You are currently browsing the monthly archive for June 2011.

Geçen seneki kuş macerasının üstüne bu sene dejavu yaşadık. Bu defa evin alt kısmındaki kayaların arasına yapmış yuvasını. Hem de aynı tür!!! (yumurtanın renginden tanıdım, yoksa kuş familyalarına dair bilgim sıfır)

Geçen hafta babam dedi ki, Esin sakin olacaksan sana bir şey söyliycem (ahahaha, böyle bir haber karşısında çıldırabilen bi heyvansever olduğumu iyi öğrenmiş adamcağız). Ben de temem baba dedim. Gel bak sana ne göstercem dedi. Kalbim güp güp ağzımda atıyor ama resmen, dedim herhalde kötü bir şey oldu. Bir de aşağıya indik ki, kayanın arasında şu güzelliği gördüm:

Biraz karanlık olduğu için üstünde oynamalar yaptım (rengini açıp kesip biçtim vesaire). Burada 4 yımırta var 🙂

Tam bir haftadır her gün gidip gidip bakıyorum. Yok, tık yok!! Zaten analarını uyuz etmişim gide gele.

Derken.. Bu sabah yine ilk iş gidip bi bakayım dedim. Dışarıda aşırı güneş olduğundan içeriye bakınca bi bok anlamadım. Bakıyorum, böyle grimsi bişiler kımıl kımıl. Anlam veremedim tabi. Sonra gözlerim alıştı karanlık kısma. Enee, bir de baktım 3 yavru ağzını eşek kadar açmaya çalışıyor (eşek kadar dediğime bakma, boyları serçe tırnağım kadar, ehehe). Nasıl sevimliler anlatamam. Fotoğraflarını geçen seneki gibi net çekemiycem ama bu da yeter. Hele biraz palazlansınlar, sevmeyi planlıyorum.

İşte fotoğrafları:

İşte beyyle. Çok tatlılar yaeaeae 🙂

Bunlar da bu hafta içinde objektife takılanlar:

Bu, Ege’nin motor. Mümkünse birkaç beden büyüğünü ve çalışabilenini istiyorum.

 

Bu hafta boş şeylerle geçti. Haftasonu hava bızzzz gibi olduğundan denize giremedik, bir yere de gitmedik. Bu nedenle oturup bissürü fimo yaptık. Bir adet daha Fırat’ım oldu, hem de elinde bu defa kocaman bir ekmek var hıağğğ!

Kendimi, Pazar akşamına odaklamıştım tamamen. Algılarımı ve telefonumu, dünyevi şeylere kapattım. TV karşısına 5-6 kişi şeklinde kurulduk (ki aslında yalnız olmaktı niyetim) ve başladık beklemeye. Yeminle yerimde falan duramıyordum. Geçen sene tam da bu aralar (biraz erken de olabilir), LOST’un finalini beklerken bu kadar heyecanlandığımı hatırlıyorum ki bu Behzat Ç’nin finali bile değil, sezon finaliydi altı üstü.

Aslında hiç de beklemediğim bir son değildi, Şule’nin son bölümlerdeki tuhaf hallerinden bir şeyler anlamıştık zaten ama bu kadarı fazlaydı. Muhteşemdi her ayrıntı; mezarlık, yağmur, Şule’nin kazıtılmış saçları, Behzat’ın evde – eski karısının dizlerine kapanarak – ayrı, mezarlıkta ayrı ağlayışı, hatta Ercü bile! Bir Vega eksikti, ki o eksikliği de Pilli Bebek kapatmıştı zaten.

Şimdi birkaç ay amaçsız geçecek Pazar günlerimin tasası sardı. Nabacaz lan? Şimdiden burnumun direğini sızlatıyor eşolueşekler. Behzat’ı seviyorum.. Harun-Hayalet-Akbaba üçlüsünü.. Savcı hanımı.. Ercü’yü ve hakkın rahmetine kavuşmuş olarak görünen Memduh Başgan’ı.. Anaaa, tabi ki de Şevket abiyi.. Eda’yı, Cevdet’i… Bir tek Selim’e uyuz oluyorum ama o da işin bir parçası olduğuna göre her türlü kabulümüzdür. Ve en önemlisi, Ankara’yı seviyorum. O etrafında şifa niyetine bile bir ağacın, bir tutam yeşilliğin, yüce dağların olmadığı, bozkır Ankara’yı.

Son bölümün aslında her sanhesi kritik etmeye değer. Ama top list oluşturmam gerekirse; ki yukarıda da belirttiğim üzere, bir son sahne -mezarlık- bir de Harun’un, Eda’yı görünce düğünü müğünü bırakıp evet demeden olay yerinden kaçması oldu. Ben ne olursa olsun bu dana evlenir o kızla diyordum. Evlenmedi. Öldüm gülmekten (gerçi Harun ne yapsa gülüyorum, bunun düğünden kaçmasıyla pek ilgisi yok).

Bu ülkede güzel şeyler de yapılıyor ve Behzat Ç. onlardan biri. 55 sezon oynasın, izlerim evet.

Love ya man!

Bir şeyler yazmış olmak için burdayım. Kafamda olmayan konuların ben klavyeyi harekete geçirdikçe ortaya dökülme şeklini seviyorum. Plansız programsız. Olması gerektiği gibi. Güzel. Tıpkı günün bu saatinin yalnızca bana ait olması gibi. Ah, cırcırları unutmuşum. Ama bu gece rüzgardan mıdır neden bilmem sesleri kısık çıkıyor. Bazen durup kulak kabartıyorum. Duvara, tırnak sürtmek kaydıyla çıkarılan o içler acısı sesin, kesik kesik olduğunu düşün. Öyle işte, kalkıp terlik fırlatasım var. Ama seviyorum hayvanoğlu hayvanları..

Bulmaca gibi konuşmak (yazmak?) pek adetim değildir. Bulmaca çözmeyi ise severim. Alzheimer’a iyi geldiği söylenir durur. Demek ki daha çok çözmek lazım. Elimizde Zehra teyze örneği varken hele, galiba her gün çözmeliyim, çözmeliyiz maaile. Canım benim, nasıl sorardı sabahlara dek banyonun yerini. Sıkılmadan cevap verirdim ben de. Yaşlılar güzeldir. Yaşlanmak güzel bir şey değil ama :/

Bugün Ege beni, kelimenin tam anlamıyla delirtti. Bizimle kalıyor bu hafta. Beyefendi, anası yok diye herhal bir tafralar bir havalarda. Dayanadım sonunda eaaah yeter ulan dedim. Sen beni ijj sevmiyosun deyzeüüeaAAAĞĞĞ diye ortalığı inletti. Çohenteresan bi tip. Aslında ona bakınca kendimi, kendime bakınca Ege’yi görüyorum. Ablam, tip olarak kendini, huy olarak beni doğurmuş ve hayatı boyunca saçsaça başbaşa şeklinde yaşamış bu uyuz 2 kardeşin tek bedende toplanması, kabul edersiniz ki biraz YIPRATICI! Zor bir çocuk; istediği şey o an olmalı. Şu aralar katiyen yemek yemiyor bir de (lan bana da bak, anne moduna girmişim beheeyyy). Öğünlerini oluşturanlara bak: dondurma, sucuk, dondurma, cips, dondurma, bol içecek (kola-fanta-ayran-ne bok bulursa). Gel de sinir krizi geçirme karşısında. Annesi yokken, bizi kesinlikle bi tarafına takmıyor. O yüzden eşzamanlı tantrumlar yaşıyoruz genel olarak. Şimdi yanımda yatıyor. Dün gece de koyun koyunaydık, ona uyur haldeyken baktıkça “melek” denen kavramın gerçek olabileceğini hissettim hep. Aslında bunu son beş yıldır düşünüp duruyorum. Onlar, bizden olamayacak kadar üstün varlıklar. Tabi bizim herif, uyanınca olay bitiyor. Bu sabah mesela, yemin ederim daha gözleri kapalıyken havada yumruk sallamaya, bağırmaya başladı. Ben yataktan eşşşhedü enlaaa şeklinde fırlayıvermişim. Bir de baktık, işemiş! Ona kızıyomuş meğer. Len sanki ben işedim üstüne! Tövbe yaeeae!

Şu an horultuya benzer sesler çıkarıyor. Çocuk, çok acayip bir olgu. Sana ait olmasa bile, en yakınınınki bile insanın hayatını tamamen değiştirebiliyor. Allah var, evlenmek gibi bir niyetim/amacım/cesaretim yok ama sırf bu sıpalar için bile insan, “yoksa lan?” diyebiliyor.

Yok yok, Ege’m bana yetiyor (artıyor da diyeyim, artık anla nasıl bir “şey”) 🙂

Mereba, nasılsın sevgili bilog?

Böyle yazınca aklıma ister istemez pucca geliyor. Hatun, yazdığı blog nedeniyle ülke çapında tanındı ama daha blog demeyi bilmiyor ve twitter’da orda burda binlerce fan’ı var. Canım ülkem, çilekeş ülkem, yalnız ülkem; seviyorum böyle ayrıntılarını.

Tam rahat bir nefes alayım diyorum, hoop başka yerden çeviri geliyor (aman, iş olsun da nefesi sonra da alırız). Hal böyleyken de diğer şeyleri yapmaya vakit, istek ve en çok da dermanım kalmıyor. İki gündür evde babamla takılıyoruz. Evi bok götürüyor anacım. Adamcağıza “akşama ne yemek var?” diye sordum bir an dalıp. Bi ara süpürge yapayım bari ayıp olmasın dedim, kolumu kaldırmak için nerdeyse vinç çağıracaktım. Algılarım durdu. Hiçbir şeyi tam seçemiyorum. Ve tüm bunların arasında sadece tek şey kendime getiriyor beni:

Bu kitap, benim hazinem. Bir amcam var, Fransız filoloğu. Evinin kocaman bir odası, sırf kitapları için ayrılmıştır. Ve ben bildim bileli okur, okur, sadece okur. Günün birinde bize çıkageldi. Yanında birkaç kitap getirmiş, hediye edecek (adam bizi görünce “nasılsınız?” yerine direkt, “dersler nasıl çocuklar?” diye sorardı. öyle biri işte anla). Babam, ablam ve ben, üçümüz toplandık, ilgimizi çekenleri paylaşıyoruz. Benim elim doğrudan buna gitti. O zamanlar da mitoloji bilgim Herkül’le sınırlı (hiç kaçırmazdım diziyi). Neyse kitap bende, ama uzun süre okumadım. Bilmiyorum neden, sanırım toyluğun verdiği bir şey. Aşk romanlarını okumak daha cazip geliyordu. İpek Ongun bile okuduğumu hatırlar ve utanırım.. Mitoloji, o yaştaki bir genç kız için fazlaydı ve şu işe bakın ki benim bu kutsal kitaba ilk “dokunuş”um, güzel bir aşkla başladı.

Aşk, mitolojik bir destandır aslında. Ve ben Barıman’ın sözcüklerinden Poseidon’u, Daphne’yi, Briseis’i, Egeos’u, Helen’i, Niobe’yi, Artemis’i tanıyıp, Olimpos, İda, Teselya, Sparta, Truva’da astral yolculuklara çıktıkça içimdeki o karmaşık duygunun arşa değdiğini gördüm gözlerimle. Şarkı söylemek gibiydi. Uzun bir yola çıkmak ya da. Aşk, mitolojiyle bütünleşikti. Paris’in Helen’e; Achilles’in Briseis’e, Artemis’in avcı Orion’a, Hector’un Andromache’ye duyduğu o tarifi imkansız histi.

Ben bu kitapla büyüdüm. Şimdi nereye gitsem, kendim gibi taşır korurum. Biri istese, bin takla atar yine vermem. Mitolojiye ulaşmak şimdi iki tık kadar kolay. Ama bu efsunlu hikayeler bütününü Nurullah Barıman’ın kelamından okumak kesinlikle bir ayrıcalık ve herkesin tatmasını istemediğim bir şey.

Şimdi denizden püfürlü bir şeyler esiyor. Kuşların sesine dalgalar karışıyor. Gözümün görebildiği her yer Ege, her yan mavi, lacivert; tam karşımda insansız ada! Ve avucumun içindeki Nurullah amca..

Sen ne güzel adammışsın vre!

Seçim sonrası kılımı dahi kıpırdatacak motivasyon kalmadı. O nedenle sonuç: yine ihmal, hep ihmal, tam ihmal!! Sokarım böyle işin içine diyip haklı bir sessizliğe gömüldüm. Facebook’ta bir süredir – öyle böyle değil, hayvanlar gibi – dalaştığım insanlar muhtemelen profilime bakıp bakıp histerik kahkahalara boğuyorlardı kendini. Umrumda değildi. Bed suratlı adam yine kazanmıştı. Ve bu gerçeğin birkaç yıl daha bizle yaşayacağını hazmedip kabullenmek tam bir haftamı aldı. Belki de almadı, numero çekiyorum.

Şu an cırcır böceklerinin yıldızlı gecelere aralıksız vokal yaptığı bir coğrafyadayım. Denize nihayet girebildim. Ayaklarımı sokup suyun çiviliğini test ettikten sonra bu böyle olmaz dedim ve attım kendimi maviliklere. Fazla yüzemedim ama o bile yetti. Her ne kadar, yukarıda bahsini ettiğim nedenden ötürü herhangi bir şey yapmak istemesem de iş, fotoğraf çekmeye gelince yine dayanamadım.

 

Menemen’den aldığım sepet. Şapşahane yakıştı terasa.

Peder beyin ortancaları. Kendisinin özel ilgi alanıdır ayıptır sölemesi (aaa, bugün Babalar Günüydü sahi. şaka şaka, tabi ki biliyorduk)

Dikili pazarında geçen hafta yakaladığım renkler.

Geçtiğimiz Cuma, Çandarlı. Unutmamak için yazıyorum ki, ömrümde hiç bu kadar ıslandığımı hatırlamıyorum. Bir hava günlük güneşlikken aniden yağmur bastırabiliyormuş hea. Sıçana döndükten sonra tecrübe etmiş oldum. hihih Güzeldi ama..

Bu da bir ayakkabı markası. Görünce şoke neyin oldum. Jack Kerouac, o çok sevdiği yollarda yaşamaya devam ediyor dostum..

Fotoğraf şimdilik bu kadar. Sonralık bir şeyler çıkmasını ben de çok istiyorum. Cunda’ya ve hatta mümkünse daha kuzeylere kaçasım var. Bu bloğa ne zaman girsem otomatikman yolculuk etmek istiyorum bir de. Öyle bir misyon yüklemişim zavallıya.

Hava şu an çok sıcak. Dışarıdan kahkahahaha sesleri yükseliyor. Bu, bazı kültürlerde yazın geldiğinin habercisidir. Cırcır böceklerinin de olaya nihayet dahil olduğunu söylemiş miydim? Ah, evet her şey olması gerektiği gibi. Bazen içiyorum – becerebildiğim oranda. Ama ama, bu işi gündüz icra etmemem gerektiğini biri bana öğretmeli. Güneş ve bira, birbirini sevmeyen bir ikili. Ya da birbirlerine deli gibi aşıklar ve benden kurtulmaya çalışıyorlar. [Cevab bulamadı.]

Ve bu yazının da sonunu bağlayamıyorum. ne güzel, o da güzel.

Görüşürüz başka bir haziran akşamında..

Seçimin arefesinde, bir garip zaman diliminden bildiriyorum. İnsanlar, binalar ve mevsimler çıldırmış olmalı! Şu an bu satırları yazarken odamdaki sarı ışığın verdiği ısıyla daha da ısınan atmosferde çığlık atacak gibi oluyorum. Çok sıcak, öyle böyle değil. Bu gibi zamanlarda İzmir yaşanası değil, kaçılası bir kent oluyor. Yapma gözüm, etme gözüm :/

Neler oldu.. Hmm.. Geçen Cumartesi çook yakın bir aile dostumuzun oğlu evlendi. Düğün baya şık bir yerde yemekli memekli bi şeydi. (memek ne la?) Aslına bakarsan istemeye istemeye gittim, çünkü hem düğünlerden nefret ederim, hem de mevzubahis aile dostu, o akşam evlenen oğluyla bir zamanlar beni evermeye çalışmış, ağzının payını almıştı. ahahahahayy! Eh, insan bir tuhaf oluyor ama hemencecik geçiyormuş neyse ki o salak hissiyat. Düğün popülasyonunun çoğunluğunu, bizim deli dağcılar oluşturuyordu. Aman Allah o eğlence bitmedi. Bitti dediğimiz yerde yeniden başladı. Sabaha kadar 3 koca masa, türkülerle çınlattık gökyüzünü. Kafalar güzel, keyifler gıcırdı. İyi geldi. Bir daha ileri geri konuşmuycam düğün yapıcılar hakkında. Gönlünüzce evlenip eğlenebilirsiniz karşim.

Seçimlere çok az kaldı yau! İçimde bir his, bu defa olacak diyor ama tabi bu ülkede hiçbir şeyin, hayallerin bile garantisi yok. Bizimkiler o miting senin bu miting benim sekiyorlar. Evde siyasetten başka bişi konuşulmuyor. Ben böyle bir atmosfer görmedim arkadaş!! Ne akepeymiş. O değil de Kılıçdaroğlu’nu hala sevimli bulmayanlar bile var. Sanırım başka bir gezegenden geliyorlar. Dillerini anlarsam soracağım bir gün kendilerine bizzat.

Yaz yaz yoruldum. Aslında bu ne ki, fekat gel gör ki 2 gündür aralıksız çeviri yapmaktan parmaklarım eriyip klavyeyle bütünleşti adeta. Hala nasıl tiksinmiyorum şu yazıp okuma işinden, bilmiyorum. Facebook’ta da oraya buraya laf yetiştiriyorum bir de anlamadığım. Biri bana “manyak mısın kızım, silkelen ve kendine gel” demeli. Seçim sonrası bulduğum ilk denize bodoslama dalıcam. Kafam kazana, ellerim makinaya, gözlerim Tipitip’e, omuzlarım dikenli tellere döndü.

Bu gidişe bir çüş demeli 🙂

Aa, az kalsın unutuyordum. Bak geçen gün ne yaptım:

Enee, beslenir ki bu =)

Evet canım blog, bugünlerde seni yine sahipsiz neyin bırakmışım. Afedersin. İşler yoğundu (yalan! canım istemedi be ya, ha bir de konu bitti elimizde). Haziran’a girdik, mevsimlerin değişme hızı beynimi döndürüyor. AMA YAZ İYİDİR! Bu yaz yollarda sürünmek istiyorum. Rüzgar beni nereye atarsa oraya demirlemek istiyorum gemileri. Bozcaada’yı çok istiyorduk velakin şimdi iğne atsan yere düşmez oralarda. Eh, bizim de pek işimiz olmaz aşırı kalabalıkla. Nabalım, sonhabarı bekleyelim (oha, pismillah yeni yeni ısınırken?)

Yazacak pek fazla bir şey yok. Olunca yine rahatsız ederiz reyis!

Kal sağlıcakla!