You are currently browsing the monthly archive for May 2011.

Bugün ben çiçek bir çocuktum.

Motosikletlere atlayıp Ege sahillerinde dolaştık. Ardımızda rüzgar, önümüzde Midilli. Bir film karesi bile bizden iyi değildi. Küçük bir kasabada durup marketten bir şeyler aldık. Deniz kenarında, aşınmış renkli camlardan topladım. Zaman denilen absürd kavram, sanırım bir tek onları güzelleştiriyordu seneler geçtikçe. Cebime doldurdum. Sonra tekrar atladık motosikletlere. Havanın rengi değişti, deniz maviden griye dönüverdi. Kapşonumu kafama geçirdim. Rüzgar, her zerremden içeri nüfuz etmeye çalışırken nefes almayı unuttum bi ara. Muhteşem bir histi.

Yollarda yaşamak istiyorum. Ama deniz, ama kara.. Fark etmez. Yoldaysan eğer, yaşıyorsun demektir ve belki de bu yüzden Kerouac aslında hiç ölmemiştir. O kızı en çok bugün kıskandım. Hani yaşına başına bakmadan çıkıp tek başına dünyayı dolaşan?

Sevdiğim bir filmden bir kareyle de bitireyim, tam olsun:

Meşhurdur. Senelerdir gider dururuz (Ege insanı pazar yeri sever, alışveriş merkezi değil=) Dün de ani bir kararla, hadi gidek dedik ve bu sabah erkenden yollarda bulduk kendimizi. Hava da şansımıza (hay bin kunduz!$#%+!!) sıcak mı sıcak.

En son, 2 sene önce falan gitmiştik fakat bunun dışında geçen aylarda Semih Kaplanoğlu’nun filmlerinden birini izlerken tesadüfen görüp oha falan olmuştum (tiki kızlar gibi). Filmde Nejat İşler abimiz oynuyor. Defalarca içinde fotoğraf çekmekten kendimi kaybettiğim o tarihi handa birden düşüp bayıldığı sahnede, ulan dedim dünya çok küçük! O nedenle bu defa giderkenki heyecanım bir değişikti. Kaplanoğlu bile başka bir gözle gördüğüne göre, vardı bir keramet bu Tire’de..

Öğlen olmadan vardık. Boynumda makinem, gördüğüm her şeyi ölümsüzleştiriyorum çünkü her taraf apayrı bir tat bırakıyor insanın damağında (köftesi zaten ayrı mevzu, ehe he). Tarihi sokakların içinde rengarenk tezgahlar kurulmuş. Bir yandan gelen çilek kokuları, diğer yandan duyulan satıcı naraları.. Ne yana dönsem, başım da benimle beraber dönüyor. Ve birden ömrüm boyunca gördüğüm en güzel şey çıkıyor karşıma o anda.

Annesi utangaç mı utangaç. Ben deklanşöre bastıkça yanakları kızararak gülüyor. Sen dünyalar güzelini doğurmuşsun be kadın, ne diye utanıyorsun diyecek oluyorum. Ama bu el kadar şey, aklımı(zı) baştan almış bile..

Böyle işte.. Şu görüntüden sonra ne yazılır ki? Pardon hanfendi, siz ve bebeğiniz bir tablodan çıkmış olabilir misiniz?

 

Bazen insanlara bakıp bu yaşama, sevme, yeme, içme, üreme, koşma, koşuşturma enerji ve kaynağını nereden bulduklarını merak ediyorum. Bende hepsinden gıdım gıdım var (hatta bazısı hiç yok ahah). Günlerce çevirilere gömüldükten sonra dış dünyaya adapte olmak, benim için güç hale gelebiliyor. Aynı şey, yoğun sınav zamanları da olurdu. Vizeler biter, finaller başlar ve sen hangi ara sosyalleşeceğini unutursun. Unutmak alışkanlığın olur. Sonra bir bakarsın, etrafta kimsecikler kalmamış. Puff! Adam olacak çocuk, okur. Okuyan çocuk da, en güzel zamanlarını ya okulda ders dinleyerek ya da evde inekleyerek geçirdiği için kaçırır. Trenin arkasından bakakalır sonra.

Bugün mesela, günlerden sonra ilk kez adam gibi dışarı çıktım. Ablamlarla kahvaltıya gittik. Bu pazar kahvaltısı denen şey de, pek modern kentli insanımızın uydurduğu en son saçmalıklardan değil midir sahi?  Halbuki yüzyıllardır bir alıp verememe meselesi vardır kahvaltı denen öğünle aramda. Neyse ki temiz hava iyi geldi.

..Sanırım, biz bazı şeyleri yanlış anladık. Bilgisayar, hayatımızı öyle çok dolduruyor ki, bir süre sonra en yakının oluveriyor. Ve ben bu duruma kafa göz dalmak istiyorum. Bazen tiksiniyorum. Power tuşuna basacak gücü bile bulamıyorum kendimde. O gibi zamanlarda ilgili ilgisiz tüm işlere başvurmak istiyorum. Bir hayvanat bahçesine mesela. Hem çok fazla insanla uğraşma derdi yok, hem açık mis gibi hava hem de hayvanoğlu hayvanlar var! Oeeh. Ama bu lanet olasıca ekrandan bir tam gün ayrı kalabilmeyi becerebilmiş değilim henüz.

Tuhaf bir zamanda yaşıyoruz. Ya da ben mütemadiyen tuhaflaşıyorum. Bilemedim..

Şimdi twitter’a dönmem lazım clşdksaldks

Stephen kissed me in the spring,

Robin in the fall,

But Colin only looked at me

And never kissed at all.

…Stephen’s kiss was lost in jest,

Robin’s lost in play,

But the kiss in Colin’s eyes

Haunts me night and day.

-Sara Teasdale- 😉

Ne güzel yazmış bu kadın. Ki öyle olmaz mı cidden?

Sayfalarından o tanıdık kokunun yükseldiği kitabı açtım yine. Benim herkesten gizlediğim ritüelimdi bu. Arasından kartpostal çıktı. Palmiyelerin ardından görünen turkuaz renkli deniz ve tam ortada insansız bir tekne. İşte orada o tekneyi doldurması gereken kişi bendim! Hemen sağda bir kulübe duruyordu. Tek odalı, tek kapılı, tek göz bir barınak. Aslında şu an sahip olduğumdan çok farklı bir yaşam değil. Sabahları, beynime tecavüz ederek uyandıran matkap sesi olmasa, buranın cennet olduğunu iddia edebilirim. Sağlam verilerim var bu konuda. Ben buraya aidim, başka bir yere değil sanki. İnsansızlık ve iyot kokusu, en az şarap ve peynir kadar iyi gidebilen bir ikili! Ve ben burada bulunduğum her gece, “an”ın kıymetini bilerek yaşamaya çalışıyorum saatleri. Kaosu sevemedim bir türlü. Belki de layığıyla bir “kentli” olmayı beceremedim. Doğa güzel, doğa dosttan da yakın insana. Çıkarsız. Tertemiz. Ne buluyorsun oralarda diyenlere inat, hiç bir bok bulmuyorum ki zaten istediğim de tam olarak bu, diye haykırmak istiyorum avazım çıktığı kadar. Herhangi bir arayış içerisinde değilim. Dünya ekseninde dönen olaylar umrumda değil. Mühim olan, nefes almak ve kimsenin sonsuza dek yaşamadığı bu garip diyarda, seni ne mutlu huzurlu ediyorsa onun peşinden gitmek.

Şimdi diğer sayfaya geçtim. “Eski Yunanistan’da Teselya bölgesinde bulunan bir dağın adı” diye tanımlamış Nurullah amca, Olimpos’u. Cennet gibi, hayali bir mekandır diye eklemiş hemen ardından.

Belki burası da benim hayali cennetimdir?

Pek sevdiğim bir renk değildir aslında. Ama şu ada tutkum, diğer renkleri resmen gözümde söndürdü. Geçen hafta yazlıktayken tee 2 sene öncesinden kalan koca bir kutu akrilik boyanın hala sapasağlam olduğunu farkedince derhal işe koyuldum. Önceki hayatımda badanacı olma olasılığım çok fazla. Çünkü boya yaparken kendimi kaybediyor, gezegenler arası yolculuk ediyorum.

İşte çalışmalara ait bir paket:

(Ege’nin heykel. Bebekken uzunca bir süre kankaydılar. Sonradan karşılıksız bir aşka dönüştü gerçi herifin kılı kıpırdamayınca bizim şebelek karşısında – ehe)

Mavi iyidir.

Çevirilerden başımı kaldırıp dünyayı göremediğim bir garip zamandan bildiriyorum. Freelance seçeceklere tavsiyeler: kendinize baştan “boş günler” ayarlayın. İşin boku çıkabiliyür. Gerçi mesela ben artık haftasonu çılgınca rağbet görüp saçmasapan yerlere dönüşen alışveriş merkezlerinin, mağazaların, restoranların, vay efendim deniz kenarlarının haftaiçi tadına varmayı öğrendim. Pek şikayetçi değilim. Ama tabi birkaç ofisle çalıştığım ve bu ofisler iş hususunda “bakın lütfen siz alın, başka tercümanlara vermek istemiyoruz” şeklinde ısrarcı olduğu içün, son zamanlarda hafta içlerimin de içine edilmiş durumda. Aslına bakarsan iş yapa yapa bir süre sonra otomatikman işkolik oluveriyorsun. Mesela boş oturduğum zamanlarda da “ah ulan şimdi bir belge olsa da çevirsem” dediğim çok oluyor. Bir garip Orhan Veli’yim.

Geçen gün, internetten tanışıp birbirine aşık olan ve evlenen bir çiftin hikayesini çevirdim. Eğlenceliydi çok=) En azından bir hukuk belgesine tercih ederim. Bir defasında da Gelidonya Feneri’nin bekçiliğini yapan Mustafa abi’nin hikayesini çevirmiştim (abi diyorum, öyle benimsemişim adamı işte). Ki onu sözlüğe ayrı bir entry olarak aktardım zaten. Bir kere de, Kaleiçi’nde butik otel işleten bir matmazelin hayatına konuk olmuştum. Tam bir hafta öncesinde de bizzat Kaleiçi sokaklarında dolanmaktaydım her şeyden habersiz. Bilseydim, ziyaret eder ve yakından tanımak isterdim matmazeli.

Bunlar, bakanlık tarafından basılan bir turizm dergisine gidiyor. İngilizce’yi ilerletmek bir yana, çok acayip şeyler öğreniyorum.

Netekim, ben bu işi seviyorum 🙂

İşler, mevsim salatasına döndü buralarda; güne yepyeni bir skandalla uyanmak en yeni alışkanlığımız haline geldi. Kopya skandalı bilhassa, e çüş artık dedirten cinsten. Bazen yek vücut halde üniversite sınavını kazanmış, okulu okuyup bitirmiş olmam mucizevi geliyor. Çocukların emeklerini hiçe sayan dallamalar tarafından yönetiliyoruz. İstiyorum ki gün olsun, hak yiyen, hukuktan bahsedip ortalığın bi tarafına koyan, dini sömüren, güzelim ülkeyi yaşanmayacak hale getiren bu insan müsveddeleri cezasını bulsun. Gerek bu dünyada, gerekse o çok güvendikleri, yerlerinin sağlam olduğunu düşündükleri diğer dünyada.

Siyasete inancımı hep sorgulamışımdır zaten. Çok ilgili olduğumu söyleyemem ama tüm bu olanlar, insanı ister istemez ilgilenmek zorunda olmaya itiyor. Yaşadığım kent, bildiğim gördüğüm en aydın kenti bu ülkenin. Bu, Tanrı’nın bir lütfu gibi. Ama isterim ki her karışı böyle olsun. Kafalar karanlıkta kalmasın. Ana haberlerde muhabirin sorduğu basit soruya saçma sapan yanıtlar verilmesin. Henüz kendini yöneten kişinin adını dahi bilmeyip o insana oy verenler var. Mümkünse olmasınlar. Çobanla eşit oya sahip olma meselesi değil bu. Çobanın çamurlu tırnaklarına kurban olsun öyle düşünenler. Ama bu ülke insanının eğitilmeye ihtiyacı var. Batı belki şanslı, ama Doğu, İç Anadolu, Güneydoğu, hatta Karadeniz öyle değil.

Campanella’nınki gibi bir ülke hayal ediyorum ara sıra. Güneş Ülkesi.. Herkesin eşit olduğu, kimsenin kimseden üstün özelliklere sahip olmadığı, para yerine zekaya, eğitime, hatta kitaplara tapılan, gül gibi geçinip gidilen, üstünde yaşadığı coğrafyayı cennete çeviren bir halka sahip, güneşli bir ülke..

Çok şey istiyorum. Farkındayım.

Hava günlük güneşlik, mutfaktan kızarmış ekmek kokuları geliyordu sabah. Çilek reçeli de vardı. Annem yapmış dün. Sahi, bugün onların günü. Pek inanmam insanlar tarafından uydurulmuş günlere. Sevgililer Gününe kafam girsin dediğim çok olmuştur mesela. Ama anneler hatırlanmalı. Ben, benimkine sevgisini gösteremeyengillerdenim. Umarın derinlerde bir yerde, her çocuğun annesini otomatikman sevdiği bilgisine sahiptir anneler. Ve yine umarım sevgiyi göstermenin tek yolunun, öpüp koklamak, arsızca sarılmak olmadığını da biliyorlardır. Tek kusur ve derdimiz bu olsun azizim.

Bugün anneannemi daha çok özlüyorum.

Kendisi yok, ama anısı çok! Üstüne kokusu sinmiş eşyalarını, baş köşede sergiliyorum gururla.

Anneannem, sen gittin, evin kapandı, ama bilesin ki bu deli torunun sayesinde, kızının evi hala “sen” kokuyor.

Anneler günün kutlu olsun. Zehra teyzeye selam söyle. De ki, hiç çocuğu olmamış olsa bile, o da hepimizin annesiydi.

Sevgiler.

Torunun Esin.

Evlilik Cüzdanları

Saatler. Dursa keşke. Ya da geriye sarsa zaman.

Eski tarz makaralar. Ne çok severdi bir şeyler dikmeyi yakın gözlükleriyle..

Yüzbinlerce kere dinlediğimiz yeşil radyo. Hala çalışıyor fakat çıkan sesler eskisi gibi değil ./

Enteresan ilaç kutusu. Nereden geldiği muamma ama ben çok seviyor bunu.

Teknolojiden uzak (göreceli?), kendime yakın olduğum bir yerdeyim ve bu satırları, beyaz bir sayfa üzerine mürekkepli kalemle not ediyorum. İronik. Çünkü her halükarda bilgisayar ortamına kaydedilip anlamını yitirecek bir eylem bu. Harflerim, klavyeyle yazmaktan bana küsmüş. Ne “a” eski a’lara benziyor, ne de diğerleri. Kalemi tutmayı özlemişim. Ve ham kağıt kokusunu. Biliyorum, fazlaca romantik oldu ama şu an üstünde bulunduğum coğrafya, adamın realizme yanaşmasına müsaade edemeyecek kadar büyüleyici. Yazdıklarımın, aile fertleri tarafından sağda solda bulunmasını istemediğim için de, yazıyı kaydettikten hemen sonra buruşturup imha edeceğim. Çöpten bulunup okunmasın diye de o top halindeki kağıdı birkaç saniye kadar musluktan akan suya maruz bırakacağım. Mürekkep, birasını bir dikişte bitirmiş bir adam gibi savrulacak o yana bu yana.

Sayfa bitiyor ve ben daha neler yazabileceğimi bilmiyorum. Birazdan mitolojiye uzanacak ellerim. Odada sadece ben ve tanrılar olacağız. Işık bile çok gerekli değil. Harfleri görmeme imkan tanısın, yeterli. Bu aralar pek film izleyemiyorum vakitsizlik ve en çok da isteksizlikten. Her şey gibi, onun da bir mevsimi var. Ama müzik dinliyorum. En azından hicaz faslına eşlik edebiliyorum:

“Tadı yok sensiz geçen ne baharın ne yazın

Kalmadı tesellisi ne şarkının ne sazın”

– Nereye kadar?

Yalnızlığı normalde severim ama burada yaşadığım, double yalnızlık. Bir kedinin ya da başka bir yaratığın dostluğuna gereksinimim var.

Limon yaprakları yeni çıkmış ve üstlerinde yağ gibi bir madde var, kaygan. Bugün pek çok yağmur yağdı. Gökkuşağı çıkmadı gerçi (bu coğrafyada pek görüldük bir hadise değildir), ama hava hafiften sıcak olduğu için bence yağan en güzel yağmurdu. Dindiği zaman dışarı çıktım ve limon yapraklarının, damlaları, üzerinde tutma şeklini hayranlıkla izledim.

Kuzey Ege, 2 Mayıs 2011