Bence en kötü çeviri örneklerinden biridir.

İngilizcesi destanımsıdır oysa.  Arzu Tramvayı ne ola ki; tramvay tamam da, ordaki arzu olmamış? Bu yüzden, şarkıları da Türkçeye çevirmek yasaklanmalı.

Bu oyun bana, fakültenin koridorlarını anımsatır. Tennessee Williams’la içli dışlı olup, hatta abartıp evime buyur ettiğim, fotokopi makinası kokan zamanları. Bir çocuk vardı İngiliz Dili’nde. Şiirler okurdu, Shakespeare’den sanırım. Arada kulağıma kaçan kelimeleri saymazsak, hiç anlamazdım neyden bahsettiğini ama dalıp giderdim işte öyle. Saçları koyu renk olmasına rağmen, sakalları kızıldı. Bu nasıl oluyor ki? Şiir okurken herkes sus pus olurdu. Bi bok anlamadığımız o satırlarda kaybolmamızın nedeni, Şekspir amcanın ve dahi eski İngilizce’nin “büyü”sünden ziyade, bu barbaros sakallı adamdı.

Koridordaki dev resimler çok net aklımda. Özgürlük Anıtı, hiç işi yokmuş gibi her sabah selamlardı bizi elindeki meşaleyle. New York, ışıklarını yakardı gündüz gündüz. Hep orada olmayı hayal ettiğim Golden Bridge, otobüsün en önüne, beyazlara inat oturmuş o siyahi kadın, Trainspotting… Zaman aşımına uğratamadığım bir dönemdir benim için üniversite. Geçmeyen kitap kokusudur. Kütüphanesinde akşamlara dek volta attığımız ütopik bir coğrafyadır.

Bazen kitaplardan daral gelirdi. Okuyup geçmeye alışkındım çünkü o zamana dek kitapları. İçini dışını deşip, anlamlar çıkarmak, sayfalar dolusu makaleler yazıp, anladıklarımı içselleştirmek adetim değildi. Okuduklarım aklımda kalmazdı zaten. Bir yerlere not etmeden, kendimle ilgili olmayan şeyleri anımsamam ben. Sanırım siz buna egoizm diyor. Yok. Tam olarak o da değil.. Ben kütüphanenin en çok, Amerikan yazarlara ait olan kısımdan sekerek fotoğrafçılık bölümüne geçtiğim zamanlarını severdim. Yanımda herhangi biri yokken. Gizli bir suç işler gibi. Araştırmam gereken onlarca şeyi siktiredip, sevdiğim bir konu üzerinde ihtisas yapar gibi. O fotoğrafların, gizlice fotoğraflarını çekerdim. Eve gelip tek tek incelerdim sonra. İnternet, pek beleş sayılmazdı ve ben daha yahoo’da ne arayacağını bile kestiremeyen bir çömezdim.

8-9 yılda yılda çok şey değişiyor. Tepegözlü sunumlardan, powerpointe ne ara geçtik; ben hala oralardayım. Fakültenin bir bilgisayarı vardı, öğrenciler kullansın diye. Seçil hocanın kapısının tam önünde. Anahtarları hep üstünde olurdu kilidin. Anahtarlıklar, neredeyse ağırlıktan yere değerdi. Ben o kadar curcunayı bir arada görmedim ömrümde. Kunta Kinte ile ilgili ödevimi beğenmeyip beni o dersten bıraktığında, o anahtarları kafasına geçirmek istemiştim gerçi. Bak zaman, nasıl da iyileştiriyor-muş- yaraları?

O değil de..

“Desire” isimli bir tramvay var mıdır gerçekten?

Advertisements