Takvim olmasa, Aralık değil de Eylül ayında olduğumuza yemin edeceğim neredeyse. Kış dediğin, üşütmeli halbuki adamı. Ne idüğü belirsiz sıcaklıklar, sadece doğanın değil, benim de dengemi bozdu. Bozuyor.

Küresel ısınma konusunda çok bilgili olmak isterdim. Ve fakat zerrece kılımı kıpırdatmıyorum. Bilgiler ayağıma gelmedikçe, benim onlara gitmemde herhangi bir neden göremediğim için – çocukluğumdan beri – bir çok konuda ahkam kesemediğimi fark ettim. Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğim. Bunu bir filozof söylemiş olabilir, bundan da emin değilim. Ne siyasete hakimim, ne bilimsel konulara. Resim çizebildiğimi fark ettiğimde, yaşım 3 idi (imiş). Şimdiyse uzağından dahi geçmiyorum kara kalemin. Neye elimi atsam, çabuk bıraktım nedense. Bunda, sıkılgan ruhumun etkisi yadsınamaz elbet.

Sekiz sene önce aldığım kömür kalemler hala duruyor deniz evinde. Birkaç çizim de var, ayıp olmasın diye yaptığım. Kalemi, kağıda sürüp parmak ucuyla dağıtması güzel şeydi oysa. Neden devamını getir-e-medim ki..

Fotoğraf konusunda da istikrar gösterdiğim söylenemez. Bi kere, çok gezecek, çok yer göreceksin. E bu da, her zaman imkanlar dahilinde olamıyor, normal olarak. Bazen evde, masanın üstünde öylece bana bakarken üzülüyorum haline. Paslanır mı fotoğraf makinaları?

Blogda kafama ne eserse peşpeşe sıralamayı adet edindim. Benim alan diye yapmadığımı bırakmıyorum şuncağıza.

Ananem, çok derdi böyle; şuncağız. Acır gibi. Ama sever gibi de. Şekerparem derdi bize. Bir de ciğer köşem. Çok güzel İzmir köftesi yapardı. O tadı yakalayabilen bir kadın görürsem, kendisine anane diycem ama yok. 10 yılı geçmiş, gittiğinden bu yana, vay be! Zaman çabuk geçmiyor; adeta ağzımıza sıçarak yok oluyor, eriyor, bir bilinmezde kayboluyor.

Özledim sizi, Münire sultan

Advertisements