştırmaktan bir hal olan sol gözümde derin çizgiler oluştu, oluşuyor. Sanırım vizöre bakarken yaşlanan ilk insan ben olacağım.

Bendeniz (bahtiyar olunan saatlerde)

Güzeldi çok. Yine. Hep.

Kuzey Ege!! Bilesin ki, kendini seninle bağdaştırmış bir deli yaşıyor topraklarında! En büyük sermayesi, her gün az biraz daha yitirmekte olduğu aklı. Eh, sen de uslu duraydın. Böyle de güzel olunmaz ki..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Meth, aldığım bilgiler beni yanıltmıyorsa, bırakmamış bu dünyayı (henüz?) Bugün, en sevindiğim ikinci haber oldu bu.

Çevirilerden kafam bin dünya. Koca bir rakı şişesi devirsem, bu hale anca ulaştırırdı beni, gel gör ki ard arda 8374834732783297483 tane kelime okuyunca da kafası güzelleşiyor insanın.

Hayat Güzeldir, der ya film.. Bence göreceli o. Hayat bu aralar güzel bana. Ama mesela bence Nehir’in annesi için artık “sorgulama” dönemi başlamıştır. Nehir kim mi? Daha önce bahsettiğim minik kız. Melek. Zeytin göz. Koca göz. Küçük bebek. Falan işte. Bence Zeynep için artık hayat kekremsidir.

Kekremsi, ahlat armudunda olan bir tattı, değil mi? (kime soruyorsam) Sertleri göze, yumuşakları damağa hitap eder. Ben böğürtlen toplamayı da çook severim ama. Yemeyi değil pek, toplamayı. Yerken böyle, hele de tadı hafiften ekşiyse, ağzımdan istemsiz salyalar akacak gibi olur. Tutamam. Bu nedenle yiyemem. Yiyenler için toplamak zevklidir. Ellerin, az önce bir cana kıymışcasına kan revan içinde görünür. Bu görüntüden zevk alan başka başka saykolar var mıdır acaba? (kime soruyorum, höö)

Hayat, sana sundukları dahilinde güzeldir ya da değildir.

Ben bunu bilir, bunu söylerim.

Bir Ekşi Sözlük yazarıymış. Az önce öğrendim. Bu sabah yazdığı ve “veda tadında” olan entry’si sayesinde. Boğaz köprüsüne çıkmış, hatta bir söylentiye göre atlamış.. mış.. Umarım iyidir şu an, her neredeyse.

Peki ekşi sözlük ahalisi ne yapmış? Bu “dehşet” olayı ti’ye almakla yetinmiş sadece. Kıçıyla gülmediği kalmış; hatta bunu da yapmış ar damarını çatlatarak.

Yazdığın o entry gerçek mi, bilmiyorum meth. Aslında sen gerçek misin, bundan da emin değilim. Hepimiz orada sanal zırhlarımızı giyip çıkıyoruz ne de olsa meydane. Pehlivanlar, gladyatörler falan.. Eskidenmiş be dostum. Şimdi, iğrenç bir yalandan balçıkla sıvanmış durumda yüzlerimiz, ellerimiz.  

Biz bu kadar çaresiz hale geldik mi cidden? Adam bas bas: ben mutsuzum ve ölmek istiyorum!! diye bağırıyor. Annesinden, babasından özür diliyor. Kardeşine, sen yoluna devam et.. Ben yapamadım diyor. Biz de bunu sadece, dikkat çekmek istiyor şerefsiz,, olarak algılıyoruz.

Aferin. Sen de en az bir meth kadar şerefsiz ve de popülersin bugün.

Korkma, sözlük yazarı!..

Sadece adaçayı içmekken niyetin, dünyanın en güzel gözleriyle karşılaştığın oldu mu?

 

Antep..

Çocukluğumun bir parçası. Çocukluk yaz tatilleriminse, neredeyse tamamı. Çok mırın kırın ederdim, berbat bir sıcağı vardır Antebin. Yemeklerini de yiyemem doğru dürüst. Kahvaltıda yaptıkları sahanda yumurta bile tereyağında balık misali yüzer. Bak aklıma gelince, yine fena oldum. Kaç yıl mı geçti üstünden? Sayamadım. Çocuktum, çok yıl geçmiş anla işte. Pasajlarda gördüğüm her oyuncak bebeğe dibimin düştüğü zamanlardı. Yunan sınırından Suriye sınırına, hele ki terörün tavan yaptığı dönemlerde gitmek zor iştir. Biz bunu her sene tekrarladık.

Az önce facebooktan biri, bir fotoğrafımın altına yorum yazmış.. Ne günlerdi değil mi Esin. Fotoğrafa baktım hemen, başı örtülü, etine dolgun, orta yaşlı bir kadın. Hatırlamadığın bir insanı hatırlamış gibi yapmak nasıldır bilir misin? Kalktım, zırvaladım bişiler derhal ama eminim onun samimiyetini veremedim. Çocukluk arkdaşıymışız ve babamın doğduğu köyde, okulun önünde oyunlar oynarmışız. Bu unutkanlık, fazla olmaya başladı. Evet hatırlıyorum elbet, okulun önünde saklambaç oynardık geceleri. Ama isimler? Yüzler? Yok. Hepsi beni tanıyor. Tek tek “friend request” alıyorum gün aşırı, her birinden. Arkadaş listemi, adını ve yüzünü hiç bilmediğim ama onların beni çok iyi bildiği kişiler doldurmaya başladı. Bu iyi mi kötü mü, bilemiyorum.

Antep..

Her sene kilometre olarak İzmir’den daha bi uzaklaşan bir memleket sanki. Yıllardır ayak basmadım. Orada çocukluğumu bırakıp geldim İzmir’e bir yaz günü ve bir daha geri dönmedim.

Pınarın suyu, hala soğuk mudur acaba…

(Foto: 80’lerin sonu, Savcak-Antep. En sağda mıymıy mısır kemiren kişi benim)

Stats

  • 26,036 hits