You are currently browsing the monthly archive for April 2011.

Günlerden en lacivert olanıydı, mevsimlerden Bozcaada. Arabalıvapur, uzaktan bakınca sadece boz bir tepenin göründüğü tuhaf bir coğrafyaya getirmişti bizi. Ben beni kaybettim. O gün bugündür de haber alamadım kendisinden…

Mavinin en güzel rengini burada gördüm. Beyaz da fena sayılmazdı ama maviyle yarışacak bir renk tanımıyorum. Ada sahillerinde beklemekten solmuş aşklara değdi tenim. Havada belli belirsiz bir şarap kokusu vardı. Başım döndü. Ama en çok, gördüğüm güzelliklerdi bunun nedeni..

Sokakta bir minder gördüm ve köşesine kıvrılmak istedim. Badanası gelmişti duvarların. Su şişeleri, hiyjenden uzak görünüyordu. Minderin üstüne de muhtemelen benden önce sayısız kedi tünemişti ama olsun’du. Ne önemi vardı. Burnumdan girip tüm hücrelerime nüfuz eden kalamarın kokusu varken, tabaka şeklinde dökülen sıvalar, yosun tutmuş damacanalar ve kedi tüyleri, belki başka bir gezegen yahut evrende önemseyebileceğim dertler arasında görünüyordu. Kalamar kokusunu izledim.

Adanın merkezinde buldum kendimi. Dediler ki burada şahane domates reçeli yapar Simyon adlı bir Rum ve eşi Madam Eleni.. Derhal o ufak, küçücük fıçıcık ve içi dolu reçelcik dükkanını buldum. Simyon amca tezgahın arkasından ayrı, duvardaki çerçeveden ayrı gülümsüyordu. Neşeli bir ada günüydü..

Uçan da kuşlara malum olsun, ben Bozcaada’yı pek çok özledim..

– Sürekli olarak “ayy, taş çatlasın 17-18 gösteriyorsun” diyenlerden bıktım. Küçümsüyor musun kıskanıyor musun anlamadım ki? Gerizekalı.

– Benim batıllarım var. Ve ben onlardan kurtulamıyorum. Kara kedi görünce ellerim saçlarıma gidiyor. Üç kere çekmezsem ve o kediyi gördüğümü inkar etmezsem, içim rahat etmiyor.

– Şair çok mu safmış da her gecenin bir sabahı vardır demiş? Hani, nerde peki?

– Bazen, tüm dünyanın yükü kırılgan omuzlarıma bindirilmiş gibi hissediyorum. Altında kaldım kalacağım. Her şeyden bunalım çıkaran ergenlere döndüm ama ben sanırım zaten hiç olgunluk çağına giremedim ki..

– Uzungöl yaylasına gittin mi hiç? Ben eski halini bilirim. Yemyeşil dağların orta yerinde, gelinlik kız gibi salınırdı Uzungöl. Ve akp hükümetinin planlamacılık anlayışı sayesinde şimdi yapay göle döndüğünden haberin oldu mu? Ben yeni öğrendim ve hükümete kılıç kalkanla girişmek istedim. fak yu ol!

– Brian Molko’yla düet yapmak isterdim. Without You I’m Nothing söyleyebilirdik.

– Şu aralar en sevdiğim şey, uyumak. Bir türlü gelemeyen baharın etkisi yadsınamaz elbet bunda.

– Hayatın, insansız daha güzel olabileceğine inanmaya başladım. Konuşmadan asırlarca yaşayabilirim. Kendi iç sesimle yaptığım kafa s.ken diyaloglar yetiyor da artıyor bile.

– Şarkıda da der ya hani; aşk bitti ama izi kaldı. Gitar telinde mesela. Aşkın “la” sesinde. Küçükpark’ta. Uçsuz bucaksız kumsalda. Temmuz’da. Perişan haldeki bir tişört kokusunda. Nuri bakkalda. Ucuz şarap şişesinde. Bitişikteki beyaz badanalı evde. Melisa kokan akşamlarda. Yıldızlarda. Ve gökyüzünde.

– Fuar zamanları İzmir güzel olur. İzmir hiçbir zaman çirkin olmaz gerçi.

– Hıdrellez zamanları da leziz olur bu kent. Romanlarla tek bir diyaloğa giremeden yaşayıp gebermiş insanlar için yapabileceğim tek mantıklı şey; acımak olur!

– Ekşi Sözlük’teki badiler, bir bir gerçek yazar oluyorlar. Heriflerin ciddi ciddi kitabı falan çıkıyor. Kıskanıyoruz. ehe

– Gördüğüm bir yüzü unutmamak gibi bir hastalığım olduğu için, facebook’ta denk geldiğim albümler nedeniyle sağda solda görüp “ben bunu nerden tanıyorum” diye çıldırayazdığım insanlar olabiliyor.

– William ve Kate bugün evlendi. Oturup 1 saat falan tv’ye baktım aval aval. Ben ki, en sade nikah törenlerini bile abartılı bulan bir evlilik düşmanıyımdır. Demek ki elin pirensi gelip istese düşünmeden gideceğim ahahahay

– Yazmak, epey rahatlatıcı bir eylem. Post’a bir öfkeyle başladık, sevgi kelebeği gibi bitiriyoruz hadi hayırlısı.

– Peace & Love & Empathy…

(to be continued)

http://www.startv.com.tr/haber/behzat-c-bir-ankara-polisiyesi-34/eksi-sozluk-yazarlari-behzat-c-bir-ankara-polisi–14303.html

İnsan seviniyor böyle şeylere yau.

Behzat Ç: bir internet fenomeni (ne kadar doğru)..

Sözlükte yıllardır yazıyorum. Duyan da kurulduğu tarihten bu yana sanır ama bir o kadarlık yazmışımdır sanırım, çünkü salak salak bkz. vermek değil benim yazmaktan kastım. Bazen içimi döküyorum, bazen bildiğim şeylerin sunumunu yapıyorum. Ve bugüne dek çeşitli geri bildirimler aldım. Bazısı kafama atılan bir taş kadar sert, ama çoğu “vay be” cinsindendi (sağolsunlar). Misal bir gün otisabi’den – ki hayvan gibi severim kendisini- Barak Havası başlığına yazdığım entry’le ilgili olarak şahane bir yorum almış, akabinde günlerce yüzümde idiyot bir gülümsemeyle dolaşmıştım ortalıkta.

Bu sabah da her zamanki gibi ilk olarak sözlüğe girdim. Kullanıcı adım, şifre, enter! Baktım yeşil ışık yanıyor. Hemen tıkladım. O da ne? Pazar gecesi Behzat Ç. başlığına yazdığım entry öyle çok beğenilmiş ki, Star tv’nin internet editörü bi arkadaşımız, hazırladıkları bir Behzat Ç. yazısına eklemek istemiş ve bunun için iznimi alma inceliğinde bulunmuş. Nasıl izin verilmez ki böyle bir şeye? Ben ki hala deli gibi etkisindeyim 30. bölümün. Vega’yı toplamda bin kere falan dinledim. Alın dedim, eti sizin kemiği yine sizin.

Birkaç arkadaştan daha rica edeceklermiş bu şekilde (sanırım ortaya bi karışık olacak), neticelenince de yazının linkini bana vereceklerine söz verdiler.

Sonuç olarak;

Yazmak güzel şey ! 🙂

Normale döndüm (yani sayılır). Birkaç gündür babamla takılıyoruz. Ailenin geri kalanı Antalyos’ta (ben gitmek istemedim işler aksıyor diye). Çevirilerden kalan zamanımı tamamen fimoya ayırdım ve korkarım ki bu işte aştım falan kendimi. Bazen ortaya çıkan sonuç beni ürkütüyor. Bu potansiyelle uzaya bile çıkabilirim gibime geliyor. Dünyalar dar geliyor dostum.

İşte de birkaç kanıtı (ukala sımayli)

Ekibin ufak bir kısmı. Arkadaki su şeysi hariç, hepsi şahsımın ve işte bunların eseri

Bahar teması (yeşili ben, kırmızıyı ablam yaptı-k-)

FD’nin Pako’sunun bebeklik hali 🙂

Ablamla beraber yaptığımız kuyu. Ben, içine su da doldurak mı? Dedim Abartma ulan! dedi =)

Ceviz kabuğunda bebük. Cevizi zedelemeden ikiye bölüyor, içindekini yiyorsun ve al sana yatak. oeh

Ben korkmaya başladım bizdeki yetenekten. Eve gelip dolabı açanlar (dolapta saklıyoruz) oha bu ne la diyorlar. Evet hiç normal değil aslında. Ama iyyy ki fimoyu keşfetmiş biri (adını unuttum). Resim yapmaktan çok çok ama çok daha eğlenceli bi aktivite.

Şimdi biraz yemek yiycem.

Görüşürüz canım blog.

Geçen haftasonu kendimi, doğanın kollarına bırakıverdim;

Çiçekler vardı dört bir yanda. Ben bu renkleri, istesem de tutturamıyordum akrilik boyalarımla..

Karıncalar, kendilerine maymuna benzer bir malikane yapmışlardı. Şaşkınlıktan elimdeki çiçekleri yedim hacı.

Bir su akıyordu. Eğilip içtim ve yaşayan bir organizma olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm.

Sanırım iyi bir çocuk olmuştum ki, Şirinlerin yaşadığı ülkeyi buldum bir ağacın dibinde.

Lord Byron, bir kitabında ne der bilir misin?

“I love not man the less, but nature more.” (İnsanı daha az sevmem, fakat doğayı daha fazla severim)

Son dönem takıntım.

Bugün yolda giderken, bir evin bahçesinde görünce arabanın arka camına yapışıp gözden kayboluncaya dek baktım ve benim olmasını istedim. Sarımtrak bir rengi ve patlamış lastikleri vardı. Hemen minik hayallere daldım. Onu istediğim renge boyayacak (muhtemelen turuncu ya da açık yeşil- türbe yeşili olmayandan) ve üstüne serbest desen çalışacaktım. O desenlerin arasına ise, barışın sembolü serpiştirilecekti her renkten.

Bu arada, Nehir’i buldum. Hani, bir önceki post’ta bahsettiğim İsviçreli çiftin kızları olan Nehir. İnanamadım ilkten. Ama ilk adı Nehir olup soyadı yabancı olan kaç kişi vardır ki şu fani dünyada dedim kendi kendime. Hemen döktürdüm ingilizceyi. Ertesi gün cevap geldi: evet ben o’yum 🙂 şeklinde.. wow, that’s cool da yazmayı ihmal etmemiş (cool dediği şey de, onu bulma olayım ve anne-babasını tee Türkiye’den tanıyor oluşum vs.)

Çook ama çok tatlı bir hatun. Fotoğraflarına bakınca Lisa’yı gördüm sanki tekrar. Kafadan bi 20 yıl öncesine ışınlandım. Biraz uçuk bir kız Nehir. Saçları rastalı. Giyim kuşam desen son derece salaş. Hemen anladım, anasının babasının izinden gidip o da hippi olmuş. Kocaman bi arkadaş ortamı var; sanırım durmadan geziyor bunlar (daha çok sohbet edince anlayacağım işalla dinimiz). Oldum olası hayranlık duymuşumdur Avrupa insanına. Mesela güneye tatil vs amaçlı gidince hemen anlarsın, 100 metre öteden bile “ben buradayım” derler. Çok tuhaf? Boyları, posları, giyim tarzları ve hatta kokuları bile. Bazen, onlarla karıştırılmaktan gizli bir keyif alırım. Bugüne dek “Hallo, hello, hi, bonjour, holaa” diye yaklaşan bir sürü satıcıyla karşılaştım ve inceden bir moda girme durumu yaşadım her defasında. Özentilik falan değil, adamlardan kalite fışkırıyor işte kardeşim. İşin ırkçılığı, politikası beni bağlamaz.

VW bir minibüsüm olcak. Bincem, basçam, gitçem. Şimdi bak, İsviçre’de olmak enteresan hisler yaşatabilirdi sanki. Düşünsene, minibüsün merdivenine çökmüşüm. Karavanlarla dolu bir kamp alanındayım. Sağda solda uzun saçlı bissürü tip. Gitar çalanından tut, kafayı çekene, sandviç hazırlayana, her tür mevcut. Güneş batıyor yavaştan. Ve ben, ertesi gün ne yapacağım zerre umrumda olmadan bir günü daha bitirmiş olmanın huzurunu taşıyorum yüzümde.

Başlığı, Gülten Dayıoğlu’nun “Hindistan’a Yolculuk ve Nepal Gezisi” adlı o çoook sevdiğim ve sayesinde Tibet divanesi olduğum kitabından adapte ettim.

Biz çocukken, yazları babamın memleketinin yolunu tutardık. Düldül bi araba ve dört kişilik çekirdek bir aile. Yolculuk koca bir gün sürer ve bittiğinde biz perişan hale gelirdik. Ama bundan pek şikayet eden olmazdı çünkü annem de dahil (annem de dahil diyorum çünkü kendisinin bu şehirle hiç alakası yoktur, has be has İzmirlidir) her birimizin içi fıkır fıkır olurdu bu kentin sınırlarından içeri girince. Antebin suyunu sevmezdim. Çünkü o da benden pek hoşlanmaz ve her gittiğimde bağırsaklarımın anasını bellerdi. Antebin insanını severdim, çünkü el üstünde tutulurduk İzmir’dekinin aksine. Burada her geçen gün artan toplumsal yabancılaşmanın aksine, orada inatçı bir birliktelik hakimdir.

Niyetim, inciğiyle cinciğiyle Antebi anlatmak değil elbet. Bir kesitin içine girmek ve mümkünse oradan çıkmamak istiyorum. Ama önce bi dur, o güzelliği görmen gerek!

Fırat Nehri

Fırat Nehri’nden su alan çingeneler

(bu fotoğraf, babam tarafından emektar Yashica ile çekilmiştir ve ben kendisini çok ama çok severim).

Çok küçüktüm. İlkokula bile başlamamıştım hatta. En küçük amcam günün birinde yanında 2 tuhaf insanla geldi bizim eve. Biri kafası tavana değecek kadar uzun ve sıska bir adam, diğeri kısa boylu ve tombul bir kadın. Felix ve Lisa. Bu iki sevgili, bir gün keşif için Tr’ye geliyorlar ve bir daha ülkelerine, yani İsviçre’ye dönemiyorlar (ülkemizi çok sevdikleri için). Amcam da Bornova’da işlettiği manav dükkanı sayesinde tanışıyor ve dost oluyor dünyanın en şeker iki insanıyla.

O gün Felix ve Lisa, bizim evde kalıyor. Tesadüf bu ya, bir de yılbaşı gecesi. Ben nasıl korktuysam artık odadan dışarı adımımı atamıyorum beni yiyecekler diye. Ömrümde hiç yabancı insan tanımamışım. Ömür dediğim de 5-6 yıllık bir şey hea. Neyse sonra kabuğumuzdan sıyrılıp bunlarla kaynaştık halaylar çektik, çiğdem, pasta yedik falan. Hasta kaldık maaile bu İsviçreli çifte. Bize hediye getirmişler, hiç unutmam: bana kırmızı bir anahtarlık, ablama da içinde minicik yazıları olan bir kol saati. Keşke saklasaydık diyorum şimdilerde. O gece bizde yatıp ertesi gün veda ettiler. Ablam ve bende bir burukluk. Keşke ömür boyu beraber yaşasak diye geçiriyoruz sanırım içimizden..

Amcam bunları bir yaz günü alıp Antebe götürüyor. Doğduğu köyü, sonra babanemin Urfa’daki köyünü, Antep çarşısını, pasajları, Nizibi falan gezdiriyor. Bunlar adeta “büyüleniyorlar”. Amcamın anlattığına göre de şahane adapte oluyorlar köy hayatına vesaire. Aa, hatta fotoğrafı bile var:

Bu ev, babamın dayısının evi. Kalabalığın hepsi akraba. Kısa saçlı beyaz tişörtlü hatun ise (beyaz tişörtlü adamın – ki amcam olur –  hemen yanındaki) Lisa. Ve muhtemelen Felix, o esnada fotoğraf çekmekle meşgul. Kahvaltı sofrasındalar sanırım. Görünce aklıma geldi hemen o 5 kilo yağda pişirdikleri yumurta ve yufka ekmek. Ve elbet, kahvaltıda yoğurt yeme alışkanlığı..

Felix ve Lisa, Antep yolculuğundan son derece memnun şekilde dönüyorlar İzmir’e. Görüşmeye devam ediyoruz. Amcam, çoğu gece onlarda kalıyor, o zamanlar bekar çünkü. Kendi aralarında Fransızca konuşuyorlar ama bu sevimli çift, mükemmel derecede Türkçe öğreniyor. Dur, Felix’i de göstereyim.

Felix bey. Çizgi film karakteri gibi değil de ne gibi allasen? Şu tatlılık kimde var? =)

Birkaç sene daha Bornova’da kalıp (bir araştırma yapıyorlardı yanılmıyorsam), İsviçre’ye dönmeye karar verdiler. Hepimiz nasıl üzgünüz. Gidecek ve bir daha gelmeyecekler çünkü. Neyse vedalaştık falan. O zamanki yaşımla pek akıl edemedim ama amcam gerçekten büyük boşluğa düşmüş olmalı onların ardından. Gittiler. Ve görüşmeye mektuplaşarak devam etti bizimkiler. Havadisleri amcamdan alıyoruz. Bir gün geliyor ve evlendiklerini söylüyor. Bir gün geliyor Alplerin eteklerinde bir ev yaptıklarının haberini veriyor (masal gibi?) Ve bir gün geliyor, Lisa hamile! Bir gün geliyor, bebek doğmuş. Ve o bebeğin adını “Nehir” koymuş bu deli çift. Kendi dillerinde onbinlerce isim varken, Türkçe bir isim koymuşlar o güzel kıza. Hem de Fırat Nehri’nin Nehir’i.. Beni hayatım boyunca en fazla etkilemiş olayların başında gelir onların hikayesi.

Bu da, Nehir bebek:

Büyükanne ve kucağında Nehir, Felix, Lisa ve büyükbaba (Heidi’ninki olduğundan şüpheleniyorum)

Mutlu aile tablosu (burada biraz büyümüş Nehir. Ama şu an genç kız olmuştur bile)..

Heyt be 5 yıl geçmiş Kadirs’te kalalı. Şimdi, daha önceden de bahsettiğim üzre, gidip görüp hastası olduğum yerleri kafama göre bu bloğa aktarıyorum ve ilk deneme olarak Olimpos’u seçtim. Fotoğraflar ve o fotoğrafların altında bazı birtakım açıklamalar olacak (açıklamayı uzun tutunca darılmaca gücenmece yok, baştan anlaşalım. Yok öyle 2 satırla yetinmek; Tanrılar alınır)

Şöyle bir yer Kadir’s. Burası giriş ve her şeyin başladığı nokta. Adımımı, cennetten içeri atıyorum o an ve habersizim bundan.. Güneşli bir sonbahar günü. Ortalık kalabalık. Gençler miskin. Kafalar kıyak.

Ağaç evler sırtını, dağlara yaslamış. Nefes aldığının farkına varıyorsun ayak basar basmaz. Tanrılar, kendi mekanlarında oksijenden kısmamışlar, epey cömert davranmışlar bu konuda. Gidip bizzat tebrik ettim. Zeus’tan bir imza istedim. Okuma yazma bilmem ben diye kükredi.

O şarkıda geçen oteli bulmuştum işte. Hani oğlanın kızı çok sevdiği ama kavuşamadıkları ve galiba kızın sonunda öldüğü şarkı. Shimmering light dedikleri şeyle, kapının sağ üstünde yanan lambayı kast etmiş olabilir miydi acaba eagles?

Mekanlara tuhaf isimler vermişti Olimposlu hippiler. Onları zaman zaman tabela boyarken gördüm. Ağaç evlerin her birinin farklı bir efsane ve hikayesi vardı çünkü. Ve onları isimlendirmek hiç de meşakkatli bir iş değildi (keşke ben de o boyama ekibine dahil olsaydım, ah ulan!)

Bi ara portakal çalalım dedik. Ne acayip bir insanı vardı bu memleketin; ağacın üstü tupturuncu olmasına rağmen elini süren yoktu ve biz de daldık birine. Sonra ceketimizin önüne topladığımız bir kilo kadar “portakalı” odaya getirdik. Hunharca yemeye başladık ki hayatım boyunca böyle iğrenç bir tatla karşılaşmamıştım. Meğer onlar turunçmuş.

Sağda solda duyuyoruz: -Öküz çok eğlenceli olur geceleri. -Abi geçen akşam bi eğlendik Öküz’de sorma gitsin… Meğer Öküz dedikleri, bir barmış ve hakkaten çok eğlenceliymiş. Uzak diyarlardan gelenler Bull Bar diyolla.

Akşam geç ve güzel iniyordu bu tahtadan cennete. Hangar’ın içinde yemek telaşı vardı. Tavanda belli belirsiz birkaç lamba. Orta yerde bir odun sobası. Ekmekler kızarıyor. Kadir, oturmuş bizimkilerle dağcılık üzerine sohbet ediyor. Pencereden dışarı bakıyorum. Hava hafiften kararmış ve dağlara sis çökmüş. Tabağımda karman çorman bir yemek ama olsun. Hayat yine de masalımsı bu diyarda..

Kızaran ekmekler.

Ve başlasın fasıl, yansın ateş! Adamın biri kalkıp Nazım’dan şiirler okusun. Türküler söyleyelim. Aşık olalım birbirimize.

Tahtalı dağında ben. Ve Chimaera’nın sönmeyen ateşi. (Bir yudum şarap da olabilir bu karede gerçi)

Hangar Bar. Niyetimin sadece adaçayı içmek olduğu o güzel sabaha tanıklık etmiş mekan. Şimdi sanırım yerinde yeller esiyor (en son yangında tamamen yok olmuş ve yeniden inşa edilmiş ve fakat eskisi gibi olamamış:/)

Evlerin başka bir açıdan görünümü (lamba açısı da denebilir). Üstünden 5 sene geçmiş. Halbuki dün gibi hatırlıyorum her anını. İlk gördüğüm anda şaşkınlıktan kapanmayan ağzımı, mutluluktan delice atan kalbimi.. Sonra Tayfun bile aklımda hala; Hangar’da yanımıza sokulup salyalarını akıtması falan (yanlış anlaşılmasın, Tayfun bir köpek olur:P).. Ne güzel yerdin sen Kadir’s! Biz gittikten bir sene sonraydı sanırım. Çıkan bir yangın sonucu şu gördüğün fotoğraftaki hiç-bir-şey kalmadı!! Haberlerde görünce tam manasıyla şok olmuştum. Şimdi gerçi yeni evler yapmışlar, hangar ve öküz’ün aynısını yapmaya çalışmışlar vs ama o ruh kalmış mı dersen hayır derim. Sittin sene önce backpacker’ların gelip seneler içinde demlendire demlendire kurduğu o tahtadan cennet gibi olmamış maalesef. Ki Olimpos’un da her geçen gün bozulmakta olduğu söylenir durur. Buraları, çok önceden, 80’lerde keşfetmiş olmak için varımı yoğumu verebilirdim. Kim bilir ne güzel anıları vardır Hippiler’in o denizle tatlı suyun birbirine kavuştuğu noktada, kral mezarlarında, antik kentlerde, ağaç evlerin içinde, şarap şişelerinde, VW karavanda, Tahtalı dağında, yanar taşta ve tanrıların görkemli mekanında..

Gittim, Gördüm, Kaldım. Ve keşke daha çok kalsaydım. Hep kalsaydım..

– Bazı bazı, yazdıklarımı yaşadığımı düşünüyorum (genelde insanlar yaşadıklarını yazar yea?)

– Film izlemek şey gibi.. hmm.. kurduğun hayallere bir pencereden bakmak gibi. Hepsinde değil ama. Gadjo Dilo mesela; oradaki Sabina ben olabilirim. Dans etmeyi beceremesem de.

– Zeki Müren’le ilgili bir çeviriye başladım ve işi yarıda kesip Böyle Bir Karasevda dinlememek için zor tutuyorum kendimi. Yanında rakı iyi gidebilirdi. Zeki Müren ve Haluk Bilginer düet yapsınlar bir de bence. Hangi dünyada olduğu fark etmez.

– En son yazdığım cümleyi sevdim ve twitter’a yapıştırdım.

– Bisiklet sürmeyi özlüyorum şu aralar. Kaslarımı hissetmeyinceye dek sürdüğüm manyak zamanlar vardı. Sahi, nerdeler acaba şimdi?

– İçki içmek istiyorum. Gel gör ki evde zırnık yok ve saat de bir bağğyan için dışarı çıkmaya g.t isteyecek kadar ilerlemiş. Yanında midye olabilirdi pek ala.

– İlk okulu hiç yaşamamışım gibi geliyor. Başka bir çocuğun başından geçmiş ve ben sadece ondan olan biteni dinlemişim gibi..

– Kırıp geçirdiğim tüm insanlıktan özür.

– Bir Afrika kabilesinde doğmuş olmak isterdim. Hayatı adam gibi yaşayan bir tek onlar var. Gerekirse canını dişine takmaca. Hayatta kalmak için savaş vermece. Gerekirse ölmece. Sadece filmlerde gördüğümüz şeyler.

– Zengin bebelerine acıyorum. Mesela hiçbir zaman bir köy evinde uyanmanın o saf huzurunu yaşayamayacaklar.

– Aynada sürekli aynı insanı görmek sıkıcı olabiliyor. Gelecekte, yüzümüzü her gün değiştirebileceğimiz yanar döner bişiler yapsa keşke bilim insanları.

– Bir tek kendimi kandıramadım şu yaşıma dek ve bir tek de ondan kaçamadım.

– Çok kardeşli olmak isterdim. Bissürü ablam, abim, kardeşim ve mantar gibi yeğenlerim olsaydı keşke. Anne ve baba tarafı kalabalık olunca insan “sap” gibi hissedebiliyor kendini iki kardeş olarak.

– Yaşlanmak, Tanrı’nın en büyük cezalarından biri. Genç ölen birinin ardından ağlanmamalı bence bu nedenle.

– İzmir’i terk edip İstanbul’da ne buluyorlar allasen?

– Bu kente, göbek kordonuyla bağlıymışım gibi hissediyorum. Başka memleketlere gitsem de muhakkak kendisine geri dönüyorum. Uzaktan beni idare ediyor sanki bu kordonla. Kordon boyuyla..

– İnsan içine karışmak kimi zaman yasaklanmalı.

– Erkek değil de bir bayan olarak dünyaya gelmek bana uyuyor. Askerlik, sünnet falan.. sitiresli işler bunlar. Ah bir de mesela koşullar ne olursa olsun (misal kızımız “okumuş”tur, nal gibi diploması vardır, meslek sahibidir, vs vs) aileyi geçindirmek zorunda olan kişinin erkek olması. sıkıcı.

– Bir bir doğuran arkadaşlar var. Bence artık durmalılar layn?!

– TV’yi, yanımda muhakkak birileri varken izleyebildiğimi fark ettim. Öteki türlü zinhar bakmıyorum. Demek o da paylaşılınca güzelmiş vay aq.

– Gözlerimin kendiliğinden düzelmesini isterdim. Lazer ameliyatından korkuyore.

– Bazı şeyleri kaçırmış olmak kötü. 80’lerin başı mesela (o dönemde yapım aşamasındaydık hacı).

– Kafa olarak çok yorgunum dostum. Bu yorgunluğun geçmesi için aralıksız onaltıbin saat hiçbir şey yapmadan durmam gerekecek. Bense boş zamanlarımda ekşi sözlük neyin okuyorum.

– Anadilim, argo olsun isterdim.

– Güneş kendini gösterdi. Çıktı umutların arasından, kirpiklerin karasından, döşte bıçak yarasından.

– Devamı gelecek (#III şeklinde).

– Saygılar Burhan ağabey.