You are currently browsing the monthly archive for March 2011.

Burada gündüzler neşeli ve pembe, gecelerse alabildiğine, hatta buram buram melankolik ve koyu lacivert geçiyor. Ortalığa bahar gelmemiş; adeta bahar yağmış. Elimi uzatsam tutabileceğim uzaklıktaki adalar, beni bir şeylere davet ediyor ki ben de onlara, dişimi sıkarak cevap veriyorum. Bu bazı dillerde “az kaldı” manasına gelebiliyor. Çok güzel çook! Bir gece daha temiz havayı ciğerlerime çekip, yarın sabah itibariyle bırakacağım. Kirlenmiş büyük kentleri ciğerime dolduracak kadar aklımı yitirmedim henüz.

3 gündür balığa çıkıyor ve yine 3 gündür bomboş ellerle gerisin geri dönüyoruz. Yumurtlama mevsimiymiş ve bu yemelere doyamadığım canlı (böyle yazınca da çok canice oldube?), yumurtalarını bıraktığı dönemde yemek yemezmiş. Ya da fena halde keklendik, neblim çok mantıksız geldi. Ama tabi gerçek (=fact) her ne ise, ellerimizde oltalarla kalakalmamızı düzeltmeyecek. Şansımıza 3 gündür günlük güneşlik olan hava bugün ani bir kararla bozulmaya niyet etti. Eh, bizim de işimize geldi tam giderayak.

Şimdi ben susayım, birkaç fotoğraf konuşsun:

Advertisements

Yakaladım tam yine seni ihmal edecekken!

Şuna karar verdim; iyisiyle kötüsüyle “değişiklik” daimi olacak bir insanın hayatında. Yani bir hafta buralardan uzaklaşınca pambık gibi bir insana dönüşüvermemden bahsediyorum. Hep aynı yüzler, sesler, şehirler, uzaklar, yakınlar… olmamalı. O nedenle bundan böyle mobil yaşamaya karar verdim. Rüzgar nereye savurursa, takılıp gideceğim peşinden. Hep diyorum, hep de diyeceğim: keşke yürüyen bir evim olsa. Ben sanırım Up filmini de en çok bu yüzden sevmiştim. Bizim evi uçurmam için kaç balona ihtiyacım vardır acaba..

Yaz gelmeden, bizim kuzey egedeki güzelliği yaza hazırlamak lazım dedi babam. Fidan mı ne dikecekmiş. Boya da gerekebilirmiş birkaç yere (her yazlık gibi o da rutubeti pek seviyor). Şu dünyada beni sıkmayacak ikinci şeydir boya yapmak (birincisini de unutmamak için not edeyim bari: fotoğraf çekmek). Bir şeylere renk vermek, bence sanatın en güzel şekli. Temizlik yapar gibi. Değişimi göre göre. Bundan iyi bir psikoterapi mi olur allasen? Gerçi baharın ortasında ne terapisi, ne psikozu? Her ne ise, o tarafı özledim. Midilli’yi görmeden geçirdiğim akşamların sayısı, sınırı aştı aşacak. Buna bir dur demeli. Antep’ten gelen dürbün telafi edecek bu büyük (k)ayıbı neyse ki..

Onun haricinde pek bir şey yok. Monitör harici bir şeylere bakmayı özlüyorum ara ara. Uzaklar mesela. Ne de güzeldi Antalya’da ufuk çizgisinin ortadan kayboluşunu izlemek ve o an Kaş’ta olabilme hayaliyle yanıp tutuşmak. O kadar yakınken o kadar uzak olmak. Havaların ısınması iyiye işaret; beni, hayalini kurduklarıma bir adım daha yaklaştırıyor sanki çünkü. -İnsanın kurduğu hayallerin hep başka başka bammbaşka yerlere ait olması ne acayip değil mi Brütüs? Yaş kemale ermiş, sen hala boynunda koca bir makine, oraya gitsem buraya gitsem, şunun da fotoğrafını çeksem, bunun da tadına baksam derdindesin bilmem farkında mısın? -Haklısın. Şu an için en çok önemsemem ve hayalini kurmam gereken şeyin bir an önce ideal bir koca adayı bulup, onu evlenmek için kafaya alıp, dünyanın en eğlenceli aktiviteleri olan çeyiz düzme, aileleri tanıştırma, samimi olmayan gülücükler saçma, vay efendim ev yerleştirme, düğün salonu tutma, gelinlik provası yapma falan olduğunu unutmuşum. Pardon.

Pardon. Gelgitlerden kafam bi ton. Bir daha yapmam söz.

Bu sabah ablam telefonda, Ponpon’un öldüğünü söyledi. Nasıl olur ya? dedim..

Geceden beri hiç kıpırdamıyormuş. Zaten sanırım barsaklarında bi problem vardı. Ama tabi yine de tam olarak neden öldü.. muamma.

Çok üzüldük ailecek. Kahrolduk. Ege kahvaltıya gelince babamın kucağına atlayarak ağlamaya başladı. Daha dün oyunlar oynadığımız o pamuk gibi canlı, bugün yok. Öylece yatıyormuş kafesinde. Ben olsaydım, bakamazdım. İyi ki de orada değilmişim.

Güle güle Ponpon. Cennet bahçelerinde arkadaşlar bulasın kendine!..

2 gündür Ege, babasıyla işe gidiyor. Ciddi ciddi paspas falan yapıyormuş tüm gün ofiste. Haftalık olarak da 10 lira alacakmış. Bizimkinde bi havalar. Bugün mesela gitmek istemedi; izinliyim ben dedi. Ciddiyet hat safhada. Gören, Kemeraltı’nın sahibi sanır.

Kemeraltı diyorum çünkü bizim eniştebeyin işyeri tam da bu tarihi çarşının içinde. Eh, oraya giden bir çocuk iflah olur mu? Olmaz. Oyuncakçısı vaar, limonatacısı vaar, dönercisi, kebapçısı, turşucusu, hayvan satan dükkanları… Ege rahat durur mu? Durmamış. Gitmiş bir tane tavşan almış. Kafesi biberonu filan her şeyi tastamam. Telefonda konuşuyoruz:

-Teyzeee, davşan aldım. Adını da Sıpaydırmen koydum. ihihihi

Teallam. En son, geçen sene tam da bu zamanlar Pinok’u alıp getirmiştik eve. Bu hayvanlar küçükken dünyanın en sevimli varlıkları eyvallah ama at gibi hızla büyüyorlar işte. O zaman da evlere sığdıramıyorsun. Kokudan duramıyorsun. Pinok maceramız, bir köye vermemizle son buldu. Şimdi bu tavşanceyizin akıbeti de aynıolacak diye korkuyorum. Ama pek sevimli eşşek. Görür görmez vuruldum. Avcumun içi kadar, gözlerini açmıyor pek, hep uyku halinde.

Bugün kafesini temizledik, bahçede hava aldırdık falan. Ege’nin elinde peluş bir oyuncak ayıdan farksız hayvancağız. Adını derhal değiştirdim. Önce Çitlembik düşündük. Ege saçmasapan bir şey söyleyince (Çindembik gibi), Ponpon olsun bu dedim. Zira kendisi tıpkı bir şapka ponponunu andırıyor. Al başına koy süs diye gez.

Bu da zat-ı alileri:

Sanırım dinlendim, ama tabi hala kendime gelemedim çünkü koca bir çeviri yığınıyla mücadele etmekteyim. Bir hafta süresince herhangi bir ofisten iş almadım. Peki buna değdi mi? Elbette..

Antalya gözümde giderek tanrıça kıvamını alıyor. Gördüğüm bildiğim hiçbir kente benzetemiyorum orayı ben. Farklı bir yere koydum ve öyle de kalacak. Gecesi güzel, gündüzü apayrı güzel memleket! Aşık olunası. Hatta kente ayrı, içindeyken herhangi birine ayrı aşık olunası. Ki sanırım ucundan birazcık da olmuş olabilirim. Yani bir kıpırtı. Tabi ucu var bucağı yok. Kendisi hiç yok? Hangi diyardan, onu bile bilmiyorum. Bir bakış baktın kalbimi yaktın hesabı. Bir akşamüstüydü ve görünüp birden gözden kayboldu. Sadece aklımda bu kalmış.

Şimdi fotoğraflı motoğraflı bir şeyler döktürelim ortaya. Eh, epeydir şımartmıyordum seni sevgili blog.

Biz kocaman bir aile olarak gittik bu kışları ılıman geçen ülkeye. Ege de vardı ve hatta o kadar çok vardı ki bi ara illallah ülen diyecektim. Demiş de olabilirim çünkü zıvanadan çıktım. Bizimkiler, dayılarımla bir araya gelince Güle Güle filmini bizzat tekrardan çekiyorlar. Canlı canlı. İzlemesi çok eğlenceli oluyor. Her kafadan çıkan sesler, her durakta narenciye/çerez almak üzere arabayı stop etmeler, gürültüler, arada bir kavgalar, tuvalet sıraları, curcuna cümbüş, fasıl.. İlk gün yorgunluktan ölü gibi uyumuşuk, sabah kalktığımda hiçbir şeyi hatırlamayınca farkettim. Yolculuk vardı ama eve giriş anımızdan sonrasında film kopuyordu.

Bol bol denize yürüdük. Denize doyduk. Denizi içtik, bitirdik, içimize çektik.

Konyaaltı, bir kentlinin arayabileceği tüm özelliklere sahip acayip bir yer.  Kafam kadar sokakları var. Bizim buradaki caddeleri görseler edep yerleriyle gülerler sanırım. Sokaklarımızı hiç kıyaslamıyorum bile. Çok aradım ama tek ara sokak dahi göremedim. İnanılmayacak kadar düzgün bir şehir. Apartman kültürü yok, her yer site ya da rezidans. Ah bir de Türk bulmak zor ki zor. Ruslarla haşır neşir olmaktan olmayan Rusçam gelişti; Türkçem aksanlı hale geldi, Hürrem gibi Sülüüman şeklinde gezeceğim ortalıkta. Şaka bir yana, bir Rus istilası olduğunu gittim gördüm ve “vay be” dedim.

Sahilde şahane taşlar bulduk. Şimdi akrilik boya ile tek tek boyanacaklar. 

Çok duyardım önceden: hem kar hem deniz keyfi yihaaaa, şeklinde haberler. Gerçekmiş. Gidip bizzat gözlerimlen gördüm. Saklıkent diye bir cennet barındırırmış Antalya bağrında. Çık babam çık bitmedi o yollar ama gör ne güzellikler vardı her köşe başında.

Günün birinde “On the Road” teması işleyecek olursam, bu fotoğraf demirbaşım olsun. Ben çok sevdim, sen de seveceksin sevgili blog. Bana yollarda olmanın ne mükemmel bir şey olduğunu hatırlatacak her dönüp baktığımda. Fırsat bulup gidemediğim zaman karlı tepelerin serinliğini taşıyacak yüzüme. Kerouac’a bir kere daha hayran kalacak ve onu, yollara düşerek anacağım.

Saklıkent’e vardığımızda hakkaten pusulamı şaşmıştım. Aşağıda kısakollularla dolaşıyorduk halbuki. Üşümekle sıcaklamak arasındaki ince çizgideydim ve kendimi dışarı attığımda artık Antalya’da değildim. Burası Alpler olmalıydı. Bindiğim araç, ışınlama makinesine dönüşmüş ve beni İsviçre’ye yollamıştı işte.

  Sandviç almak üzere sosyal tesislerin içine girdim. İçeride sadece geyik kafaları, ateşi geçmiş bir şömine ve bolca fi tarihine ait kayak gereçleri vardı.. Vertical Limit’di sanırım. Evet, şimdi de o filmde başrol oynamaktaydım.

Sonra şehre indik. İnsan bu gibi durumlarda öyle lönk diye adapte olamıyor elbette. Işıklar, caddeler, bir yerden diğerine yetişmeye çalışan araçlar, insanlar, kalabalık falan birden anlamsızlaşıverdi gözümde. Biz neden doğayı terk eyliyorduk durmadan? Bu kadar güzel bir şey varken elimizle yarattığımız çirkinliğe tapmak üzerine düşündüm de düşündüm.. Sonra başladığım noktaya geri döndüm. Düşüncelerim içinde boğulurken biri gelip fotoğrafımı bile çekmişti. Antalya’da mehtap vardı.

Sitenin, veri nays tarzında gece görünüşü (bkz. Kaan Sezyum jargonu)

Bu da Ulupınar macerasından kalare bir fotoğraf. Ulupınar, Olimpos’un dibinde, Torosların göbeğinde, kolum kadar balıkların oynaştığı, bahçelerden nar-narenciye fışkıran, vadilerden serin sular akan masalımsı bir yer. Bu gördüğün kor ataş, Kadir’in mekanlarından birinde yanıyordu. Kadir de malı götürüyor şaka maka. Herif kaç yangına sele kapıldı da hala Büyük İskender edasıyla geziniyor ortalıkta.

Bir Antalya meeacerasının daha sonuna geldik. Şimdi yaz yaklaşıyor, havalar ısınacak. O nedenle bu maceraya geçici bir ara vermiş bulunuyoruz. Yaz geçip gitsin hele, sonbaharda yine ver elini güneyler (işallah dinimiz). Bu defa Kaş olmadı (yol çok uzayacak dedi bizim Güle Güle kadrosu), ama bir dahaki sefere Kaputaş’a kendimi atmadan dönmeyeceğim.

Velakin İzmir’im de başka. -gibisi yok. Eşsiz. Ve özlemişim, ayrı gayrı kalınca anladım. Demek ki arada bir tekrarlamak gerekiyor bu kaçışlardan.

Sırada Bozcaada olsa keşke…

Döndük. Sanırım Antalya’ya bir kere daha aşık oldum. Çok fotoğraf var, tabi aralardan elenecek çoğu. Uygun bir zaman bulduğumda derhal ekleme girişiminde bulunacağım lakin şu an yorgunluktan gebereyazdığım için ve bir haftadır doğru düzgün iş yapamadığımdan biriken çeviriler nedeniyle anca 2 güne toparlanırım gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var ve bu ne uzun bir cümle oldu bu yorgunluğun üstüne.

Hadi kaçtım.

Mereba blog;

Ben, seni her dem ihmal eden sahibin.

Dün, tam 3 post yazdım şuracığa ve 3’ü de bir hatadan ötürü gidemedi. WordPress’in verdiği cevap da fantastikti ama: oopps, en error occurred! Hay ben senin ups’unu #&&%+3e!!!

Şimdi tüm düşünceler, benzer cümlelerle toparlanmalı. Geçtiğimiz haftadan şu güneşli güne ne ara geldik bilmiyorum ama hafta ortası kar yağsın diye deli gibi dua ettiğimi iyi biliyorum. Yağdı da nitekim. Böyle havada uçuşan deterjan zerreleri gibi. Gün boyunca yağdı ama tutmadı. İzmir’de en son kar tuttuğunda, üniversite 2. sınıfa gidiyordum. Giyinmiş ve okula gitmek üzere evden çıkmıştım. Her yer bembeyaz. Otobüsler çalışmıyordu. Eve geri döndüm. (bkz. mutluluk) Sonra kalktım kendimi sokaklara attım. Caddeler bomboştu; motor sesi, egzoz (egsoz?) gazı, korna gürültüsü olmayan koca bir caddenin sana ait olduğu oldu mu hiç? Karlarda yuvarlandım. Sonra eve geldim ki ne göreyim; babam, amcamla beraber oturmuş, fiski içiyorlar. Hem de Jack abiyi. Bu havaların içkisidir namıssız deyince babam, çömdüm tepelerine. Ben de içtim (içmez olaydım, ahh o nasıl iç kavrulmasıdır?!)

Ömrümn en mutlu günlerine dair bir liste yapsam, o gün zirveye oynar. Gecesi daha güzel çünkü. Dışarısı hala beyazken, mahalle arkadaşımla o kazık halimize rağmen sokak sokak gezip kar topu oynadık, yaşadığımız muhitin dik sokaklarından aşağıya, altlarımızda poşetlerle fijutt fijuiitt diye kaydık, ay ışığında kardan adam yaptık. Ben o gün, 20 yaşında, aklı başında, üniversite okuyan bir kız değil, beş yaşına yeni basmış afacan bir velettim.

Geçtiğimiz hafta da öyle olacak sandım. Hatta umudum tavan yapmıştı. Şimdi bir de Ege vardı ki onunla ilk defa adam akıllı kar keyfi yaşayacak olma fikri bile güzeldi. Ama öyle olmadı. Toz zerreleri, kenti beyaza boyayamadı :/ Hal böyleyken, madem kar bize gelmiyor biz ona gideriz düşüncesiyle düştük yollara. Homeros Vadisi’ne çıktık. Kar yok. Birkaç köy geçtik. Kar tek tük. Sonra, muhtemelen Tanrı’nın bile unuttuğu bir tepeye geldik. Suyu donmuş bir çoban çeşmesi vardı az ötede. Ve her taraf bembeyazdı. Tepe ise, tabir-i caizse UÇUYORDU! Ben böyle fırtına görmedim. Kar yağmamasına rağmen uçan partiküller yüzümüze keskin darbelerle çarpıyor ve dışarıda durmayı imkansız hale getiriyordu. 5 dakika dayanabildik. Fotoğraf da var, ama şu an hepsi makinede (bkz. üşengeçlik)

Bu hafta yollarda geçecek. Yani bir süre görüşemeyebiliriz, sevgili blog! Zira, bu kız güneylere gider.

Oradan sana kart atarım (şaka len, yanıma vınn’ımı alıyorum, bağlanabildiğim zamanlar bi uğrarım, eğer iyi bir çocuk olursan fotoğraf bile koyarım)

Kal sağlıcakla!

E, hadi öyleyse: C’est la Vié!! 🙂

Mart ne çabuk geçiyor la?

Bir Behzat Ç. gününe daha hoşbulduk. Akşamı resmen iple çekiyorum, bu dizi bana yaramadı. Bi kere ağzım bozuldu çok pis fena. Tamam küfürlü yazmaya alışkındım ama küfürlü konuşmak da ne ola? Neyse, tek derdimiz bu olsun gözüm.. Anamlar şu an Antalya yollarında. Oradaki eve elektrik/su bağlatacaklar ve biz de bundan böyle oraya gittiğimizde mum ışığında birbirinden romantik geceler geçirip tuvalet gereksinimini sitenin spor salonundan gidermek zorunda kalmayacağız. Yorgan, yastıklar falan da gitti burdan. Resmen yeni bir ev! Hem de Antalyos’ta. Sabah gözlerini açtığında görülen ilk şey, şöyle bir manzara:

Evden, Torosların görünümü

Havuz falan, zerrece umrumda değil. Çocukluğumdan kalma bir fobim vardır havuzlara. Seneler önce Kaş’ta bir otelde kalır iken, günler boyunca otelin havuzunda yüzmüş ve dönüş yolunda sağ gözümde korkunç ötesi bir ağrı fark etmiştim. İzmir’e geldiğimizde o ağrı, ömrümde görüp görebileceğim en berbat enfeksiyona dönüşmüştü. Gözünden yaş yerine “kan” aktığını hayal et, bir de bu manzaraya eşsiz bir ağrı ve tuhaf, kristalimsi bir çapak ekle. Ve o çapağı koparırken kirpiklerin de kopmasını ve senelerdir oradan kirpik çıkmamasını. Havuz mu? Tövbe.

Lakin, şu dağlarda dolaşmak efsanevi olabilir. Ege bölgesinde de dağ çok ama Akdeniz’de tadı başka oluyor bu heybetli toprak parçasının. Yağmuru, çöken sisi, hatta her köşebaşında beliren gökkuşağı bile farklı. Şimdi annemle konuştum, Korkuteli’nde yemek yiyorlarmış (piyazlı miyazlı). Dönüşte de, yine Ulupınar’da balık yiyeceklermiş. Olimpos’a selam edin dedim..

Bekle beni Toroslar! Bağrında bana da yer aç Akdeniz! Sen de hazırlıklı ol Kaputaş, güneşli bir günde turkuazına bırakabilirim kendimi…

Kaputaş plajı (fotoğraf, google’dan) 

Blogger’a mahkeme kararıyla giriştiler, ben de “iyi ki wordpress’ten açmışım” hesabı diyerek kendime sevinecek bir alan yarattım. Gerçi yaşlı nineler gibi, “neolacak bu ülkenin hali” demiş de olabilirim. Kafam karışık. Ülke ondan da karışık. Ama ben, daha da karışsın istiyorum. Kaos ortamlarından haz aldığımdan değil, birilerinin artık haddini bilmesi gerektiğinden..

Hayat, gidiyor işte.. öyle

Bence en güzel film serisi, Eyyvah Eyvah olmuş. Müthiş eğlenerek izledim her iki filmi de. Püskürerek güldüm, yerlerde süründüm, karnıma kramplar girdi. Çok komik değildi belki ama olabildiğince saftı, bu da yeterdi. Ata Demirer ve Demet Akbağ ile çılgıncasına tanışmak ve mümkünse kendileriyle kanka olmak istiyorum. Ben susayım (ki zorlanacağımı sanmam bu konuda), onlar anlatsın. Bozcaada’da yaşayalım; arada bir gezip tozalım. Gülücük köyü, gerçek olsun mesela? Ahh, geberdim gülmekten o uydurma isme. Demet Akbağ dişleri ROCKS bir de. ahahaha

Mart’a girdik. Her ne kadar, babanem “Mert” dese de.. Küçükken biri “cemre düştü” dediğinde oturur tırsardım. Cemre’yi baya metafiziki bir yaratık sanıp iç dünyamı mahf eylerdim kendi kendime. Şu yaşıma kadar da merak edip sormadım nedir aslı astarı? Dün bir çeviri yaparken bu kelime geçince çözdüm olayı. Cemre=warmth. zuhah yani beee!

Twitter, şu aralar en eğlendiğim site. Follower sayısı sürekli değişiyor; yanlış olmasın sürekli artıyor değil, değişiyor. Ama sanırım fikirleri toparlama disiplini kazandırdı bana. Saçma da olsa net ifadeler kurmak güzel şey. Cümlelerim kısaldı, daha da uzamazlar (şekilden anlaşıldı gibi). Bu aralar en çok güldüğüm eleman, Volkan Öge. Bu herifler, bildiğin deli! Videolardan da biliyordum zaten normal olmadıklarını ama Volkan’ın twitter’ına takıldığımdan beri daha da netleşti fikrim. Manyak komik şeyler yazıyor. Öyle böyle değil.

Post’un sonunu bağlama özürlüyüm.

Bu da böyle olsun.

Stats

  • 26,157 hits