You are currently browsing the monthly archive for December 2010.

Cold Mountain filminde, Jack White abimiz karların içinde bir şarkı söyler:

Christmas time will soon be over, Christmas time will soon be over.. falan şeklinde. Bu şarkıda kullanılan enstrüman her ne ise, onu öğrenmek ve Kırismıs için çalmak istiyorum. Mümkünse kar da olsun.

Noel havasına girdim, de bismillah (ironi midir bu?). Her ne zaman Aralık’ın sonlarına gelsek, kafamda tek kare replay eder durur: Spil dağına çıkıyoruz. Tüm sülale (sadece dayılar, halalar, kuzenler değil, kuzenlerin kuzenleri falan da var). En azından 60 kişiyiz. Arabalar arka arkaya gidiyor. Hava puslu ve öğlen vakti olmasına rağmen kararmaya yüz tutmuş. Spil’e yaklaşırken, etrafta üç beş kulübe görüyoruz. Bir ev var, taştan yapılma. Çatısı, filmlerdeki gibi. Turuncu kiremitlerin üstünü kar kaplamış. Tek penceresi var, üstü bembeyaz. Camlar buğulanmış. Ve camın önüne, rengarenk, ışıklı bir noel ağacı koymuşlar. Bi ara trafiği kapatıyoruz ve ben o eve dalıp gidiyorum. Tam 20 senedir de aklımdan çıkmadı gitti.

Kendi içimde engel olamadığım yeni yıl coşkusunu, Ege’yi bahane ederek doyasıya yaşıyorum neyse ki artık. Kalktım ağaç aldım. Akşam olunca ışıklarını yakıyorum. Hava soğuksa, camlar buhar yapıyor. Üstüne resimler çiziyorum.

Ağacımı dışarıdan gören çocuklar, büyüdüklerinde bunu hatırlarlar mı acaba..

Hayat, hiç anlam veremediğim döngülerden ibaret.

Mutlu Yıllar =)

Rüyama naklen bağlanmışken ilk defa kendiliğimden uyandım. Az önce gördüklerim, rüyadan çok gerçeğin ta kendisiydi halbuki. Siyah bir akrep, duvardan yukarı tırmanıyordu ve ben korkudan ne yapacağımı kestiremiyordum. Sonra, ki tam zamanıydı, uyandım. Sağa sola bakındım. Samanlığa dönmüş saçlarımı topladım, arada birkaç teli kurban verdim tanrılara. Aynada yüzüme baktım; şişmişti. Uykudan yeni uyanmış halimi seviyorum ama niyeyse. Gözlerimi, olduğundan daha anlamlı gösterdiği için olabilür.

Yüzümü yıkayamadan, kapı çaldı. Açtım. Ablam ve Ege’ydi gelen. Günaydın bile demeden çat diye verdi haberi.

Hastaydı zaten, ümidi kesmişti doktorlar. Kurtulmuştu. Öyleyse neden elim ayağım buz kesmişti ve mideme lanet olasıca bir bulantı saplanmıştı? Tam 9 aydır, başka bir alemde nefes alıyordu en yakın arkadaşımın annesi. Ve ben en yakın arkadaşımla, uzunca bir süredir, küs olmamamıza rağmen görüşmemiştim. İnsanları çokça ihmal etmek gibi yere batasıca bir huyum vardır. Bugün dann diye yüzüme çarptı – ilk defa bu denli şiddetli!

Gittim. Soğuk taşın üstünde yatan kadına baktım. Kendisi yoktu, acısını bırakmıştı bu dünyada sadece. Küçülüp yok olmak istedim. Arkadaşıma baktım; daha doğrusu bakamadım. Boynuna sarıldım, iki bedenin hıçkırıklarından oluşan bir konçertoya dönüştürmüştük avluyu. Tek kelime edemedik. O ağladı, ben ona baktım uzun uzun. Geçmişi düşündüm, geçmişe gitmek ve bir daha geri dönmemek istedim. Benden 2 yaş küçüktü ama sanki 40 yaşını çoktan geçmişti. Gözleri bakıyor ama görmüyordu. Aylardır sürünmenin, umut edip çalkantılarda boğulmanın mükafatı böyle olmamalıydı elbet ama hesap sormak haddimize değildi.

Yanlış bir gezegende var olmuşum ben. Çok acımasız kuralları var dünyanın ve ben nasıl baş edeceğimi kestiremiyorum.

Eve gelip Bal filmini izledim daha sonra. Kafamı dağıtacak herhangi bir şey iyi gelir düşüncesiyle. Şimdi oturmuş, hem en yakın arkadaşımın annesinin, hem de Yusuf’un babasının yasını tutuyorum. Biz bir yerde yanlış yapmışız ta enn başında, ama nerde?

Bence en kötü çeviri örneklerinden biridir.

İngilizcesi destanımsıdır oysa.  Arzu Tramvayı ne ola ki; tramvay tamam da, ordaki arzu olmamış? Bu yüzden, şarkıları da Türkçeye çevirmek yasaklanmalı.

Bu oyun bana, fakültenin koridorlarını anımsatır. Tennessee Williams’la içli dışlı olup, hatta abartıp evime buyur ettiğim, fotokopi makinası kokan zamanları. Bir çocuk vardı İngiliz Dili’nde. Şiirler okurdu, Shakespeare’den sanırım. Arada kulağıma kaçan kelimeleri saymazsak, hiç anlamazdım neyden bahsettiğini ama dalıp giderdim işte öyle. Saçları koyu renk olmasına rağmen, sakalları kızıldı. Bu nasıl oluyor ki? Şiir okurken herkes sus pus olurdu. Bi bok anlamadığımız o satırlarda kaybolmamızın nedeni, Şekspir amcanın ve dahi eski İngilizce’nin “büyü”sünden ziyade, bu barbaros sakallı adamdı.

Koridordaki dev resimler çok net aklımda. Özgürlük Anıtı, hiç işi yokmuş gibi her sabah selamlardı bizi elindeki meşaleyle. New York, ışıklarını yakardı gündüz gündüz. Hep orada olmayı hayal ettiğim Golden Bridge, otobüsün en önüne, beyazlara inat oturmuş o siyahi kadın, Trainspotting… Zaman aşımına uğratamadığım bir dönemdir benim için üniversite. Geçmeyen kitap kokusudur. Kütüphanesinde akşamlara dek volta attığımız ütopik bir coğrafyadır.

Bazen kitaplardan daral gelirdi. Okuyup geçmeye alışkındım çünkü o zamana dek kitapları. İçini dışını deşip, anlamlar çıkarmak, sayfalar dolusu makaleler yazıp, anladıklarımı içselleştirmek adetim değildi. Okuduklarım aklımda kalmazdı zaten. Bir yerlere not etmeden, kendimle ilgili olmayan şeyleri anımsamam ben. Sanırım siz buna egoizm diyor. Yok. Tam olarak o da değil.. Ben kütüphanenin en çok, Amerikan yazarlara ait olan kısımdan sekerek fotoğrafçılık bölümüne geçtiğim zamanlarını severdim. Yanımda herhangi biri yokken. Gizli bir suç işler gibi. Araştırmam gereken onlarca şeyi siktiredip, sevdiğim bir konu üzerinde ihtisas yapar gibi. O fotoğrafların, gizlice fotoğraflarını çekerdim. Eve gelip tek tek incelerdim sonra. İnternet, pek beleş sayılmazdı ve ben daha yahoo’da ne arayacağını bile kestiremeyen bir çömezdim.

8-9 yılda yılda çok şey değişiyor. Tepegözlü sunumlardan, powerpointe ne ara geçtik; ben hala oralardayım. Fakültenin bir bilgisayarı vardı, öğrenciler kullansın diye. Seçil hocanın kapısının tam önünde. Anahtarları hep üstünde olurdu kilidin. Anahtarlıklar, neredeyse ağırlıktan yere değerdi. Ben o kadar curcunayı bir arada görmedim ömrümde. Kunta Kinte ile ilgili ödevimi beğenmeyip beni o dersten bıraktığında, o anahtarları kafasına geçirmek istemiştim gerçi. Bak zaman, nasıl da iyileştiriyor-muş- yaraları?

O değil de..

“Desire” isimli bir tramvay var mıdır gerçekten?

Takvim olmasa, Aralık değil de Eylül ayında olduğumuza yemin edeceğim neredeyse. Kış dediğin, üşütmeli halbuki adamı. Ne idüğü belirsiz sıcaklıklar, sadece doğanın değil, benim de dengemi bozdu. Bozuyor.

Küresel ısınma konusunda çok bilgili olmak isterdim. Ve fakat zerrece kılımı kıpırdatmıyorum. Bilgiler ayağıma gelmedikçe, benim onlara gitmemde herhangi bir neden göremediğim için – çocukluğumdan beri – bir çok konuda ahkam kesemediğimi fark ettim. Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğim. Bunu bir filozof söylemiş olabilir, bundan da emin değilim. Ne siyasete hakimim, ne bilimsel konulara. Resim çizebildiğimi fark ettiğimde, yaşım 3 idi (imiş). Şimdiyse uzağından dahi geçmiyorum kara kalemin. Neye elimi atsam, çabuk bıraktım nedense. Bunda, sıkılgan ruhumun etkisi yadsınamaz elbet.

Sekiz sene önce aldığım kömür kalemler hala duruyor deniz evinde. Birkaç çizim de var, ayıp olmasın diye yaptığım. Kalemi, kağıda sürüp parmak ucuyla dağıtması güzel şeydi oysa. Neden devamını getir-e-medim ki..

Fotoğraf konusunda da istikrar gösterdiğim söylenemez. Bi kere, çok gezecek, çok yer göreceksin. E bu da, her zaman imkanlar dahilinde olamıyor, normal olarak. Bazen evde, masanın üstünde öylece bana bakarken üzülüyorum haline. Paslanır mı fotoğraf makinaları?

Blogda kafama ne eserse peşpeşe sıralamayı adet edindim. Benim alan diye yapmadığımı bırakmıyorum şuncağıza.

Ananem, çok derdi böyle; şuncağız. Acır gibi. Ama sever gibi de. Şekerparem derdi bize. Bir de ciğer köşem. Çok güzel İzmir köftesi yapardı. O tadı yakalayabilen bir kadın görürsem, kendisine anane diycem ama yok. 10 yılı geçmiş, gittiğinden bu yana, vay be! Zaman çabuk geçmiyor; adeta ağzımıza sıçarak yok oluyor, eriyor, bir bilinmezde kayboluyor.

Özledim sizi, Münire sultan

Aşuremden bakla çıkmadı. Ama nar çıktı, ki bu daha eğlenceli.

Dünden kalmış pide gibiyim. Isıtıp yemeyiniz, tadım bir tuhaf olur. Ben, bir önceki günden kalan yemekleri sevmem pek. Buzdolabında tutsan, dolabın kokusu siner, tutmasan bozulur. Ne gerek var hem? Yiyebileceğin kadar yap. Kalırsa kedilere ver, sevinirler.

Sahi Pamuk ne oldu acaba.. Oysa ben onu modelim yapmıştım, meşhur bile olacaktı böyle gitseydi. Böyle gitmediği için yok belki şu an. Belki yine bir dişinin peşindedir. Mahalledeki tüm kadın kedilerin, kendisinden birer yavrusu var. Nerden mi anladım? O upuzun parlak tüyler başka kimsede yok da ondan.

Nerdesin ulan?

“Kyme” ile ilgili çeviri yapmak, tesadüf müdür?

Başka bir şey mi…

Not: Peki aynı metin içerisinde “Çandarlı”dan da bahsedilmesi??.

Bir ev heyvanatım olsun istiyorum. En son Ege’yle beraber yaşadığımız Pinok macerasından sonra artık cesaret işi ama yine de istiyorum işte. Az önce pazarda dolaştım. Yaşadığım mahallenin, her cuma günü pazarı olur. Hava kapalıydı ve her taraf pırasa kokuyordu. Kış sebzelerini oldum olası sevmemişimdir. Kereviz, hayırlı bir yiyecek olsaydı adı kereviz olmazdı zaten. Keza, lahana da en az tadı kadar iğrenç bir isim..

Tezgahlar arasında dolanırken, küçükken her sene ritüel gibi tekrarlanan “pazardan civciv” alma olayına kafa yordum. Sahi, ne amaçla alıyorduk biz bu zavallıları? Şans eseri ölmeyerek hayatta kalacaklardı da ne olacaktı sonra? Tavuk/horoz haline geldiklerinde ne bok yiyecektik? Hayal meyal hatırlıyorum, 2 tane civcivi büyütüp eşşek kadar yapmıştık. E haliyle evin içinde dolanıp durmalarına izin veremeyeceğimiz için çatıya bir kümes yapmıştı babam. Gündüzleri onlarla oynuyordum. Kümesin dışına çıkarıp güneşlendiriyorduk falan. Bir gün hiç unutmam, bir tanesi atlamıştı aşağıya (3. kattan). Pek bir şey olmadı ama sonra kesip yemişti bizimkiler. Etinin rengi resmen kahverengiydi. Benim için tam bir travmaydı. O gün bugündür, marketlerde satılan tavuklar hariç hiçbir tavuğa ağzımı sürmem!..

Keza, kurban bayramından birkaç gün önce sevmek için aldığımız kuzular da kesilince kara yaslara bürünürdüm ben. Ama nedense onların etini yerdim. Gelin misali, hem ağlarım hem yerim. nihahaa!

Ege doğduktan sonra, ona aldığım oyuncakların artık beni (onu?) kesmediğine karar verdim. Sanırım 1 yaşındaydı. Gittim pazardan bir civciv aldım. Biliyordum, tek olduğu için yaşamayacaktı. Ama işte şu, bir çocuğu sevindirmenin bencilliğiyle ve her şeyi göze alarak kese kağıdında eve getirdim. Ege baktı baktı.. Anlam veremedi ilkten. Sonra bize alıştı meret; adı da Duman. Peşimizden koşuyor. Ege de yeni yeni yürümeye başlamış. Civciv koştukça kollarını tavuk gibi çırpıyor, gözleri kocaman oluyor, heyecanlanıyor falan. Duman tam 1 gün yaşadı maalesef. Öleceğini anlayınca dayanamadım, sokakta oynayan bir çocuğa verdim. Onlarda birkaç tane daha varmış. Aralarına koy, belki iyi olur dedim. Ertesi gün, olmadı dedi..

Duman (RIP)

En son, geçen nisan ayında, bu defa Ege’yle beraber tuttuk pazar yolunu. Her taraf civciv kaynıyor. Ama bu defa ördek almaya niyetliyim (daha dayanıklı olduklarını biliyorum çünkü). Parası da güzel ama; yemle beraber tam 10 lira bayılıp eve getiriyoruz Pinok’u. Avcumun içi kadar. Ya da değil bile.. Yumurtadan ayrılalı taş çatlasın 3 gün olmuş. Yürüyemiyor bile. Hemen kese kağıdından çıkarıp evde oynamaya başlıyoruz. O an yaşım 28 değil, tam 3!! Koridorda koşturuyoruz, Pinok da yarım saate kadar canavar gibi oluyor. Peşimizden ayrılmıyor..

Pinok 🙂

Ve gün geçtikçe palazlanıyor ördekimiz. Sanki evcil bir köpekmişcesine sokakta gezdiriyor, bahçede ona özel çamur havuzu yapıyor, parklara götürüyoruz. Hatta bir gün Kemalpaşa’da bir derede yüzdürmeye götürüyoruz ki, Ege’nin, hayvancağızı aşırı heyecandan suya fırlatmasıyla büyük bir travma yaşadıktan sonra güç bela “yek vücut” eve dönmeyi, başarı olarak addediyoruz falan.. Neyse. Pinok artık evin her tarafına zıçmaya başladığı için, üst katta kocaman bir kasanın içinde yaşıyor. Günde sekiz öğün yem veriyoruz, sıcaktan bunaldığında havuza atıp yüzdürüyoruz (havuz derken, leğenden biraz daha büyük bir kap işte hea). Kuzenler, kendi ördeklerini de getirince (Reiz ve Başkan), bu üçlüyle çeşitli maceralar yaşamaya devam ediyoruz. Gel zaman git zaman bunlar ördek olmaktan çıkıp, fil olmaya doğru evriliyorlar. Ben demiştim ama bu hayvanlara kebap vermeyelim diye layn?!

Pinok, Reyizz ve Başkan (arka solda gözleri yumuk olan, Pinok)

Sonra yazlık sezonu açıldı ve biz bu üç güzelliği, Kemalpaşa’da bir köye verdik. Tam 6 ay oldu. Akibetleri hakkında herhangi bir fikrimiz yoktu. Muhtemelen kesip yemişlerdi ama biz Ege’ye “merak etme, her gün havuzda yüzüyorlarmış” diyorduk. Aksi halde kahroluyordu çünkü çocukceyiz.

Geçenlerde annemlerin yolu o köye düşmüş. İlk iş, ördekleri sormuşlar. Kahveci de (sahipleri), gelin götüreyim sizi demiş. Bir de gitmişler ki, kocaman 3 ördek!! 2’si erkek, biri dişiymiş ve yumurtluyormuş. Bahara yavruları bile çıkarmış.. Dişi olanın, Pinok olduğunu da yazayım tam olsun bari. Ben onu “gel oğlum, hadi olm, aslansın kaplansın beaa” diye severken hem de 🙂

Çok garip lan! Sanki kendi çocuklarımmış gibi tuhaf oldu içim. Sanki bakamadığım için yuvaya verdiğim çocuklarım onlar benim. Baharda yavrular çıkınca, bir tanesini bize ayıracaklarmış.

Kış bir an önce geçse bari? =)

Edit: Ahan da en son halleri:

(En soldaki ufaklık, Pinok) 🙂

Biz bu adamın değerini, yaşarken neden anlamadık. Vatan hasretiyle son nefesini vermiş “diğer” bir kahraman yaftasını yapıştırmadan önce, neden nefes aldığı zamanların kıymetini bilemedik ki..

Bu ülkede, pek çok şeyin yanıtını alamayacağımı anlamış bulunuyorum ben artık. Geçenlerde “o”nun adına bir gece düzenlendi. Hayatım boyunca, katılamadığım organizasyonların beni çok fazla alakadar ettiğini hatırlamam. Ama o gece, orada, onun için olmayı çok istemiştim. Ömrümde sevip sevebileceğim en güzel şarkılar, onlarca, belki yüzlerce kişinin ağzından çıkmaktaydı o gece. Yalnız bir eksik vardı. Koca bir boşluk. O kusursuz ses olmayınca, boynu bükük kalmıştı Şafak Türküsü’nün. Ve daha nicelerinin..

Ne mutlu ki, Ahmet Kaya şarkılarının, sınırlarından içeri girmesinde hiçbir sakınca olmadığı bir evde büyüdüm. Birçok arkadaşımın, adından dahi haberi yoktu halbuki bu eşsiz insanın. Haberi olanlar da zaten, onu hiç anlam veremediğim bir konuyla itham ediyordu: Kürt olmak.

Nesi vardı Kürt olmanın? Babaannem bu dili konuşurdu. Ben hiç denk gelmedim, ama babam bile bu dili konuşarak büyümüştü benim. Her yaz gittiğim Güneydoğu’da, etrafımızı sarıp sarmalayan, bize çok değerli bir hazineymişiz gibi davranan kadınlar, çocuklar, aile reisleri, yaşlılar, gençler de bu dili konuşurlardı. Hiç anlamazdım. Ama ne dediklerini çok iyi bilirdim. Sevgilerini görmek için, illa aynı dilden konuşmaya gerek yoktu.

Arkadaşlarıma bunu anlatmayı hiç denemedim. Hatta varsın sevmesinler Ahmet Kaya’yı, bizim sevgimiz yeter derdim. Ve yine hatta, varsın bilinmesin şarkıları; bize kalsın bile dediğimi hatırlıyorum. Şimdilerde, keşke gözlerine soksaydım bu gerçeği diyorum. Aynı topraklarda büyüdük biz. Aynı türkülerle arttı içimizdeki sevda. Onlar ekmeğe “ekmek” demedikleri için oldu tüm bunlar.

Peki ya, bizim söylediğimiz cümleler, sahip olmakla övündüğümüz kelimeler “ne kadar” bize ait? Bunu hiç düşündük mü?

Gelin kabul edin. Biz eşeklik ettik. Bu adama da büyük haksızlık ettik. Yaşarken, memleketi satan bir vatan haini, ölünce de badem gözlü ilan ettik deyin. Siz de rahatlayın, biz de..

Memleketi asıl kimlerin satmakta olduğunu da söylememe gerek yoktur umarım.

İzmir’le ilgili bir yığın çeviri yapıyorum şu aralar. Vaktim olmuyor uzun uzun buraya yazmaya, mesai harcamaya.

Bir şair var. Adını unuttum; bakmaya üşendim. Çok da mühim değil adı sanı. Doğma büyüme İzmirli. Ailesinin tüm fertlerini kaybetmiş ve evin her köşesinde suretlerini gördüğü için çekip Çeşme’ye gitmiş. İzmir, benim annemdir diyor. O eski hallerini de çok iyi biliyor. Tanışmak istedim. Hem de çok. Kemeraltına geldiğinde daima hana uğrar, çay içer ve şiir yazarmış. Melon şapkalı beyefendiler, Frenk sokağı, sokakta salınan matmazeller, madamlar.. üzerine. Aşk üzerine.

Ahh, İzmir.

Bugün sana olan aşkım, dörde katlandı bilesin.

Fark ettin mi hiç, aslında arabesk müzik “biz”iz? Orhan Gencebay’a kulak verdin mi hiç? Ben sabahtan beri dinlemekten helak oldum. “Sevmek çok zormuş”la başlayan işkencesini uyguluyorum şu an kendime. 

Ben çocukken ve ilk gençlikte nefret ederdim bu müzik türünden. İbrahim Tatlıses uzun havaları hariç, duyduğum zaman kaçardım. İbo’ya ise, tarif edilmesi zor bir yakınlık duymuşumdur hep. Herife alabildiğine kıl oluyorum. Bence dünyanın en gereksiz kişiliğine ve tarzına (giyim & kuşam & konuşma) sahip. Gel gör ki, kan mı çekiyor ne (bir yanım da Urfalıdır benim) “türkü”lerini dinlediğim zaman sanki ruhum göğe yükseliyor her defasında. Bir de Antep’e giderken hep onun kasetlerini takardı babam teybe. Ablam da yanık yanık eşlik ederdi, hiç unutmam.

İbo dışında arabesk girdabına girdiğimi hiç hatırlamam. 2 sene önceydi sanırım. Ayvalık’ta bir tekne turuna çıkmıştık. Aynı gün içinde adaları gezip, yüzüp, yiyip içip Ayvalık’a geri dönüyorsun. Ya da ben öyle sandım. Tekneye adım atmamızla beraber bir eğlence koptu ki, o yaz sıcağında yetkili merciden isteyeceğim en son şeydi bu. Kalabalıktan bahsetmeyeyim bile. Bir adamı oturtmuşlar tentenin (bkz. tente) altına. Fedon’dan hallice. Abimiz, Hande Yener’den girip artık nasıl beceriyorsa Serdar Ortaç’tan çıkıyor. Millet sanki düğüne gelmiş. Herkes birbiriyle kaynaşmış, el ele tutuşmuş, o yarışmadan bu dansa koşturuyorlar. Bense saklanacak delik arıyorum. Fedon’umsu amca bulsa, çıkaracak beni de meydana. Teknenin ikinci katındayız. Seyir halindeyken denize atlasam, daha az koyar yeminle. Neyse bi şekil yırttık o saçmalığa dahil edilme olayından. Yemekler geldi. Ayvalık’ta ne yenir? Papalina tava elbet. Deniz, iştahımı öyle açmış ki koca bir ekmekle götürdüm balıkların alayını. 

Derken, tam da uçsuz bucaksız ufka dalmışken, bir yanımdan koca bir yelkenli geçerken, müzik yeniden start verdi. İçimden, bildiğim tüm küfürleri saymaya başlamıştım bile. Kafamı çevirdim; Fedon amca gitmiş, yerine bu defa da Lost’un Sawyer’ından hallice bir delüğanlı gelmişti. Önünde klavye. Herifin boy, oturduğu halde ben diyim 1.90, sen de 2 metre! Daha önce gördüğüm hiç kimseye benzemiyor havası (Sawyer’ı saymıyoz herhalde). Hafif uzun saçlarını, sıcaktan habire bir o yana bir bu yana savuruyor. Ve başlıyor şarkı söylemeye;

Şarkıya başladığı an, Sawyer gidiyor ve Orhan Gencebay oturuyor koltuğa.  Olamaz böyle bir şey. Gözlerimi kapatıyorum; Orhan baba: bir dilenciyim.. diyor. Açıyorum: aha da hala Sawyer. Arka arkaya 4-5 Gencebay şarkısı söylüyor. Hatta hareketli bir şarkıda bizzat ayağa kalkıp milleti coşturuyor. Ben, oturduğum banka mıhlanmışım. Kıpırdayamıyorum. Gözlerimi alamıyorum. Kulaklarımı uzaklaştıramıyorum. Orhan Gencebay şarkılarını ilk defa orada, adının Ömür olduğunu öğrendiğim bu adam sayesinde seviyorum.

Eve geliyorum sonra. Bir klasör açıyorum pc’de: Gencebay. Toplam 4 şarkı. Ömür’ün söyledikleri sadece. Diğerlerini de sevmem için, ondan duymam gerekecek zira.

Aradan 2 sene geçti. Hala bu şarkıları duyduğumda bir tuhaf olur içim. Geçtiğimiz yaz yine gittik tekne turuna. Orada yoktu. Belki hiç olmamıştı. Kafamdan uydurmuştum. Arabesk yanım bana oyun oynamış, böyle bir karakter yaratmıştı belki de..

Stats

  • 26,036 hits