You are currently browsing the monthly archive for December 2010.

Bugün İzmir’de kar vardı. Tutmadı (as usual), ama YAĞ-DI! Sabah “kar yağıyor” havadisiyle uyanmayalı uzun yıllar olmuşken iyi geldi. Ağrısı kulağıma, kafama, beynime, kılcal damarlarıma, yanağıma, çeneme ve en çok da asabıma vuran ağız içi iltihabının varlığını bile unuttum o an. Gerçi şimdi iyi hissediyor gibiyim (saatler öncesine nazaran).

Yarın uyandığımda keşke dışarıya çıkıp oynanacak kadar beyaz olsa ortalık. Nerde bizde o şans..

Bu havada Jack Daniels içip, bir dağ başında (kıçın donmadan) Ahmet Kaya türküleri söylemek vardı. Bizimkiler kampa gidecekti güya! (dağcılık klübü) Peşlerine takılmak vardı. Gece.bu havada.dağlar.adamı.çok.fena.yapar. Neyse ki iptal edildi, hava muhalefeti nedeniyle; yoksa içim gider, dışım gidemediği için de çatır çatır çatlardı.

Sahi, hiç okuyan yok mu acaba hala bloğu? Ses verse ya biri(leri)?

3 gündür, geceleri yastık yerine dikenli tellere koyuyorum sanki başımı. Bak birisi beddua ettiyse, “o çenen kapana, bi daha da açılmaya” diye, çok fena tutmuş, haberi ola. İltihap da iltihaplığını bilmeli. Avare oldum 3 gündür. Dünyanın bütün şaraplarını içsem bu sarhoşluğu, ağzı yüzü kaymışlığı, konuşacakken peltekleşmeyi veremezdi. Umuyorum ki geçti gitti. İyi gelsin diye denediklerimi yazsam, kitap mitap olmaz ama çok süper “bir iltihaplının salak güncesi” çıkar ortaya. Aloe vera şişesini olduğu gibi kafama dikmediğim kaldı bi. En sancılı zamanlarında, okudum ekşi sözlüğü, verdim tuzu yaraya. Cosss! Ben böyle acı görmedim arkadaş, böyle ızdırap! Kesmedi, kalktım sumak bastım. Sumak ne lan? Anamlar Antep’ten getirmiş bayramdan sonra. Bilmiş gibi. Eh, o da ufak çapta bi zıplattı yerimizden. İğrenç tadı olan, yeşil renkli gargara, vermidon, vesaire, daha bissürü şey denedim. Bu, üçüncü akşam ve ümit ediyorum ki kurtulmuş olayım tamamiyle bu dertten.

Sevgili kulaklarım, canım başım, ve tontiş çenem: sizi çok seviyormuşum aslında ben. Lütfen bir daha öyle iltihap miltihap oyununa gelmeyiniz. Hadi öptüm (de nasıl olacak o iş?)..

Advertisements

Ege, benim nefesim.

Bundan 4 sene önce nasıl nefes alıyormuşum, ben de bilmiyorum. Hiç beklenmedik bir zamanda geldi ve hayatımızın merkezine oturuverdi. Ablamın karnının içinde büyümesiyle başladı aslında mucize. Daha önce de hamile kadın görmüştüm elbet, ama içerdeki velet, dışarı çıktığı vakit “pek” bir yakınım, pek sevdiceğim olacağı için özeldi bu defaki.

Dokuz ayın sonunda, bir Ağustos sonu aramıza katıldı Ege bey. Hemşire, yemyeşil bir örtü içinde getirdi. Çıplaktı. Ağladığında ağzı kocaman oluyordu. Gözleri ise, şişlikten görünmüyordu bile. İşte, bana sıfatların en güzelini taşıma şansını bahşeden, bundan böyle konuştuğu vakit bana “teyze” diyecek olan karşımdaydı artık.

Bir bebeğin doğumuyla hayat dengesi alt üst oluyor(muş). Ki ben annesi değilim. Velakin, gece gündüz viyaklama kapasitesine sahip bir bebek olduğundan, 3 kişilik bir kadın ordusuyla büyüttük biz Ege’yi. Her anında yanındaydım. Bir canlının günbegün büyümesine şahitlik ediyordum ve bu çok tuhaftı. Elimden düşürmediğim fotoğraf makinemle elbet.

Güneş battı. Ege büyüdü. Gün doğdu, Ege biraz daha büyüdü. Emeklemeye, diş çıkarmaya, yürümeye, koşmaya, konuşmaya, sarılmaya, kahkaha atmaya… başladı. Hayat, bir karnaval tadındaydı artık onunlayken.

Şimdiyse, sanırım o benim en yakın dostum. Sırdaşım hatta! O cüce boyuyla, 10 tane adam çıkarır cebinden. Ve sanırım biraz teyzesine aşık bu çocuk. Değil mi ki annesinden paparayı yediğinde ilk çağırdığı, kendi evlerine gidecekleri zaman kapıda yüz elli defa öpücük verdiği, markete gidileceğinde “paran var mı”, “kaç paran var?” diye sorabildiği, odasının her tarafına sümüklerini yapıştırmaktan asla çekinmediği, parkta oyun arkadaşı olarak ilk başvurduğu, Spiderman olduğunda ağlarını fırlattığı, her daim taklit ettiği, hayran hayran baktığı, özlediğinde boynuna atladığı, öpüp kokladığı kişi benim; ortada kocaman bir sevgi var, evet.

Ben, onunla beraber “merhamet” denen duygunun aslında gerçekten var olduğuna ikna oldum. “Çocukları sevin” mottosunun alt metnini okudum, etimolojisini çözdüm. Çocuklar, sevilesi değil, tapılası varlıklardır. Ben Ege’yle bunu gördüm. Hangi insan, hangi insanı asla bir art niyet gütmeden sevebiliyor ki bugün? Çok değil, hepi topu dört yıl oldu aramıza katılalı. Bu dört yılda, sevgi komasına girdim adeta. Tek gün göremeyince fenalıklar geçirdim. Nabzımı tuttum. Kavuşma anımız yaklaştıkça kalp atışlarımı ağzımda hissettim. Kavuşunca, hiç bırakmamacasına sarıldım. Bırakmadım.

Ege ile yaş aldım, evet biraz teyze oldum. Yoldan geçen çocukların “teyze” diye hitap etmeleri artık tuhaf gelmemeye başladı. Çoğu yer ve zamanda, onunla geçirdiğim vaktin sıklığının da etkisiyle annesiyle karıştırıldım. “Hayır, o benim deyzem” diye düzeltti her defasında, sağolsun. Bir çocuğa nasıl bakılır, bunu öğrendim. Altını değiştirdim, ağzımın içine kustuğunda “bu da işin bir parçası herhal” diyip kendimi sakinleştirdim. Bilgisayarıma el koyduğunda, çeviriler öylece beklerken dahi ses edemedim. İşveren ofise, sırıtan smiley’ler gönderdi, ben dışarıda kim bilir neler yapar iken; heriflerden binbir özür dileyerek işi kurtardım. Hasta oldu, ben ondan daha beter yattım yataklarda. Bir bıçak gibi soğudum o anlarda hayattan. Ateşi yükseldi, havale dediler; ben sanki cehennemin kapılarından girdim, ateşi düşene kadar çıkamadım yangınlardan. İğne vurdular, her yanım ağrıdı günlerce. 

Şimdi diyeceksin, sana ne oluyor yahu?

Ege, benim en sevdiğim varlık oldu hiç hesapta yokken. Evet, bir yeğenim olacaktı. Aman işte, bir dünya kuzenin büyümesine nasıl şahitlik ettiysen bu da öyle olur işte kızım, demiştim. Hiç unutmam. Ablam, o haberi vereli birkaç gün olmuştu. Şimdi, kendi çocuğum olsa, bu kadar sevemezdim. Hatta şu dakika doğursam bir tane, asla Ege’min yerine koyamam kimseleri. Mübalağa değil. Gerçek.

Ege’me duyduğum o tarifi imkansız sevgi. Gerçek!..

Yapılcak bir ton iş var. Saat 5’e (yaklaşık 3 saatim var) yetiştirmem gereken dergi makalesini en başa koymak suretiyle bissürü ıvır zıvır işte. Lakin ben oturmuş sadece ekşi sözlük okuyor ve şekilde görüldüğü üzere blog yazıyorum. Çeviri yapmak, salt konsantre olayından ibaret. Yemişim lisan bilmeyi. Ben ki övünür dururum ergenlikten bu yana, İngilizce’nin anasını satmış babasını pazarlamışım. Kralını tanımam üstüme, diye. Dile kolay (dilekolay, dilek olay?), liseden bu yana aşama aşama kelime defterleri tutarak ve onları adım soyadım gibi ezberleyerek geldim şu günlere. Geldiğim nokta ise bambaşkaymış. Bunu anlamam çok vaktimi almadı aslında..

Çevirmek istiyorsan, kafandaki tası tarağı hatta tokayı dahi bir kenara koyacaksın. Dünyayla olan iletişimin asgari düzeye indirgenecek. Mümkünse güne erken başlayıp erken bitireceksin. Tabi bizde durum tam tersi olduğundan (bkz. sabahlamak), ne bir düzeni kalıyor bu işin, ne de disiplini. Home office işinde, işin patronu kendin olduğundan ve kendi ağzını yüzünü dağıtma potansiyelin pek olmadığından dolayı, disiplin sorunu hat safhada oluyor genelde. Şu an ise, çeviri hariç her işi yapmaya amadeyim sanki. Emlakçılık yap, kapı kapı ev gezdir, o evlerin iğrenç fotoğraflarını çekip emlak sitelerine koy deseler ona bile itaat edeceğim neredeyse.

Ruh halim günbegün değişiyor. Yazı yazmayı hacet gidermeye benzetiyorum. Bazen sağanak şeklinde geliyor ilham. Sonsuz uzunlukta bir kağıdı doldur dense, çekinmeden yerine getirecek gibi oluyorum. Yaz Allah yaz. Çoğu zaman da kabız ediyor adamı ki, bugün kabız mabız değiliz biz. Dur bakalım şu çeviri bitsin, tükenmemiş olursam daha yazacak gibiyim.

Hava puslu İzmir’de. Kış geliyor, heleloyy. Kışı özledim. Kokusunu. Üşüyüp ardından ısınma lüksünü. Yorganın altında keyif yapmayı. Uykumda yastığın sıcak tarafını aramayı. Kuşların sürü şeklinde gökyüzünde turlamasını. Dağların dumanının tütmesini. Kavak ağaçlarının yapraklarını döküp kelaynak kuşlarına dönmesini. Soğukta sıcak bir şeyler içilmesini.

Vesaire. Üç nokta.

Berkay gözlerini açtı! Berkay iyileşiyor! Berkay iyiye gidiyor!! (“tahtaya vur” efekti).

Bence bir insanın doğumundan daha güzel olan bir şey varsa, o da ölümden dönmesidir. Hem de ne dönüş. Umutların tamamen tükendiği noktada açtı gözlerini Berkay. Mucize dendi. Olamaz dendi. Oldu, hem de çok güzel oldu. Dualarımızı duydu bence “yetkili merci”. Ya da bu deli oğlanın vaktinin dolmuş olduğuna ikna olamadı kainat. Öyle ya da böyle. Nefes alıyor ya, yeterlidir!..

İçim dışıma taşıyor.

Sözcük yok bunu ifade etmeye yetecek.

“Sevinmek”.. “havalara uçmak”.. “zevkten dört köşe olmak”…

Yok, bu da değil : )

Bugün Ovacık yaylasında idim. Enikonu kış gelmiş oraya. Sobanın tüten bacasından ve parmak uçlarımın buz kesmesinden anladım. Hatta havada kar kokusu bile vardı.

Ovacık yaylası – Aralık 2010

Hobbit evi 🙂

Derken bir ormana daldık. Orman ne güzel, ne güzeldi. Ve mantarlar fırlıyordu ordan burdan.. Şimdi onların da fotoğrafını ekleyip, müsaadeni istiycem. Çünkü yorgunluktan ne dediğimi bilmiyor, her an saçmalayabilme potansiyeli gösteriyorum bence.

Ters çevirince, Side’deki Apollo tapınağına benzeyen mantar kardeşler

Adeta tabak çanağımsı mantar

Aha duman çıktı içinden. Kaçın lan kaçın! 🙂

Esin’e not: Ovacık yaylasına hep gidilmeli!

Dün yine Çandarlı’daydık.

Kuzey Ege yollarındayken arabanın camından çıkıp avaz avaz mutluluk çığlıkları atasım gelir hep. Bu yollarda beni delice umutlandıran bir şeyler var. Deniz var. Zeytin ağaçları dört yanda. Zeytin toplayanlar, balık tutanlar. Hızla geçerken minik Ege hikayeleri fısıldanır sanki kulağıma. Ve yazlığa yaklaşırken, Halil İbrahim’in (the “çoban”) koyun sürüsünün tıkadığı yolun açılmasını beklemek kadar keyif veren bir şey yoktur. Aval aval bakar koyunlar insanın suratına. Sen de o esnada, tepeden Georgia’nın keyfini sürersin. Ne de olsa çok özlemişsindir..

Georgia Adası (Kız Kulesi diye geçiyor haritada)

Antep’ten gelen yeni dürbünle seyre dalarsın alemi. Adadaki balıkçılar, elini uzatsan tutacak yakınlıktadırlar artık. Canın oraya gitmek istediğinde, tekneye değil artık bu kadim dosta gereksinim duyacaksındır. İçindeki umut ve mutluluk, beş’le çarpılır. Georgia’yı bitirip, sislerin ardındaki yavuklun, Lesvos’a çevirirsin istikameti. Yine gül cemalini saklamaktadır senden. Fazla naz, yüzyıllar boyunca aşıkları usandırmıştır ama sen sabrederek sevmişsindir zaten, Yunan elindeki bu güzelliği..

Lesvos Adası (aka. Midilli)

Site bomboştur. Heyecanla vereceğin yiyeceği bekleyen kediler ve sonbahardan sararan yapraklar hariç kimseler yoktur etrafta. Hayret edersin; çok değil, birkaç ay önceki çılgın akşamları, şen sabahları düşündüğünde tuhaf gelir bu hali. Ama her hali güzeldir bu toprakların. Bastığın yerlerden buram buram tere ve kekik kokuları yükselir. Akşam yemekte, barbunun yanına zeytinyağlı ebegümeci salatası yapar annen. Yemeğin ardından, babanla şarap içersin karşılıklı. Kaç kişi vardır ki şu ayrıcalığı yaşayan dersin içinden; için bi tuhaf olur. Çocukluktan beri mutlu olduğunda vücudunun verdiği ve ‘sana özel’  bir tepkidir bu ürperti.

Çiçekler.. Yazdan kalma günlerin canlı ispatıymışcasına her renge bürümüşlerdir sokağı, bahçe ve duvarları..

Canım Begonvil (henüz büyüme aşamasında)

Dönüş vakti gelir. Buraya gelmek ne kadar mutlu ederse, dönüşler her daim hüzün enjekte eder damarlara.  Hava alabildiğine güneşli, deniz dalgadan uzaksa hele. Kalma bahanelerinden oluşan türküler tutturmamak işten bile değildir. Lakin kış aylarında pek söktüğü söylenemez bu türkülerin. Tıpış tıpış arabaya binilir. Ve işte kıymetli sevdiceğin Kuzey Ege’yi bırakıp, artık salt beton yığınlarından ibaret olan “metres’in” İzmir’e seni götürecek araca binmişsindir bile. O da ne? Yol kenarında yaşlı bir bey amca bekler durur. Araba yavaşlar, amcanın hizasına gelince durur, kapı usulca açılır ve içeriye, cebindeki son kuruş parayı istese çekinmeden razı olabileceğin tontonlukta bir amca girer. Üstünde yıpranmış ve artık gri olduğuna bin şahidin gerekebileceği “gri” bir ceket, altında paçaları neredeyse diz hizasında renksiz bir pantol, çorapsız ayaklarına giydiği keten ayakkabılar, ayakkabılarıyla pantolon arasında kalan kısımdan görünen esmer, kırışık derisi ve yukarı taraflara bakınca, rengini Ege’den almış masmavi gözleri.

Pek konuşmaz amca. Söylediği tek şeyle çok şey anlatmıştır çünkü. En azından 75 yaşında olduğuna kalıbımı basabileceğim bu adam, zeytin toplamaktan dönmektedir. Sırıkçıymış üstelik (en zor işlerden biridir). Bir tanıdığın arazisiymiş. Yaş, 70 küsur. Ve bu adam.. Ayaklarında çorap dahi olmayan bu gök gözlü amca.. Hala çalışmakta; kabuğuna çekilip dünyanın keyfine varması gereken son demlerinde ekmek derdindedir!

Çandarlı merkeze geldiğimizde, kibarca “ben artık burada ineyim” dedi. Sesi neredeyse hiç çıkmıyordu. Arkasından bakakaldım. İçimden arabadan atlayıp, elinden tutup onu bize götürmek geldi. “Gel, bizle yaşa. Dedem ol?” diyesim..

Sonra Berkay’ı duydum. Dünyam, yerle bir oldu. Çandarlı’dan henüz çıkmamıştık. Ne ironik! Bu topraklarda tanıdığım bu deli oğlan, şimdi yaşamla ölüm arasındaki o lanet çizgide kim bilir neler yaşıyordu. Henüz on yedi yaşında Berkay. 17! ON YEDİ!

Ve biz. Hepimiz. Bir olduk Nefesimizi tuttuk.

Onun tekrar “kendi kendine” nefes alacağı zamanın gelmesini bekliyoruz.

Haydi kalk! Yaz gelecek ve sen yine “orayı”, şenlik alanına dönüştürecek, haftada bir çimleri biçecek, maytap patlatıp ödümüzü koparacak, site bekçisini işletecek, ve yine bizi geberene kadar güldüreceksin Berkay…

– Herkes izliyor, sen neden izlemiyorsun ki?

Her şey bu cümleyle başladı. Bu sezon, birçok bünyeyi derinden sarstığına inandığım fakat çok fazla dizi bağımlısı olmak istemediğim için izlemeyi reddettiğim Öyle Bir Geçer Zaman Ki’den bahsediyorum. Bayramda elini öpmeye gittiğim teyzeler dahi, Osman’dan girip abisinden çıkmaktaydı. Telefonda naber nasılsın’dan sonra “son bölümüne baktın mı kıızz?” cümlelerinin yegane öznesiydi. Hatta erkeklerin dahi kendi aralarında kritiğini yaptığını görüp, “yok daha neler” tepkisi vermişliğim vardır. 

Geçen hafta, çevirileri bitirmiş, yeni bir iş almamış ve oturup saatin geçmesini beklerken.. Dizi sitelerinin herhangi birine tıkladım, ki aslen bir şeyleri geriden takip etmeyi pek sevmem. Başladı. İlk bölüm, tamam çok dramatik, tamam Osman çok tatlı çocuk, olsa da yesek. Ama dizi işte, heyy!? Sonra ne zaman ki asıl olaylar başladı, o yemek masası devrildi, babasına delice düşkün Osman o minnacık boyuyla “Gelme baba” dedi. Bende film koptu. Saat sabaha karşı 1 civarıydı; üstüne 2 bölüm daha izledim (ki Türk dizileri, bilindiği üzere öyle 40 dakkayla yetinmez, babalar gibi saatlerce sürer, sen ne diyon?)

Ertesi günü zor ettim. Akşam olsun, herkesler çekilsin, ortalık durulsun, yorganın altına çekileyim, sıcacık laptop, belki içecek bir şeyler ve zaman öyle bir geçsin ki; nasıl olduğunu anlayamayım.. Suratıma tokat yemiş gibiyim beher bölüm sonunda. Böyle böyle tam 4 günde 10 bölümü bitirdim. Diğer algılarımı dünyaya kapatıp izlediğimden midir bilmiyorum, sanki o aileyle beraber yaşadım her şeyi. Yaşım kendisinden büyük, ama Berrin’i ablam bildim. O, kardeşlerini sahiplenme güdüsü, zor anlarda sanki kendisi yeterince olgunmuşcasına her şeyi kontrolü altına alması, kabullenişi, kol kanat gerişi, derin derin bakmaları.. hep geçmiş yıllara götürdü. Osman’a baktıkça da Ege’yi gördüm, görüyorum.

Yani o kervana katılmış bulunmaktayım. İzlediği diziyle ilgili gerekli gereksiz detaylar döşemeyi de sevmem pek, döşeyeni de. Lost başlığına bak sözlükte; kendi yazdığın entry’e bak hatta. Uzağa gitmene gerek yok. Üstünden zaman geçince herhangi bir manası da kalmıyor o kendini paralayarak yazdığın yorumun. Bu nedenle uzak durmaya çalışırım; canım çok çektiğinde ağzıma iki tane çakarım da efendi gibi oturur yerine. Velakin bu diziyi buraya aktarmak istedim.

Ahmet’in Berrin’i sevdiği kadar sevdim ben bu diziyi..

Yalın, kendi içinde, ama kocaman!

Ahmet ve Berrin

Boğaz’da kağıttan gemi yüzdüren Osman

Stats

  • 26,184 hits