You are currently browsing the monthly archive for January 2011.

Karagöl kuzucukları, Ocak 2o11

Karagöl, 2011

Yaylada yaşayan teyze börekleri

Tuhaf yayla limonu

Cennete açılan kapı

Advertisements

Ara verişlerim, biriken cümlelerimin göstergesidir sıkıldığımın değil. Ben olsam ben de şüpheye düşerdim ama “acaba kendini şuraya yazmak için sorumlu hissediyor mu” diye. Sorumluluk, hayatta almak isteyeceğim en son şeydir. Mümkün mertebe kendisinden uzak dururum. Biri bana çorabının tekini bile emanet etmesin bence.

Ama burası, bu blog (pucca’nın değimiyle bilog) öyle değil. Canım isteyince yazıyorum. İstemeyince, kafamda yazıp çiziyorum bu defa. Yani boş durduğum söylenemez. Zihnimi devamlı bir şeylerle meşgul etme zorunluluğu sendromum var. Shawshank Redemption’dı sanırım, o filmde de bahsediyordu bu hastalıktan. Kafam boşaldığı an gelenler gelir bana. Bu nedenle ıvır zıvır, ne varsa kabulümüzdür.

Bak yine konudan saptım. (Sabah oluyor, az sonra gün doğacak; bir de adamakıllı ifadeler mi bekliyorsun anlamadım ki). Bugün burda Cumartesiydi ama bitti. FD olsa bunun üzerine de bir şarkı yazardı adım gibi eminim. Sahi, uzun zaman oldu görmeyeli. Sakalları hala güneşin rengini alıyor mudur ki açık havada. Ya da o günden sonra kim bilir kaçıncı kere çay içmiştir güvertede. Yanında kendisine hayranlıkla bakan kızı fark edip, gözleri ortadan tamamen kayboluncaya dek gülmüş bile olabilir. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ne garip.

ssg’den mesaj aldım, aldık. Yüzümde tebessüm oldu, biliyorum çok salakça. Eh, şu hayatımın önemli bir yüzdesini kaplayan bir sitenin kurucusundan bahsediyoruz. Benim, kafası zehir gibi çalışan büyük insanlara tuhaf, tarifi imkansız gıptalarım vardır. Ssg de onlardan biri. Parti mi ne bir şey. İstanbul’da olsam katılır mıydım acaba.. Düşünmem lazım bunun üstüne. Söz söyleyen olmasın mümkünse sözün üstüne.

Ben şu an bayılır gibi yazıyorum tüm bunları. Kendi evimde olmadığım ve yanıma gözlüğümü almadığım için lensler gözümü aştı, artık beynimi deşiyor. Çıkartsam, lanet olasıca ekranı göremem. O bulanıklık hissi hep mideme oturmuştur. Nefret ederim. Ortaokul zamanlarım geri gelir kabus misali. Karatahtayı seçemem, güzelliğimi bozacak (amanın) diye gözlük takmamak adına doktora da gitmeyi ertelerim uzunca zaman. Salak mısın çocuğum? Bak şimdi nurtopu gibi 3.5 numero miyop gözlerin var. Renkleri yeşil ama içleri kof. Bak sen güzellik güzellik diye dolanırken o gerzek yaşlarda, burada 29 yaşındaki hatun dert yanıyor burnunun ucundaki ekranı bile görememekten.

(Bu saatte neyin muhasebesi lan bu yat artık, zıbar!)

İyi geceler. Ya da sabahlar (ne fark eder)..

Yaratıcılık ve sıkıntımın tavan yaptığı bir dönemde tanıştım fimo hamuruyla. Kendime, ev hanımı gibi kokmayacak bir uğraş, hobi, sanatsal çalışma neyin arıyordum. Ahşap boyama olsun, örgü dantel olsun zerrece ilgimi çekmemiştir şu hayatta (ki yapabilene büyük saygı ve hayranlık duyarım, o ayrı). Derken, sözlükte wunjo kullanıcı adıyla yazan pek bi “kafa” kişi Düygü hanımın bloğunda denk geldim bir gün. Kendisi, bizim karikatür Fırat’ı, bildiğin canlandırmıştı (şu an linkini bulamam sanırım). Böyle ağzım açık bakıyorum fotoğrafa.

Ertesi gün hemen Bornova çarşısında o kırtasiye senin bu kırtasiye benim, fimo ararken buldum kendimi. Hamuru bulamadım tabi. Çünkü Tr’de pek bilnmiyor. Sayılı merkezlerde var falan. Ama bendeki azim, duvarı delecek cinsten olduğu için işi Kemeraltı’na düşen annemin eline bir kağıt tutuşturuyorum (hamurun adı ve istediğim renkler vs). Kadıncağız eve küfrederek geliyor: La bu dandirik şeylere 40 kağıt saydım, bir şey beceremezsen yamulturum alimallah. O an biraz yıkılıyorum çünkü 50  gr’lık bir şeyin tanesine 5 tl bayılacak kadar şuursuz bir tüketici değilimdir normalde. İsrafın her türlüsüne karşıyız marşıyız ama işte kanda dolanan yaratıcılık öyle demiyor.

Sonra ablamla oturduk tezgahın başına. Ege’nin oyuncaklarından bir yığın malzeme çalmışız (minik oklavalar, oyun hamuru kalıpları, salak saçma plastikler…). İlk olarak bir kuzu yaptık. Kuzudan ziyade bir ineğe daha çok benzedi ve hayvan gibi hamur yedi ama ilk göz ağrısı diye bağrımıza bastık. Talimatlarda gösterildiği gibi fırında pişirdik ve artık bir adet kendi yarattığımız biblomuz vardı (gerçi şimdi tek kafası kaldı heyvanın, Ege sağolsun). Derken biz manyak gibi üretmeye başladık. Ayıptır söylemesi, ablamdan bir gömlek daha yatkın olduğumdan bu tür gereksiz işlere, ben yapıyorum o kopye çekerek öğreniyor ama müthiş eğleniyor ve stres atıyoruz.

İşte san’at eserlerimizden birkaç kuple:

Bu bir tavuk ana, yıvrısı için dua eder gibi bir hali var. Yazık. ehüe (ben yaptım)

Hastası olduğum sofra; pek bi L’italiano havası var. (ben yaptım)

Ablaceyizimin botanik bahçesi (adı üstünde işte, ablam yaptı ama saksılarda benim de payım var)

Ege için Winnie the Pooh eşeği (ben yaptım). Bu serinin tamamı (ayı, domuzcuk, kanguru) odasının rafında duruyor.

Fimoyu (aka. polimer kil), kim icat ettiyse dualarımla cennete göndereceğim bu gidişle. Tamam çok ekonomik bir malzeme değil ama bir şeyler yaratabildiğin takdirde adamı Alice harikalar diyarına gönderiyor direkt. Çocuk oluveriyorsun. Görenler “manyak mısın oyun hamuruyla oynuyorsun” diyor genelde. Ben hamurla değil, içimde durduramadığım sanat aşkıyla oynuyorum aslında. Ona istediğim renk ve şekli verdikçe, adeta Picasso’ya, Mozart’a, Nazım Hikmet’e dönüşüyorum. Sonuçta herkesin yöntemi kendine.

Dur bir iki fotoğraf daha var (kıymetlileri sona sakladık).

Hippi kız (yani “idealized” ben) =)

Vee, en bi sevdiğimi ise en sona sakladım..

Alex Supertramp (Volkswagen hippi minibüsü Ege’den çaldım, biraz zırıldadı ama değdi) (Alex biraz ibiş gibi oldu, idare et).

 

Uyumuyorum bu aralar. 3 saat, beş saat anca. Benim için bir devrim çünkü normalde 10 saat uykuyla yetinemeyen bir insanım. İşlerin yoğunluğundan falan da değil üstelik. Çevirilerimi normal insan saatlerinde yapıyorum dinimiz amin. Gece geç saatlere kadar o film senin bu blog benim sektiğim için en erken 3’te yatıyorum. Sabah da bok varmış gibi 8’de açılıyor gözlerim kendiliğinden (ki pek alışkanlıkları değildir). Gün içinde de avare gibi dolanıyorum. Raj Kapoor görse bana başrol teklif eder. En olmadık saatlerde içim geçiyor. Sanırım gözlerim açık uyuyorum. Mesela o vakit kıvrılacak bir yer bulsam vallahi 5 gün uyanmam. Velakin öyle kel alaka saatlerde geliyor ki uyku mereti, istesem de icraata dökemiyorum. Ben de mecburen ayakta uyuyorum. İnsanlarla konuşurken rüya görüyorum. Bu iç geçme hali kesintisiz 6-7 saat sürüyor. Esnemekten çene kaslarım bir timsahınki gibi güçlendi a.koyyim. Sonra sanırım uykumu alıyorum (abartmıyorum lan) ve bu saatler olunca benim gözler fal taşı oluyor.

Bu gece mesela erken yatma planı yapmıştım. Bu ayık kafayla en erken 5 saat sonra uyurum ama bence. Şimdi bir film izleyecem mecburen. Dün gece de izledim (bu aralar -kolik durumdayım), adı 127 Hours. Dağcının teki çok dar bir kanyona girerken üstüne kaya düşüyor ve kolu altında kalıyor. Orada tam 127 saat sıkışık kalıyor. Su az, yiyecek daha az, uyumak istese uyuyamıyor. Resmen 1,5 saat gerilmekten kaslarım ağrıdı bütün gün. Ve olayı etkileyici kılan da zaten, gerçekten yaşanmış olması.

Bu gece de sırada bir mitoloji öyküsü var. Başrolde Colin Farrel (hastasıyız). Filmin adı Ondine. Uykusuz her gecehh! Hadi ben kaçtım, bye.

İki gün önce Karaburun’daydım. Hava berbattı, midemin içine bir gece önce saman tıkılmış gibiydi, saçlarım iğrenç görünüyordu, tam çenemin sağ yanını zonklatan bir sivilce edinmiştim ama dağ ve denize kavuşunca adımın bile ne olduğunu unuttum. Karaburun’la çok eskiye dayanır muhasebemiz. Biz küçükken annem ve babam, maaşlarını bir araya getirip oradan bir arsa almışlar. Yıllardır orada bir yerde bizi bekler durur. Biz de birkaç senede bir gider mütevazi arsamızı ziyaret ederiz. Kendimizi ona hatırlatmayı borç biliriz çünkü (ahah).

Yollarda dur-kalk yapa yapa bi hal olmuştuk ama durma nedenimiz ya lale/nergis toplamak, ya su içmek, ya bir şeyler yemek olduğu için pek şikayet edemedik açıkçası. Her yerde mor laleler vardı. Tanrı’nın kendi elinden çıkmış bir tablonun tam içindeydik..

Sonra bir kasabaya geldik. Sahil kasabası denen kavramın filmi çekilse, romanı yazılsa, resmi çizilse bu kadar oturmazdı sanırım taşlar yerine. Hafif bir yağmur yağıyor, gökyüzü gri, deniz ondan da gri, balıkçı tekneleri, başıboş köpekler, kahvede bekleyen balıkçılar, onlarca kedi ve biz. O an, tam da olmak istediğim yerde olduğumdan emindim. Babam bir arkadaşına rastladı. Kahvehanede saatler süren bir sohbete dalıp gittiler. Ben de, dalgakıranın sakinleştirmekle meşgul olduğu denize.. Sonra zaten ömrümü oturarak geçirdiğimi anımsayıp yerimden fırladım. Boynumda emektar Nikon. Ardımda kediler. Bir tanesi çizmemden yukarı tırmanmaya, diğeri elimdeki simidi kapmaya çalışıyor. Bir baraka gördüm uzaktan. Tam önünde yaşlı bir balıkçı oturuyordu. Bir şeyler söyledi anlamadım. Yanına gitmek için muazzam bir bahanem vardı. Gittim. Barakanın önünde duran eski koltukta onlarca kedi koyun koyuna yatıyordu. Bu kasaba, biçilmiş kaftanımdı işte..

Nitekim güzel bir gündü (One Fine Day de, sevdiğim bir filmdir ismiyle müsemma). Dönüşte Kilizman taraflarında hava iyice kararınca dayanamayıp uyumuşum. Uyandığımda akşam olmuştu ve yağmur sonrası İzmir cadde – sokakları, ışıklarla dans etmekteydi.

C’est la vie!

İlham perileri kaçıyor birkaç gündür. Benimse kovalamaya, peşlerinden gidip onları bulmaya pek vaktim yok. Şu an İzmir, eşsiz bir günbatımına tanıklık ediyor. Tarihe geçilecek, üstüne şiirler yazılacak ve imrenilecek cinsten. Denizin tam ortasında bir kızıllık var. Onun da ortasından, nereye ait olduğunu bilmediğim bir gemi geçiyor. 

Bugün Hrant “gideli” tam 4 yıl olmuş. 4 yıl önce bugün aslında zaman durmuş, güneş bir daha doğmamış, yeni giysiler/ayakkabılar alınmamış, sinemaya gidilmemiş, demli bir çay içilmemiş. 4 yıl önce bugün bir adamın elinden en doğal hakkı alınmış. Baş harfi O(rospu çocuğu) olan cani de, tıkıldığı ininde öyle beslenmiş öyle beslenmiş ki tanınmayacak hale gelmiş bu zaman zarfında.

Umarım günün birinde hareketsizlik ve bedenine dolan yağlar tarafından yavaşça öldürülürsün Ogün. Ölümünün hızlı olmasını istemem. Kafasının arkasına sıktığın şerefsiz kurşunla canını aldığın o adam var ya hani; işte o adam aslında nasıl öldüğünü bilemedi. Aniden ve herkesin kıskanacağı bir ölüm ve aslında ölümsüzlük hediye ettin ona bilmem farkında mısın..  

Hrant.. Umarım güzel ruhun, Türkiye semalarında güvercinlerle dans etmiştir bugün.

Cennetteki 4. yaşın kutlu olsun.

Sevgilerimle

Esin

Her şeyi yanyana getireydin de..

Mesela Romeo ve Tybalt’ı. Ahlatla muz ağacını. Ne bileyim işte Brad Pitt’le Ancelina’yı (şair burada kıskançlıktan dem vuruyor), Ferhat Göçer’le Hüsnü’yü, yengemle amcamı, kuru fasulyeyle brokoliyi (kokuyu hayal et), dondurmayla pastayı, Obama’yla Sibel Can’ı, burnumun üstünde iki sivilceyi, kediyle köpeği, sütlaçla biberi, Adem’le Havva’yı…

Yapmayacaktın. Bu ikisini aynı filme komayacaktın..

Abi-kardeş mahf eylediniz akşam akşam.

Louis Garrel, Romain Duris (en bi sevdiklerimden)

İşler bu hafta birikti de birikti; enkaz altındayken yazıyorum bunları. Onca çeviri arasında bloğa, twitter’a, sözlüğe vakit ayırmak hakkaten düşündürücü, ürkütücü. Kıyamet kopuyor deseler demek, ben hala hedele hüdele şeklinde buralarda cirit atmaya çalışacağım. Bilemiyorum. Belki de bir kaçış noktası belledim bu saydığım yerleri. Ha deyince dağlara, denize varamıyor olduğum için belki, ha deyince kendimi yazın aleminin rahatlatıcı kollarına bırakıyorum. O beni kucaklıyor, ben ona şehvetle sarılıyorum. Karşılıklı bir tutku bizimkisi. Ben bırakmaya kalksam, o bir yerden çıkıp buluyor beni. Yanıma pc, vınn gibi teknolojik cihazları almadığım zaman kağıt kalem şeklinde çıkıyor karşıma. Yanında Barıman’ın Mitoloji zulmü de oluyorsa hele, kaçış imkansız hale geliyor. Gerçi hanidir kalem ve kağıtla bir icraat gerçekleştirmedim. Kurşun kalemin kokusunu özledim.

Same old same old, ne güzel bir ifade. Türkçe’de karşılığı yok bence. Bu aralar hayat bu şekil işliyor. Bizimkiler, yeniden Antalya’daki eve gitme planları yapıyor bir yandan, diğer yandan “acaba diyorum, ben de mi katılsam..” Günün birinde sanırım, bu topraklardan çok orada nefes alacağız. Bizimkilerin ciddi manada planladığı bir şey bu. Antalya kışın çok güzel çünkü. Buranın baharı, oranın kışı adeta. Portakal bahçeleri görülmeye değer. Olimpos, bir adım ötede. Dağlar desen, pencereyi açınca direkt karşında. Adlandırıp anlamlandıramadığım bir şeyler var Antalya’da beni çeken. Yıllardır bu böyle. İzmir, elbet vazgeçilmez’im, doğduğum ve doyduğum kent.. sonra Ege’nin tek avuç toprağına dünyaları değişmem elbette. Ama işte, bir şeyler durmadan beni güneye çağırıyor (Jack London’a selam olsun). Oradayken sanki, hayat “same old same” olmaktan çıkacak gibi bir his var içimde. Ekim ayında kaldığımız o 3 gün süresince, ayaklarım yere değmemişti çünkü. Bir başka dünya, apayrı bir hayal alemi Antalya.

Şimdi çeviriye geri dönmeliyim. Bugünkü konumuz, halk oyunları. Delirmeden bitirirsem, halay çekeceğim koridorda.

Kaçtım.

Sanki az bahsetmişim gibi bir de özel olarak başlığını açtım.

Evet, sanırım İzmirli olduğumu ve bu güzel kentin, bahçeli evlerden oluşan bir sokağında büyüdüğümü cümle alem biliyor artık. Şimdi biraz anlatayım (can sıkıntısı günlükleri, 2, 3, 4 vs). Devamlı olmasa da bu ülkenin birçok şehrinde bulundum. İstanbul, Ankara, Antalya, Antep, Adana (Aaaaa), Urfa, Rize, Bolu, Kastamonu, Çanakkale ve daha bir çok yer. Benimkisi tam manasıyla bir “kalmak” olmadığı için midir bilmem, hemen hemen hiçbirinde o sokak kültürüne rastlayamadım. Antep’te hayat, avlularda ve evlerin içinde tıkılıp kalmıştı mesela. Yüksek bahçe duvarlarını, devasa tahta kapıları aşamazdık istesek de. Dışarısı tehlikeydi. Yan gözle bakıldı mı hır gür çıkan, ekmek almaya dahi üç beş kişiyle gidilebilen tuhaf bir yerdi Nizip. Ve Urfa. Ve Adana, Mersin…

İstanbul, apartmanlara boğulmuş güzel bir kenttir nazarımda. Apartman ise, mimari tarihinin başına gelmiş en kötü, en talihsiz olay. Keza Ankara da öyle (gerçi orada çok fazla kaldığımı iddia edersem yalan söylemiş olurum). Antalya, Türkiye’ye bile ait değil gibi sanki?? Rusların ve İngilizlerin işgali altında kalmış bir cennet işte. Nerde sokak kavramı, nerede komşuluk, hani nerede?..

Karadeniz kentlerini apayrı bir yere koymamda da sakınca yoktur sanırım. Merkezler hariç, o ahşap evler için ölürüm daa. Gel gör ki evler, birbirine o kadar uzaktır ki; bir insan eskaza ölmeye falan kalksa zinhar kimsenin haberi olmaz senelerce. Ben böyle kopukluk görmedim arkadaş.

İzmir ise, kaynaşık. Sıcacık, samimi. İzmir aşure günü, lokma dağıtımı, Hıdrellez, kına gecesi! Hala daha bir tutam tuza gereksinim duyduğunda, komşun amade seni bekler. İçi dolu gelen tabak, boş gönderilmez, bu ayıp sayılır. Mevsim yazsa şayet, düğünler olur dar sokaklarda. Bir uçtan bir uca gerilen ipin üstünde düşük voltlu lambalar yanar şıkır şıkır. Casio marka klavyenin başında duran delikanlı, ne de içten söyler;

Gül Ali’mi görenler için için ağlıyor..

şarkısını. İzmir’de Mayıs demek, hayatın coşup taşması demektir. Hıdrellez, en çok bu sokaklara yakışır. Tarlabaşı’nda Romanlarla kolkola dans etmediysen, ben İzmirliyim diyemezsin dostum. Bir defa o sokaktan geç, durup renkli evlere bak, cesaretlenip o insanlara selam ver (ama sakın fotoğraf makinana davranma layn, yamultuyorlar adamı!).

Kansız bir devrim, basit bir propaganda ile apartmanları yok etmek hedefim. Kentlere ne denli çirkinlik kattıklarını göremiyorsan, hayatında daha önce hiç İzmir’de bir sokağa konuk olmamışsın demektir. Mandalina çalan çocukların arkasından koşturmak nedir bilmemişsin. Tebeşirle sek sek çizmemiş, asansör görünce ürküp garipsememiş, çocukluğunu doyasıya yaşayamamış ve biraz yarım kalmışsın.

Bir bütünleyicidir İzmir sokakları. Çoğu kültürde hayat, ev kavramıyla özdeşleşiyorsa; buralarda durum sokaklara çıkılınca anlaşılır ancak.

Hayat, bir ara sokaktır. İzmir’de! Ve o sokaklar inadına deniz, inadına kız, inadına lodos, özgürlük, Ege, Rumca, kadın, kasımpatı, Levanten, sardunya kokarlar…

İzmir

Foça

Bornova

Sıkı can iyidir, çıkmaz (böyle miydi o söz?). Keşke LOST yeniden başlasa. Desmond, yeni cümlelerle çıksın karşıma. “Aye, aye” diyerek onay versin ona buna. Ben de düşüp bayılayım izlerken, zevkten dörtbin köşe olmuş şekilde. Hem sonra, ciddi manada o berbat finalin küskünlüğünü geçirmeleri için yeniden başlamaları bir görevdir dizi ekibinin. Bunu İngilizce de yazsam, talebim dünyanın diğer ucuna ulaşır mı acaba..

LOST should restart, dude!

Yazın, bunaltıcı derecede sıcak bir günde, yazlıkta, Ege elinden maden suyu şişesini düşürmüş, şişe patlayarak her yana dağılmış, ve neyse ki hepimiz bu olaydan sağ salim çıkmıştık. Yarım saat sonra falan, her yerin temizlendiğinden emin olan ben, kapının girişindeki o devasa yeşil camı fark edemeyip, carrt diye çıplak ayakla üstüne basmış ve ayağımın taban kısmında derin bir oyuk açmıştım. Şimdi aklıma geldi; öyle bir ac ı yok. Acının tarifi yok. Oluk oluk kan akıyordu. Geçtiğim yerlerden, yeni kesilmiş bir koyun geçirilmiş sanki. Hemen evin arka tarafındaki çeşmeye soktum ayağımı. Suyla beraber bir coştu ki kan; nerden bilebilirdim. Mantıklı düşünmemi engelleyecek kadar derindi yara ve acı. Kanı görüp o kesif kokusunu duydukça da bayılmamak için zor tutmuştum kendimi. Annemin çığlıkları da, daha da panik olmam gerektiğini öğütlüyordu bir yandan.

Panik anlarında soğukkanlı olabilen tek kişi babamdır benim. O huyunu nasıl kıskanırım, anlatamam. Gereksiz tüm huy/hastalıklarımı annemden almışım çünkü; panik atak, evham, göz bozukluğu, tezcanlılık, vs vs. Ve o dehşet anında ayağımı sudan çekti, iyice kuruttu ve üstüne tütün basıp sargı beziyle sardı. Tam iki saniyede, o oluk oluk akan kan duruverdi. İnanamadım.

Ben o gün, Ege’nin elinde bomba gibi patlayan o şişenin herhangi bir zerresinin – neyse ki, çok şükür ki!! – onu es geçip beni bulmasına hiçbir anlam veremedim.

Çocukları koruyan bir şey var ve ben buna inanmak istiyorum.

Ve belki bu nedenle gözlerinde bir yerde hala, yaşamın olanca saflığını taşıyorlar.

Stats

  • 26,157 hits