Fark ettin mi hiç, aslında arabesk müzik “biz”iz? Orhan Gencebay’a kulak verdin mi hiç? Ben sabahtan beri dinlemekten helak oldum. “Sevmek çok zormuş”la başlayan işkencesini uyguluyorum şu an kendime. 

Ben çocukken ve ilk gençlikte nefret ederdim bu müzik türünden. İbrahim Tatlıses uzun havaları hariç, duyduğum zaman kaçardım. İbo’ya ise, tarif edilmesi zor bir yakınlık duymuşumdur hep. Herife alabildiğine kıl oluyorum. Bence dünyanın en gereksiz kişiliğine ve tarzına (giyim & kuşam & konuşma) sahip. Gel gör ki, kan mı çekiyor ne (bir yanım da Urfalıdır benim) “türkü”lerini dinlediğim zaman sanki ruhum göğe yükseliyor her defasında. Bir de Antep’e giderken hep onun kasetlerini takardı babam teybe. Ablam da yanık yanık eşlik ederdi, hiç unutmam.

İbo dışında arabesk girdabına girdiğimi hiç hatırlamam. 2 sene önceydi sanırım. Ayvalık’ta bir tekne turuna çıkmıştık. Aynı gün içinde adaları gezip, yüzüp, yiyip içip Ayvalık’a geri dönüyorsun. Ya da ben öyle sandım. Tekneye adım atmamızla beraber bir eğlence koptu ki, o yaz sıcağında yetkili merciden isteyeceğim en son şeydi bu. Kalabalıktan bahsetmeyeyim bile. Bir adamı oturtmuşlar tentenin (bkz. tente) altına. Fedon’dan hallice. Abimiz, Hande Yener’den girip artık nasıl beceriyorsa Serdar Ortaç’tan çıkıyor. Millet sanki düğüne gelmiş. Herkes birbiriyle kaynaşmış, el ele tutuşmuş, o yarışmadan bu dansa koşturuyorlar. Bense saklanacak delik arıyorum. Fedon’umsu amca bulsa, çıkaracak beni de meydana. Teknenin ikinci katındayız. Seyir halindeyken denize atlasam, daha az koyar yeminle. Neyse bi şekil yırttık o saçmalığa dahil edilme olayından. Yemekler geldi. Ayvalık’ta ne yenir? Papalina tava elbet. Deniz, iştahımı öyle açmış ki koca bir ekmekle götürdüm balıkların alayını. 

Derken, tam da uçsuz bucaksız ufka dalmışken, bir yanımdan koca bir yelkenli geçerken, müzik yeniden start verdi. İçimden, bildiğim tüm küfürleri saymaya başlamıştım bile. Kafamı çevirdim; Fedon amca gitmiş, yerine bu defa da Lost’un Sawyer’ından hallice bir delüğanlı gelmişti. Önünde klavye. Herifin boy, oturduğu halde ben diyim 1.90, sen de 2 metre! Daha önce gördüğüm hiç kimseye benzemiyor havası (Sawyer’ı saymıyoz herhalde). Hafif uzun saçlarını, sıcaktan habire bir o yana bir bu yana savuruyor. Ve başlıyor şarkı söylemeye;

Şarkıya başladığı an, Sawyer gidiyor ve Orhan Gencebay oturuyor koltuğa.  Olamaz böyle bir şey. Gözlerimi kapatıyorum; Orhan baba: bir dilenciyim.. diyor. Açıyorum: aha da hala Sawyer. Arka arkaya 4-5 Gencebay şarkısı söylüyor. Hatta hareketli bir şarkıda bizzat ayağa kalkıp milleti coşturuyor. Ben, oturduğum banka mıhlanmışım. Kıpırdayamıyorum. Gözlerimi alamıyorum. Kulaklarımı uzaklaştıramıyorum. Orhan Gencebay şarkılarını ilk defa orada, adının Ömür olduğunu öğrendiğim bu adam sayesinde seviyorum.

Eve geliyorum sonra. Bir klasör açıyorum pc’de: Gencebay. Toplam 4 şarkı. Ömür’ün söyledikleri sadece. Diğerlerini de sevmem için, ondan duymam gerekecek zira.

Aradan 2 sene geçti. Hala bu şarkıları duyduğumda bir tuhaf olur içim. Geçtiğimiz yaz yine gittik tekne turuna. Orada yoktu. Belki hiç olmamıştı. Kafamdan uydurmuştum. Arabesk yanım bana oyun oynamış, böyle bir karakter yaratmıştı belki de..

Advertisements