You are currently browsing the monthly archive for July 2011.

Temmuz’u yarıladık; ne ara, hangi ara? Güzel bir zaman diliminden bildiriyorum. Eskilerin “reunion” yaşadığı, yenilerin hayatımıza girdiği bir Temmuz oldu. Sevindik, sarıldık, merhabalaştık, yad ettik falan. Buralar çok sıcak. Emre Altuğ o şarkıyı söylerken biri de demedi ki “ağzından yel alsın çocuk!” İşte, daha da sıcak oldu. İzmir, güneşle büyük bir aşk yaşıyor.

Dün, yüzgeçlerim çıkana dek yüzdüm. Ege denizi genelde serinliğiyle bilinir ama su öyle güzeldi ki, kulağımı falan düşünemeden saatlerce sudan çıkmadım. Şimdiyse, güneşten kavrulmuş bir bedenle oturmuş çeviri yapıyorum. Rüzgar, lütfederse arada bir pencereden selam verip hemen kaçıyor. Ama akşamları hala güzel, hep serin. Dün gece bir yıldız kaydı, tutacak dilek bulamadım =)

Cuma günü, yollara düşüyoruz. Doğu Karadeniz’i çok özlediğimi belirtmiş miydim? Yanıma laptop ve vınn’ımı almak istesem de, nereye takacağımı bilemediğim için düşünme hakkımı kullanmak istiyorum. Ama bloğu oradayken güncellemek fantastik olabilirdi. Hem sıcağısıcağına fotoğraf koyar, hem de yaşadıklarımı not ederdim. Bakalım, kıfsmet 🙂 Millet kendini denize atar, biz yaylalara atacağuz uşağum. Çok fazla kalabalık değiliz bu defa (iyi ki de!) Sabahın kör şafağında çadırın fermuarını açıp sisli dağlara karşı uyanmayı özledim.

Ayder (Kodak makinemle çektiğime göre epey eski bir fotoğraf)

Advertisements

Merhaba, merhaba!

Püfürlü bir temmuz akşamından bildiriyorum. Yoğun geçen birkaç günün ardından nihayet sakinleşme sinyalleri vermiş bulunuyoruz. Dışarda ay, denizle meşk ediyor. Fotoğraf makinemle çekmeye çalıştım, ama deli rüzgar izin vermedi. Bir şeyin de fotoğrafı olmayıversin dedim, kendi haline bıraktım. Bu aralar hayat mottomuz: ko bi tarafına rahvan gitsin. ehe he

En bi sevdiceğim olan kuzenim artık bir memur. Devletin güvencesine girdiğini öğreneli beri ayakları pek yere basmıyor. Eskiden memuriyet, az buçuk tepeden bakılan bir meslek türüydü. Ülke koşulları bizi neredeeen nereye getirdi? Neyse, bu arıza dedi ki: ulan karı!! Eğer beni orda (Manisa) yalnız bırakıp yanıma gelmezsen yırtarım bi tarafını. Ki kendisinin böyle bir eylem gerçekleştirme potansiyeli vardır. Napalım, gidecez 🙂 Şaka maka, bana da denişiklik iyi gelebilir. O, kocasını bırakacak bir süreliğine (1 yıllık evliler), ben de ara ara yanında kalaceğim. Birlikte, yine eski günlerde olduğu gibi çılgın atabiliriz. O biraz delidir ve ben de onun yanında kişiliğimin olanca saçma taraflarını kullanmaya özen gösteririm. Ve böylece muhteşem bir ikili’ye dönüşürüz. Şimdiden heves sardı de bismillah.

Fenerbahçe’ye üzülmekle üzülmemek arasında gidip geliyorum.

Ege’m, Marmaris’te tatil yapıyor oooehh! Eşek herif, telefonda bile konuşmuyor bizle. Bi havalar, afra tafralar. Şimdi kesin gelince “Bizim Marmaris”le başlayan cümleler çınlatacak buraları. Geçen sene Antalyos’ta kaldıklarında da herkeslere “orası bizim Antalya, bizim Kiremlin” diyordu. Enteresan bi tip. İtiraf: çok özledim :/

Dün gece sahilde dolaşırken bi kitapçıya girdik. Orada duran eleman hemen atladı, aradığınız bir kitap var mı diye. Ben de -aslında buyrun nası bişey bakmıştınız diye soran yılışık tezgahtarlardan nefret ederim ama çocuk çohoştu yae- aklımın ucunda dahi olmamasına rağmen “Bozcaada Öyküleri” var mı sizde dedim. Çocuk da “aaa, demek biliyorsunuz o kitabı. Yitik Ülke Yayınları’na aittir ve sahibi yakın arkadaşım olur deyince “aha?” dedim, “dünya ne küçük”. Kadir’i, sözlükten biliyorum (neruda). Mesajlaşmıştık birkaç defa ve kendisi ekşi öyküler’de yazmam için gaza getirmişti hatta beni de ben kendime güvenememiştim o konuda. Neyse, kitapçı çocuk çok üzüldü kitabın olmayışına. Ve artık nasıl becerdiyse o hengamede telefonumu alıverdi 😀 ahuahıh! Haber verecekmiş kitap geldiğinde.

Bu aralar hayat fiesta tadında. Tatlı devinimler, değişiklikler oloyyor. Eskiler canlanıyor, ruha iyi geliyor. Gidenler gelenler, denizdeki gel-gitler, şavkı denize vuran ay, dalga sesi, çok yakında uzaklara, kuzeylere, bulutların ülkesine gidecek olmanın verdiği tatlı telaş..

Bu aralar hayat öpülesi..

Kuzey rüzgarına bıraktım kendimi
Dedi ki bir yer biliyorum
Öyleyse gidelim dedim ve gittik
Bir limanda bulduk kendimizi

Kuşları da rüzgarımıza katarak
Mavilikleri aştık
Uzaktan hayal meyal bir tepe belirdi
Biliyorum ben burayı dedim, gülümsedi

Daracık sokakları, arnavut kaldırımdan taşları
Nedense tüm ömrümü geçirmiş gibi hissettiğim
Boz adaydı,
Bozcaada’ydı burası.

 

 

(Photo by: Servet Yiğit)

Dün denize öyle bir dalmışım ki bugün uyandığımda sağ kulağım yerinde yoktu. Yani vardı tabi ama sanırım ben farkında olmadan balon filan yuttum gece, o da yanlışlıkla kulağıma kaçtı. Arkadaş, tüm gün yarı sağır şekilde dolaştım. Ne zormuş öyle! Her uzvun kıymeti biline bundan böyle. Akşama kadar yarı sağır yarı depresif halde bizimkilerin canına okudum resmen. İçimden ayağa kalkmak bile gelmedi (bende biraz evham da var da; sonsuza dek tek kulakla yaşayacağıma inandırdım kendimi). Sonra internettodan onlarca yorum okudum kulağına su kaçanlarla ilgili. Zeytinyağı, gliserin damlat, az bekle sonra akar diyenler, kulağını çaydanlık buharına tut diyen çılgınlar (evet denedim, nabiym. sağırdım, üstüne bir de haşlandım), kulağa çomak sok diyenler (yok o kadar tırlatma raddesine gelmedim çoh şükür), ve en çok da doktora git, kulağındaki maddeyi şiringayla çeksin 2 dakkada kurtul diyen mantıklılar.

Dayanamayacağımı anladığım noktada anneme dedim sen git eczaneden bir gliserin al allasen. Yok, insan minsan görmek istemiyorum. Biri bir şey söylüyor, koyun gibi boş bakıyorum (duymamak, en az görmemek kadar SUCKS!!) Neyse, kadıncağız gitti getirdi gliserin. 3 damla damlattım. Sandım ki bir mucize gibi şıp şıp sular akacak ve ben dünyayı herkesten daha net duyacağım. Yok, tam bir saat daha beter tıkandı. Ağladım ağlıycam. Kendimi odaya kapattım. Depresif bünyeme bir dünya saydırıyorum ama; len bu ne şimdi gören de kolun koptu sanacak!! Derken kulağımda tatlı bir devinim oluştu. Böyle ılık ılık bir şeyler kıpırdıyor içerde. Ben sevinçten kalktım zıplamaya falan başladım. Zıpladıkça sesler de arttı ve derken ne var ne yok dışarı çıktı paşa paşa. Hay bin deniz!! Dalış olayını tekrar tekrar düşüneceğim bundan böyle.

Tam yemeğe oturduk, üstümdeki yarım tonluk öküzden kurtulmuş olmanın verdiği rehavetle hayvan gibi yiyorum. Tak!! Telefon. Ben gayet normal bir sesle: -Heaa, ne vardı? diyorum. Nazif ağabey (ablamın kocası): -Esin, telefonuna arada bakmayı denesen? Bir mesaj attım az önce, görmedin mi? -Me-mesaj mı? Neden ki? (normalde mesajlaşmayız biz aile içinde, paniklemem bundan. Dedim herhal bir haltlar dönüyo yine). Çat, kapattık telefonu. Bir de baktım, ne görem vahlar beni:

– Esincim, ilk senin duymanı istedik. Mart ayında İKİNCİ defa TEYZE OLUYORSUN!

Nası ya?!

Evet, şu an yeni yeni idrak ediyorum. Ben yine yeniden teyze oluyorum. Bu durumda Ege’m de abi oluyor.

Hobareyyy#2 işte bu yüzden 🙂

Stats

  • 26,157 hits