You are currently browsing the monthly archive for February 2011.

Nick’iyle özdeşleşmiş bir kimseyim. Bunu, Çandarlı’da iken sahile yazdım (özel olarak niye belirttiysem sahil diye, yok Mars’ın yüzeyiydi aslında bura jfsdklfj). Muhtelif yerlere “charmofsmyrna was here” yazmayı ve hatta çizmeyi seviyorum. Olimpos’ta iken ağaç evlere, Karadeniz’de iken çıktığımız bir dağın anı defterine ve çeşitli sahil kasabalarının kumsallarına falan yazmışlığım vardır.

Bu arada, bahar geldi kokladın mı havayı?

Bahardalı, ya da bahar dalı (aka. en sevdiğim 2. çiçek türü)

Advertisements

Yine ara vermişik. sazmışık.

İnsan hayatı çok çabuk değişiyor. Üniversitede yaşamış olduğum herhangi bir günü “tamamiyle” hatırlamaya çalıştım. Olmadı. Hep fragment’ler var. Parça pinçik hatıralar. 24 saatin en önemli 10 küsur saatinde neler yaptığını unutuyormuş meğer insan, aradan zaman geçince. Bu çok acımasızca!! Bugün üniversitenin oradan geçerken, Yahudi mezarlığının tam önünde ışıklarda durunca aklıma takıldı bu kocaman soru işareti. Ne günlerimiz olmuştu.. Olmuş muydu sahi, yoksa hepsini ben mi uydurmuştum kafamdan? Şimdi yeni öğrencilerine kol kanat germekteydi Ege. Çocukken, üniversite kavramı çok uzak bir hayaldi benim için. Ailede üniversite geçmişi olan insan sayısının nadirliğinden kaynaklansa gerek. En büyük kuzenimin 2 yıllık bölümünü saymazsak, anne tarafında ailenin adam akıllı okul/bölüm kazanan ilk ferdiydim. Bornova’nın yerli halkı keyfine düşkündür dostum. Zora gelmez. Dayılarımın “okumak”la arası hiç olmamış mesela. Annemse çok çalışmış ve emeklerinin karşılığını anaokulu öğretmenliği olarak alacakken tam, rahmetli dedemin “otur oturduğun yere” emriyle bırakmış hayallerini suya. O yüzden bizim okumamız için canına dişine takmıştı, filmlerdeki gibi. Gelsin özel öğretmenler, gitsin dersaneler. Gerçi kendi payıma pek fazla düşmedi bu tür girişimler (ben hakkaten “disiplin”le yoğrulmuş bir hamura sahibimdir çünkü, o okul kazanılacaksa lami cimi olamazdı mesela).

Okumak, zamanımızda çok matah bir iş değil. Ben bile bazen diyorum kendi kendime “lan değdi mi bari onca sıkıntıya, uykusuzluğa, strese” diye. Ama insan, kendi ekmeğini kazanabilecek duruma gelince anlıyor bunun değerini. Her türlü fırsat, kendilerine sunulmasına rağmen okumayan insanlara çok üzülüyorum. Hele ki bir kadınsa o insan, üzüntüm endişeye dönüşüyor. Çünkü bizim kültürümüzde “koca eline bakmak” diye bir kavram vardır ve neresinden tutsan, elinde kalır. İnsan, cinsiyeti, yaşı, sosyal statüsü her ne olursa olsun, kendi ayakları üzerinde durabildiği sürece vardır.

Ben bunu bilir, bunu söylerim.

Bu dededen daha önce bir entrimde bahsetmiştim; (#17568881) (bu numeroyu, sözlüğün arama şeysine yapıştırıyosun, oki doki)

Kendisi, yıllardır müdavim şekline gelmiş bir dilenciydi ve ben onun hastasıydım. Velakin, tesadüf eseri günün birinde, hepimizi satın alacak kadar zengin olduğunu öğrendim ve daha sonra tövbe ettim bir daha yüz göz olmamak için.

Bu sabah yine geldi. Karga bokunu yemeden yumruklanmak suretiyle çalan kapıdan anlamalıydım zaten bi bokluk olduğunu. Neyse küfrede ede gittim açtım. Bir de ne göreyim? Bizimki.. Hemen içeri girip çantamı aldım. Bildiğim her şeyi unutarak içinde ne kadar bozukluk varsa yine avcuna doldurdum (bu herifte şeytan tüyü var). Ve tam kapıyı kapatacakken fotoğraf makinem ilişti gözüme. Fırsat bu fırsattı. Bu yüzü gözü her yeri kırışmış ademoğlu, ayılıp bayıldığım portre konseptine cuk oturabilirdi.

Çıkardım makineyi (makina?) ve izin istedim önce. Sırıtarak “olur” dedi bizimki. Derhal deklanşöre bastım. Aceleye geldiği için tam ayarlayamadım ama elimdeki tek fotoğrafını da burada yayınlamayacak değilim herhal.

Aha da benim meşhur dede:

Dikkat ederseniz, yırtık pırtık perişan haldeki ceketin altında son model bir mont (yelek?) var. Amaaan, nabalım zenginse zengin. Üç-beş karısı varsa var. Yine gelsin, hep gelsin. ehüe 

Muhtelif zamanlarda çekmiş olduğum yaşlı/çocuklara ait birkaç portre..

Bu tapılası teyze, bizim oralarda yaşıyor (gelini Ayşe teyze – yani annemin Ayşaba’sı ile yıllardır süregelen bir muhabbetimiz var). Fotoğrafı, çok eski kameram Kodak’la çektiğim için pek belli olmuyor ama gözlerinin mavi’sine başka yerde rastlamadım henüz.. (Çandarlı)

Nerede çektiğimi hatırlamasam da bu fotoğrafın da, dedenin de hastasıyım. Senin yamuk sırıtışını yisinler! Gel seni babaneme alam? (?)

Sanırım Homeros Vadisi civarlarında yaşıyordu bu kızkardeşler. Anneleri bize çay ikram etmişti hiç unutmam. Odada yanan soba nedeniyle de oraya kıvrılıp uyumak istemiştim.. (İzmir)

Aha da bugüne dek gördüğüm en enteresan ademoğlu. Kadın mı erkek mi, hala bilmiyorum ama buralara ait değil gibi. Ya başka bir ülke, ya da başka bir gezegenden. Köpeği de filmlerde oynamış(mış).. (Cunda)

Konak’tan Karşıyaka’ya geçerken lensime takılan ve yıllardır oradan gitmeyen adam.. Neydi derdi, bilmiyorum. Belki de “yaş almış olmak” bile başlı başına bir dertti. Bunu anlamak için, birkaç on yıla ihtiyacım var. (İzmir)

Bu çılgın renkteki şeker portakalı, en büyük kuzenimin en küçük kızı olur (dilemma?) ve ben, biz, hepimiz onun hastası ve de hayranıyızdır. NAZ 4eva!

Utangaç, ve masum, ve tertemiz, ve kırılgan, ve artık zor bulunan… bir çocuk (Karadeniz)

Güzel gülüşlü Rasim (Karadeniz)

Bezgin dede (Alaçatı)

Bunlar ne, dedim. Nazar için, dedi. Nasıl ya, dedim. Al bir tane, nazar değmez dedi. Ben de aldım.. (Assos)

Amaney bu ay çok az yazmışım. Yazmak için her daim motivasyonlu olamıyorum. Bahsedecek konu da kalamayabiliyor bir yerden sonra. Eski CD’leri kurcalamaya üşenmezsem, bi ara ziyarette bulunduğum ve aklımda kalmış yerlerin fotoğraflı motoğraflı analizini şeyetmek var aklımda. Olimpos, bunların başını çekiyor. Bugün 14 Şubat, ne yivrenç bir gün değil mi? Yani her yerde yapış yapış, sulu zırtlak pempe kırmızı kalpler ve sevgi pötürcüklerini, sevgi pıtırcıklarını, vay efendim sevgili cancişleri görmek tek kelimeyle fenalık geçirtici! Ben sevgilin olmasın demiyorum hobi olarak yine olsun ama böyle, sonradan, (olmayan) insan aklıyla çıkarılmış günler de gözümüze sokulmasın bir zahmet.

Bu aralar dizilere sardım. Oeh ne güzel çok az izliyorum şu tv denen zıkkımı diyordum ki, şimdi hemen her akşama bir dizi sığdırıyorum üzerine afiyet. Behzat’ı ayrı, hatta appp-ayrı bir yere koymak kaydiyle izlediklerim: Öyle Bir Geçer Zaman Ki, Muhteşem Yüzyıl, çok bağımlısı olmamakla beraber Fatmagül’ün Suçu Ne (ben bu eserin, film halini çok severdim çok eskiden ve Vedat Türkali eylemişse güzel eylemiştir deyü dizisine de takıldım) ve Adını Feriha Koydum (aha buna da, anamın zoruyla başladım, şimdi bırakamıyorum minogoyim).

Muhteşem Yüzyıl, beni sarıp sarmaladı. Osmanlı tarihinden pek hazzetmememe rağmen şimdi oturmuş Çarşamba gününün gelmesini bekliyorum. Başroldeki hatunun, feşın tividen fırlamış gibi olmaması bile başlı başına bir nedendir izlemek için. Ve elbet Okan Yalabık! Kendisi için resmen ergen salyaları akıtıyorum. Pargalı, sen ne güzel bir adamsın öyle, Hatice sultanla bir ömür göz göze diz dize geçiresice!..

Her ne kadar harem falan, iğrenç gerçekler olsa da, o dönemi de çok merak etmeye başladım bak şimdi görüyor musun.

Acaba ben, önceki hayatımda Yunandan devşirilen bir cariye miydim? Adım da kuvvetle muhtemel Marika’ydı. Var bu Marika’yla benim bir bağlantım.

Neyse, daha fazla şizoya bağlamadan ben kaçayım. Blogcuğum; bilesin ki seni ihmal ediyormuş gibi görünse de aklının her daim bir köşesinde olduğun bir sahibin var. Seni bir sığınak olarak görüyormuş kendisine, bilmeni isteyyor. İyi geceler

Valentine amca, senin de ruhun şad ola!..

İnsan olmak yasaklanmalı, arkadaş?

Evet oturup bunu düşündüm tüm gün. Biz, anlamakta ısrarla zorluk çektiğim bir türün mensubuyuz. İnsan olmaktan bahsediyorum. Varolduğu günden bu yana hayatı daha da zor hale getirmek için kıçını yırtmış bir tür bu. Basitken eyiymiş de, hayatı çetrefilli hale getirmek için sarfettiği özel çabadan ötürü hiçbir zaman sevemeyeceğim bu insan denilen hayvanoğlusunu.

Kurumsuz kuralsız bir hayat, çok ütopik ama hayalini kurduğum bir şey benim. Ne bileyim, araba sürmek için ehliyet alma zorunluluğu olmasa (kursun her türlüsüne kafamla beraber tüm uzuvlarım girsin!), bürokrasinin sözlük anlamını unutacağımız günler gelse, herkes kırlara dönse, hayat bayram olsa ama bayramlarda insana tıkabasa revani, şambali, kalburabastı (basma?) yedirilmese… Az önce TV açık, beynimi ikiye ayırmışım; sol lobunu çeviri için kullanırken sağ kısmını tamamen bir izdivaç programına kanalize etmişim. Sunucu hanım kız, sonunda muradına ermiş. Hamile bile kalmış (bu ne hız la?). İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor. Sahi, bu insanlara neler oluyor? Biz mi çağ atladık ben mi çok gerikafalıyım? Bu programların başlama amacı, artık normal şartlarda kendine bir partner bulma ihtimali zor olan, hayatlarının ikinci baharındaki insanlar değil miydi? Öyleyse neden ekranda gördüklerimin alayı genç ve birbirinden mızmız. On beş dakika içerisinde, karşı taraftan elektrik alamayan tam otuz kişi saydım. Allahım, hadi beni insan yaptın tamam ona. Peki bu ilginç kafalarla nasıl aynı topraklara verdin yea? Eskaza bu programlara yolum düşerse (ihtimali bile korku filmi gibi layn), orada bulunan yaşlı-genç herkesi yüksek gerilime maruz bırakmayı düşünüyorum.

Toplum, giderek çılgın hale geliyor tehlikenin farkında mısın?

Sistem denilen şey ise zaten bir acayiplik zinciri. Sistem çürütür. Sistem kötüdür. (Fuck the system derdi vakt-i zamanında bir rak bend)

Düşününce, çiçek çocuklara hak verebiliyor insan. Bitli mitli, en azından sistemin saçmalıklarına maruz kalmadan yaşamışlar. Bedeninde fazladan bir canlı olursa da olsun, çok dert değil. O da candır, yaşamaya hakkı vardır (hala bit’ten bahsettiğime inanamıyorum). Okulu bitirdiğim gün sanırım, yedi yaşından o ana dek aldığım en rahat nefesle ödüllendirmiştim ciğerlerimi. Özgürlük, biraz daha gerçekti artık. Kapalı kapılar, uzun soğuk koridorlar, buz gibi sıralar, mesafeli yapmacık öğretmenlerden -umuyorum ki- sonsuza dek kurtulduğum gündü çünkü o gün. Beraat etmiş bir mahkumdum. Tamam güzeldi her şeye rağmen, ama şu an geri dönmek ister misin diye sorsalar, soran kişinin ağzına hiç çekinmeden iki tane çakarım.

 Şimdiyse, tercih ettiğim meslek sayesinde “semi-özgür” bir hayatım var. İş yaptığım saatler satılık olsa da, geri kalanı tamamen bana ait. Günün birinde ise, parayı bastırıp o saatlerin tümünü kendim için satın alacağım. Sonra ver elini güneyler, ver elini adalar, ver elini ey özgürlük!

Şimdi biraz Zülfü dinleyim.

Bu hafta içimden bir şey yazmak gelmedi. Müthiş bir grip furyasına takıldı bizim nükleer familya. Ben tam yırttım diyordum, lanet bir boğaz yanmasıyla altüst oldu her şey. Şimdi dakka başı hapşuran, tıksıran, öksüren, ateş basan.. Koğuş gibi oldu ev anasını satayım.

Bu hafta içimden bir şey yazmak gelmedi, çünkü bir milletin ne denli iğrençleşebileceğini anladım. Defne Joy’dan bahsediyorum. Günün birinde o hayat dolu kıza bakınca kahrolacağımı hiç düşünmezdim. Bazı insanlar vardır, hiç ölmeyecek gibi gelirler insana. Ama hayat, gelip geçici bir “serüven” olduğunu bir kere daha hatırlattı 3 gün önce. Hiç gereği yoktu halbuki. Bunu, Defne aracılığıyla yapmasına gerek yoktu demek istiyorum. Onun arkasından konuşulanlardan sonra hele, ondan önce gitmesi gereken bir dünya insan olduğunu görünce.. Perçinleniyor üzüntüm.

Meğer bu ülke için (kamuoyunda ve dahi kendi çevremde atıp tutulanlar çerçevesinde söylüyorum), “namus” kavramı, bir insanın “can”ından daha kıymetli bir şeymiş. Vay efendim, evli barklı kadın. Eğlenmişmiş. Alkol almışmış. Bekar bir adamın evinde bulunmuşmuş. İyi de kardeşim; SANA NE? BANA NE? Git, kusursuz hayatında bir meşgale bul kendine onla eğlen. Haa ama sen de haklısın. Gün doğdu sana. Kendini savunamayacak bir insanın hakkında atıp tutma fırsatı geçti eline. Vurun kahpeye! Zaten Türk bile değilmiş, babası “zenci”. Annesini gördün mü peki? Tek çocuğunu kaybettiği için bağıra çağıra sabır dileyen o kadına dikkatlice baktın mı? Bir annenin acısına dahi saygısı kalmadıysa bu toplumun, bi siktirin gidin. Ya da siz durun, ben giderim.

Defne şu an her şeyden habersiz, mışıl mışıl uyuyor. Ne olduğunun farkında bile değil belki. Nerdeyim ben? diyor..

Siz, cadı kazanını kaynatadurun. Gerizekalı ordusu.

Babaannem bize kalmaya geldi. Evde bir yaşlı insan kokusu (özlemişim)..

Dün akşam getirdiler kendisini, ama önce üst kata, amcamlara çıkmak durumundaydı. Orada birkaç saat oturduktan sonra aşağıya indireyim dedim. Hadi pamık prenses, uykun gelmiştir diye şeyettim. Bir baktım benimle beraber 6-7 kuzen daha etrafını sarmaladı. Kadıncağız o kadar ufak ki, yok oldu aniden. Bakıyorum, bulamıyorum, babaanee nerdesiin?

Ortada ezilme tehlikesi geçirdi resmen. Arada Şevket’e okkalı küfürler de savurmayı ihmal etmiyor ama: Şevket beni itiyyy! Bok herif (minvalinde). Basamağın daha başındayız, durmadan “ne zaman bitecek bu” diye soruyor . Özlemişim. Gece ablamlar da yatıya kalınca, bizde tam bir “Ankara’dan abim gelmiş” havası oluştu. Sabah kalktık, anam kahvaltı sofrası hazırladı. Bir şey eksikti. Evet, kuş sütü.

Şu an babaannem içeride yine kendisiyle unutulmaz bir ropörtaj gerçekleştiriyor. Arada bir sesleniyor: gelseneaa? Sıkıliym.

Tek lokmada yutarım ben bu kadını.

Stats

  • 26,157 hits