You are currently browsing the monthly archive for August 2011.

Tam beş yıl önceydi, bugündü, hatta sanki dündü. Smyrna hastanesinde bir bebek viyakladı. Biraz İzmir, biraz Ege koktu dört yan, o nedenle Ege koyduk adını.

Beş yıl önce bugün ben biraz yeğen, ama en çok da yakın bir dost edindim. Teyze oldum ama sanki giderek çocuklaştım. Tekrardan rakamları öğrendim, oyun kurallarını ezberledim, çizgi film izlemenin o unuttuğum rehavetini tattım, bakkaldan çikolata şeker aldım, oyuncaklarla oynadım.

Onunla her an, karnaval tadında. Gülümsemesi varsa içinde, renkli bir cümbüşe dönüyor en sıradan günler bile.

Ege’m, tatlı böceğim, elma şekerim: DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN GÜZELLER GÜZELİM! Nice, niiiiiiiiiiiiiiice yıllara hep beraber, hep birarada, sağlıkla…

Ağustos 2006

Ağustos 2011 🙂

Bir Kuzey rüzgarıyla karşılaştım dün sabah. Sanırım bir şeylere öfkelenmişti ki, kasıp kavuruyordu ortalığı. Nereden gelip, nereye gitmektesin ve neden bu kadar sinirlisin diye sordum. Yine sesini çıkarmadı. Korktum, sustum. Takıldım peşine. Gittik..

Güne yeni başlıyordu Bademli halkı. Bir balıkçının elinde kocaman bir balık gördüm; kim bilir akşam kimin tabağına konuk olacak diye geçirdim içimden. Saçlarında tek tel siyahın bile olmadığı bir teyze, pencereden bakıyordu. El sallamak istedim. Sonra “çocukluk, epey geride” kaldı dedim sertçe, havada asılı duran elime. Kalem adası açıklarında, belli belirsiz bir yelkenli, usta bir ressam elinden çıkmış bu mavi tablonun tamamlayıcısı olmaya çalışıyordu. Oluyordu da nitekim. Güneş, tam tepedeydi. Saate bakmadan, eski insanlar gibi kaç olduğunu tahmin etmeyi denedim. Beceremedim. Toprağa çubuk saplamak ve ortaya çıkan gölgeden bir tahminde bulunmak gerekiyordu sanırım. Ben zaten, eski insanların kurulmuş saat gibi her gün kendiliklerinden aynı saatte uyanmalarını da anlayamam.

Dikili’den geçtik. Kentin göbeğinde bulunan bir duvarda, Prometheus’un resmini gördüm. Görkemli bir adama benziyordu. O zaman yaşasaymıştım, kesin aşık olurmuştum. Dikili’yi geride bıraktık; Bergama yoluna saptık. Yaylalardan geçtik. Kozak’ta yer gök fıstık çamı kokuyordu. Böğürtlenler nedense bu sene pek meyve yapmamıştı. Ciğerlerime kıyak geçtim, temiz havayı içime çektim. Yol boyunca gayet iyi anlaştığımız kuzey rüzgarı, akropole geldiğimizde yeri göğü inletmeye başladı. Tam tepedeydik ve artık zaptedilmesi imkansız bir boğaya dönüşmüştü o tatlı esinti. Tepeden, Allianoi’ye baktım; acımasız suların altında kalmış bu antik kentte yaşamış insanları düşündüm. Onlardan binlerce yıl sonra nefes aldığım bu topraklarda, kendimi günümüz insanından ziyade onlardan biri gibi hissediyor olmam tuhaftı. Sonra, tarihten bir bok anlamayan ve onu mütemadiyen yok saymaya çalışan yurduma, insanıma, devletime okkalı bir küfrettim.

Gün, bitme sinyalleri vermeye başladığında kuzey rüzgarıyla el sıkıştık. Bi ara beni uçurup baraj sularına fırlatacak diye korkmadım değil, ama neyse ki tatlı bir finalle sonlandırdık. Kendisine, dilediği kadar bizim oralara gelebileceğini söyledim. Eve yaklaştığımızda, güneş her zamanki gibi Midilli’siyle meşk ede ede batmaktaydı.

Gece tam uyuyacakken, kuzey rüzgarı girdi kapıdan. Bu kadar erken beklemiyorduk gerçi ama tanrı misafirini geri çevirmek olmazdı. Şu an kapı ve pencereleri çarpmakla meşgul kendisi. Biraz sakinleşsin, yapacağımız bir diğer yolculuğun detaylarını konuşacağız.

 

Evet, bayadır yazmamışız. Hmm, nerde kalmıştık en son? Karadeniz ve yaylalar; ooy yaylalar!..

Taam, bu defa onlardan bahsetmiycem. Yeterince kafa şeyettimi düşünüyor ve tamamen olmasa da kısmen farklı konulara yelken açmak üzere başlıyorum. Sözlüğe buranın linkini verdim. Kızdım mı kendime? Kızmak denemez tabi ama ara ara “naptın ulan, sözlük nikini bilen bissürü tanıdık var” şeklinde serzenişlerde bulunuyorum. Bir kere artık über rahat yazamıycak olmak bile can sıkıcı. Ama ki.. Ama kiiii, yeterince kendi başınalığımızı yaşadık; biraz açılmanın vakti gelmişti de geçiyordu bile.

Yazlıktayım. Karadağlılar ile ilgili bir kitap çeviriyorum. Her şey güzel, laylaylom. Hava sıcak (oh shit!) Kitap, muhtelif bölümlerden oluşuyor ve ben her yeni bölüme başlarken duruyorum. Sadece duruyorum ama. İçimden elimi kaldırıp tek kelimeyi yazmak bile gelmiyor. Sanırım şu 10 günlük yayılmacanın bana oynadığı kötü bir oyun bu. Adaptasyon sorunu yaşıyorum, ki kitap hayvanlar gibi enteresan aslında. Tarihin içinde kaybolup gitmek varken, ben salak salak twitter, facebook falan takılıp resmen saatlerimi heba ediyorum. Kamptan döndüğümden beri denize girmedim, içimden na şu kadar bile gelmiyor (sanırım deniz denen kavrama, boğazıma kadar doydum ben). Arada bir markete gidiyor, dondurma yedikten hemen sonra pc başına geçiyorum. Laptop, kucağıma yabıştı ahıahıa. Zaten sıcak, bir de kafa sken ağustos böcekleri eşliğinde yazın geçip gitmesini bekliyorum. Ah, bir de Bozcaada’yı bugünlerde haddinden fazla özlüyorum. İçim kıyım kıyım kıyılıyor resmen. Şuradan 4-5 saatlik bir mesafeye, eften püften sebeplerden ötürü gitmeyi ertelediğime inanamıyorum.

All in all: Hadi yine düşek yollara?

Günlerim, İzmir ve sıcağına alışmaya çalışmakla geçiyor.. Karadeniz’den döner dönmez, kapı gibi bir kitap çevirisi karşıladı beni. Şimdi oturmuş, geçmişte Balkanlarda yaşamış insanları anlatan bir adamın cümlelerini tek tek Türkçeye aktarıyorum. Şikayetçi miyim? Asla! Sevdiğim bile söylenebilir. İçinde Tuna nehri geçen her şey, başımızın tacıdır! Tuna, İngilizcesi de güzel olan yegane kelimelerden biridir. Oğlan için Tuna, kız için Danube : )

Buraya kadar bir şikayetimiz, vay efendim terso giden bir durum yok şohşükür. Gelgelelim, yaylaları özlüyorum. Bazen acaba bir rüya mı gördüm diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Evet, daha önce defalarca gidip görüp kaldım oralarda. Ama bu defa araya giren yılların da şahsıma katmış olduğu farklı dünya görüşü ve hayal gücüyle tam bir “gezgin” gibi tadını çıkardım bu yosun tutmuş toprakların. Attığım beher adımda Kerouac ve Whitman yanımdaydı mesela. Yolumu kaybettiğim zaman kılavuzluk ettiler bana. Yoldasın ve işte şimdi yaşıyorsun, diye hatırlattılar fırsat buldukça. Sonra yakışıklı bir adam çıkıp geldi 70’lerden. Güzel gitar çalıyor ve durmadan “take me Spanish caravan” diyordu. İyiki de zamanında telefonuma aktarmayı akıl etmiştim şarkısını. Yol arkadaşım Ayşe de dinledikçe sevdi sanırım. Söylemedi gerçi ama, frambuazları toplarken yüzünde oluşan tebessümden anladım.

Geldiğimden beri pek bir yere kıpırdamadım. Boş kaldığım zamanlar kuzenimin bıcırık kızı, kızıl dilber Najj hanımla oynuyorum. Beni görünce çığlık çığlığa “Ejiiinnn!!” diyor ve boynuma atlıyor. Sanırım toplam 2 gram filan ağırlığı. Ömrümde gördüğüm en küçük ve sevimli şey!!

Çocuklarla ilgilenmek, dünyanın en yorucu ve fakat bir o kadar her şeyden uzaklaştırıcı hobisi.

Bugün Ege’ye ilk defa dövme yaptım (hint kınasıyla). Tüm kolunu ilgili ilgisiz yazılar kapladı, şimdi herkese hava atıyor. Diyebilirim ki her geçen gün ayrı bir şey katılıyor Ege’nin kişiliğine. Bir çocuğun büyümesini A’dan Z’ye takip etme şansım ve biricik dostum oldu o benim. Kamptan döndükten sonra bana öyle bir sarılışı vardı ki.. Hatırlayınca bile tüylerim şaha kalkıyor. Ben bu veleti çok ama her şeyden pek bir çok, en çok, ben çok, hem de pek çok seviyorum!

My baby boy

Nazoşka (ahahaha, tipe koooş)

Uzungöl’deyiz. Geçen senelere oranla daha bi düzelmiş sanki ama yine de insanlar yobaz. Sabah kahvaltıdan sonra gölden yukarı doğru yürüyüş yaptık. Yol kenarlarından minik dağ çilekleri ve frambuazlar topladık. Sonra dağdan inen buz gibi çağlayanda, ayakkabılarımızı çıkarıp yürüdük, serinledik, ıslandık. Orada Arap bir aile vardı. Kadının sadece gözleri gözüküyordu. Kocasıyla sohbet ettik. Karısını neden kapattığını sorduk. Kuran, helalim, günah bilmemne dedi. Sonra dedim ki, bari sadece biz kadınlara göstersin yüzünü. Aaa, o olur tabi dedi. Kadına Arapça bir şeyler söyledi. Kadın peçesini yukarı kaldırdı. Ben böyle bir güzellik görmedim ömrümde. Hafif esmer bir ten, zeytin gözler, dolgun dudaklar ve bembeyaz düzgün dişler. Adama hak verdik sonradan :p Kadına maşallah dedim, gülümsedi. Fotoğrafımı çekti.

Akşam meşhur alabalıktan yedik. Tereyağında kızartılmış, kırmızı pullu olanından. Yazınca bile ağzım sulandı bee! Yarın İzmir yolları taştan. 9 günlük cennet deneyiminin geldik sonuna..

29 Temmuz 2011

Day 8: Yolculuk hepimizi yamulttu. Uzungöl’de çadırları toplayıp restoranın tekinde güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Sümela’ya geldik. Manastır’a daha önce 3 kere girdiğimden ve hayvan gibi para aldıklarından dolayı bu defa girmedim. Görmeyenler, kutsal mekanda gerekli ziyaretleri yaparken, biz oturduk aşağı tarafta çay içtik. Keşişleri düşündüm.. Binlerce yıl önce nasıl bir kafa yaşıyordularsa, manastır inşa etmek için dağın tepesini tercih etmişlerdi. Şüphesiz ki bunun ardında Tanrı’ya yakın olma fikri yatmaktaydı..

Sümela’dan da çıkıp bu defa Akçaabat’ta, köfte yemek üzere durduk. Piyaz eşliğinde toplamda 5 dakkada silip süpürdüm önümdeki tabakları. Yolculuk acıktırıyo, bildin mi.

Tam 30 saatte İzmir’e varabildik. Şöfer bey çok yorulduğu için bi ara Çorum’da, dinlenme tesisinde çektik arabayı. O uyudu, biz saf saf tesiste dolandık 3 saat. Bornova’ya gelebileceğime dair inancımı yitirmiştim. Yol, bitmeyecek gibi görünüyordu. Dün öğlen 3 gibi hükümet konağına vardığımızda arabadan inip taşı toprağı öpmek istedim. Evet, gittiğimiz yer cennetin bir alıştırması gibiydi adeta ama memleket isterim, insanımı isterim durumu olmadı değil 🙂

Neticede; güzeldi.. Gittik, gördük, kaldık, kimi zaman mutluluktan 3 karışlık aklımızı yitirdik, bazen sefilleri oynadık, ve fakat kalbimizin bir yarısını da oralarda bırakıp geldik…

30 Temmuz 2011

Minyatür dağ çileği

Hasılatın tamamı (bir bardağa anca sığdılar)

Sümela Manastırı

Karadeniz’e, güneşe, yaylalara, dumana, derelere, karayemişe, horona, tuluma,

Ayder’e, Kavrun’a, Kaçkar’a, Uzungöl’e, Yusufeli’ne, Meryem Teyzeye, Ali amcaya, Alin’e,

Ordu’ya, Fatsa’ya, Giresun’a -şimdilik- veda ederken…

Ayder’i bırakıp Uzungöl’e geldik..

Dün gece Meryem teyzenin yerinde güzel bir fasıl gerçekleştirdik. Her tarafa sis çökmüştü, yüzümüzde pıt pıt patlıyordu gazoz misali. Yürüyüş için merkeze inip bir restorana oturduk. Canlı müzik ve bol içki vardı, kafalar güzeldi. Bizim tayfa pek içmediğinden, çok uzun kalmayıp kamp alanına geri geldik ki.. Zaten iyiki de öyle yapmışız. Ankara’dan bir çift gelmiş. Adam, kaval, sipsi, ney Allah ne verdiyse üflüyor. Ve adeta can veriyor bu sazlara.. O üfledi, biz eşlik ettik. Oyy Ezo’yla başladık, Sarı Gelin’le, Çayeli’yle devam ettik, Kazım’la nokta koyduk. Kazım’ı andık, erken gidişine bir kere daha ve bu defa daha bir içimiz cız ederek üzüldük. Yaylaları ne çok seviyordu, kim bilir.. Sonra uzaktan bir yerden tulum sesi geldi. Kalkıp horon oynadık. Sis, inmeye devam ediyordu.

Kamp alanında İstanbul Dağcılık’tan 4 eleman vardı. Bildiğin profesyonel dağcılar. Biraz sohbet ettik. Onun öncesinde de İzmir’den Doruk Dağcılığın elemanlarıyla karşılaştık. Ukala ve sevimsiz tiplerdi, ama Naci beyi sevdim.. Depremde karısı ve 2 çocuğunu kaybetmiş olan bu Kızılderili görünümlü adam, derinden etkilemişti hepimizi.

Gece, fasılı bitirip çadırlara çekildik. Sabah kalktığımda her tarafta çiy vardı (bir önceki post). Bolca fotoğraf çektim.. Kim bilir bir daha ne zaman gelecek olduğum Ayder’i içime çektim. Ali amcayla sohbet ettik. Alin’i kucağımdan indirmedim. Buraya çok alışmıştım; gruptaki diğer herkes gibi. Ve düştük yollara. Vedalar zordu. Hangisi kolay olmuştur acaba?

Tarihi taş köprüye de uğradıktan sonra buraya, Uzungöl’e geldik. Ayder’deki huzur ve rahat yok ama etraf sisli, yemyeşil dağlarla çevrili. Yolda bissürü karaçarşaflı kadın gördük. Fotoğraf çekiliyorlardı. Birbirlerini ayırt edebilecekler mi acaba diye düşündük, hep beraber güldük. Burada minicik kız çocuklarının bile başı kapalı, uzun entari giyiyorlar. Tayyip RULEZ!

Neyse şimdi yemek faslı başlayacak. Kısa kesmek durumundayım ki yazılacak pek de bir şey kalmadı.

Kal sağlıcakla!

28 Temmuz 2011

Timisvat Osmanlı Taşkemer Köprü

 

Bugün hiçbir şey yapmadan buraların tadına varmak istedim. Bizimkiler Çamlıhemşin’e, Fırtına Deresi’nde rafting yapmaya gitti. Valla durduk yere başımı gözümü yarmaya ve buzzz gibi suda yıkanmaya niyetim olmadığı için ben kaldım. Şu an, aşırı diye tabir edebileceğimiz bir sıcak var Ayder’de. Günlerdir sis çökmedi, bu nedenle biraz hayal kırıklığı olmadı değil ama bu şeklini de yaşamış olduk. Yarın yolculuk var; Uzungöl’e..

Peki hiç mi zor ve de absürd yanları yok bu kamp hayatının? Olma mı! Hele ki titizlikten müebbet yemiş bir kimse olarak, temizlik konusu benim bam telim adeta. Tuvalet/lavabo olayına savaşa gider gibi gidiyorum resmen. Islak mendil, kolonya, selpak 3’lüsü olmasaydı halim niceydi. Kamp alanında temiz gerçi WC’ler ama işte benim için fark etmiyor.

Yemek ve bulaşık da sorun olabiliyor. Kocaman tencerelerde 13 kişilik yemek yapmak ve çıkan bulaşıkları yıkamak, elbette biz zavallı kadınların ellerinden öpüyor. Erkek ırkı: sen ne b*k yemeye yaşıyon ki zaten? Valla benim gözlemlediğim kadarıyla biz, çadır kurmak ve toplamak da dahil her haltı yaparken, onlar gayet de seçici davranıyorlar iş hususunda. Kanunda falan mı yazılı yemek & bulaşık işinin bizlere ait olduğu? Lütfen bari git bi çay demle erkek ırkı!!

Şaka maka, kampta hayat fantastik boyutlarda ama zorlayıcı. Hijyen delileri, aklından bile geçirmesin. Geçen akşam Kıprıslı bir ablamızla ayak üstü sohbet ediyorduk. Kadın, bungalovda kalmasına rağmen buradaki koşulları (umumi tuvalet, banyosuzluk vs) görünce, resmen çıldırayazdı. Enteresan Kıbrıs aksanıyla gözümüzün önünde delirdi. Biz de onu o halde görünce oturup sevindik saf saf, bizden beterleri de varmış diye. Bungalov lan? Bildiğin ev?? Kadına, çadırda kaldığımız gerçeğini söyleyemezdim. Çığlık atıp ortalığı ateşe verebilirdi. Ah, bir de.. Buraya ayılar geldiğinden (valla), geceleri her bilmemkaç dakkada bir otomatik bir düzenek silah sesi çıkarıyor dibimizde. Hala alışamadım. Bazen uykumdan zıplayıp “aha harp çıktı” diyebiliyorum =)

Ama değer ki değer. Çadırın sineklik şeysinden öyle bir manzara görünüyor ki şu an; daha fazla şikayet etsem çarpılacağım sanırım. Göğe kadar yükselen ve tek bir toprak parçasının bile görünmediği yüce bir dağ, altından şırıl şırıl akan derenin sesi, kuşlar, etraftaki çadırlardan gelen telaş sesleri… Burası gerçek falan değil sanırım. Ayder, bir şehir efsanesi olabilir.

Geçen hafta, biz gelmezden evvel Atlas dergisi 90 kişilik ekibiyle gelip burada konaklamış. Bir sonraki sayıda Meryem teyze ve Woody Woodpecker gülüşlü Alin, dergiye çıkacaklarmış.

Diyecek şey çok, ama kalanı da anı olsun, sadece bende dursun.

27 Temmuz 2011

Alin ve Meryem teyze

Yukarıdaki yazıyı yazdığım günün akşamı gelen sis 😀 (muhtemelen sesimi duydu)

Sisin getirdiği güzellik

Su damlacıkları

Bezelye gibin 🙂

Dün gece Meryem teyzenin restoranında oturmuş çay içiyorken, Selo’nun telefonu çaldı. Arayan, Necla ablaydı. Necla abla da bizim gruptandır ama birkaç sene önce yine bu grupta tanışıp evlendiği Bis’le, çocukları olduğu için artık pek katılmıyorlar. Neyse, onlar da Ayder’e turla gelmişler. Bizim burada olduğumuzu bildiklerinden arayıp buluşmak istediler. Yağmur çamur demeden görüştük, öpüştük koklaştık, çadırların önünde fotoğraflar çekildik, Bis’le sohbet ettik (kendisi Floridalı ve Türkçe bilmiyor). İzmir’den, hem de tanıdık birilerini görmek çok çok iyi geldi. Sahi, hayvanlar gibi yağmur yağdığından, şimşekler çaktığından bahsetmiş miydim? Burda böyle.. Sabah güneşten kavruluyorduk, akşam dışarı burnumuzu uzatamadık..

Sabah 7’de uyandık. Allaam, uzuun zamandan sonra ilk defa şu saatlerde uyanıyorum. Derhal hazırlanıp dünden kiraladığımız araca doluştuk. Bizim arabayla çıkılmayacak kadar kötü çünkü Kavrun yolu 🙂 Sırt çantam sırtımda, ayaklarımda botlar, tıngır mıngır vardık yaylaya. Direkt ve her zamanki gibi Abdullah amcanın kıraathanesine girdik. Bir insan, SEKİZ senede hiç mi değişmez? Hep mi aynı kalır? (maşallah) Bizi yine muhteşem karşıladı. 99’da, ilk gittiğimizde kendisine armağan ettiğimiz afişi atmamış, hala sergiliyor Kaçkar Kahvehanesi’nin kapısında! Hepimiz şaşırdık ve bu yüce insana bir kere daha hayran kaldık. Poğaçalarını çantalara stoklayıp, başladık yürümeye..

İşte o kahve!

İşte o poğaçalar!!

Yayla evi

Kaçkarlar!! Tam karşımda durup beni kendine çeken bir mıknatıs gibiydi adeta! Minyatür yayla evlerinin arasından geçe geçe Fırtına Deresi’nin çıkış noktasına, Öküz Yatağı’na, ve bu heybetli vadiye kavuşmuştuk nihayet. Yürüyüş, tam 4 saat sürdü. Çık babam çık; o yollar, at sinekleri, çiçekler, endemik bitkiler, dereler, bataklıklar, kayalar bitmedi..

Kavrun’dan Kaçkarlar

Fırtına buradan doğuyor işte..

Endemik çiçeklerden biri

Çiçeklerin ardındaki Kaçkarlar

Temmuz’da papatya, Temmuz’da kar..

Ve nihayet, zirveye yakın bir yerde, bir göl kenarında konakladık. Abdullah amcanın enfes poğaçalarını domates eşliğinde mideye indirip biraz kavurucu güneşi yedikten sonra inişe geçtik. O da 2-3 saatimizi aldı. Aramızda, oksijen çarpması nedeniyle fenalık geçirenler olduğu için bu kadar uzun sürmüştü. Ama tek kelimeyle unutulmazdı yine. Bu, nasıl oluyor.. Bilmiyorum. Her gidişimde aynı heyecanı tadabildiğim bir yer Kavrun ve Kaçkar ikilisi. O suyun tadı hala damağımda..

Öküz Yatağı Gölü

Enginar görünümlü ilginç bitki

Akşamüstü Apo amca ve torunu Selahattin’le vedalaşıp yine tıngır mıngır Ayder’e indik ve şu an bu satırları, her zamanki gibi karanlıkta kalmaya yüz tutmuş çadırımdan yazıyorum. Her şey çokzel!

26 Temmuz 2011

Not: bizden birkaç gün sonra aynı noktadan Kaçkar’a tırmanan Onur Pınar isimli arkadaşın, başına kaya düşmesi sonucu hayatını kaybettiğini öğrendik. Umarım gittiğin yer de burası kadar güzeldir kardeşim.. Yolun açık ola…

Dün gece yemekten sonra yürüyüş yapmak için aşağıya indik. Kamp kurduğumuz alan, bir önceki senelerin aksine merkezde değil, yaylanın yukarı tarafında bir yerlerde. Meryem isimli dünya tatlısı bir kadınla kocası Ali amca işletiyor. Tek oğulları (Ömer), gelinleri (Özlem) ve gördüğüm en güzel bebeklerden biri olan torunları (Alin) de burada. Seneler önce kızlarını bir trafik kazasında kaybetmişler 18 yaşındayken. Bu aileyi çok sevdim.. İşte yemekten sonra hadi yürüyek azcık dedik = ) Şu kartpostallarda çıkan bayırda, çimenlerin üstünde laz gençleri tulum eşliğinde horon oynuyordu. Ben böyle eğlenmek görmedim! En az 30 kişi, elele verip bir çember oluşturmuşlar. Eh, biz de katılmadan edemedik. Dünyanın en saçma figürlerini icra etsek de, çok ama çok zevk aldık. Laz uşakları sıcakkanlıymış meğer (gerçi bunu biliyordum).

Alin 🙂

Sabah, güneş erken gösterdi yüzünü. 7’de uyandık ki ben, İzmir’de 12’de bile kalksam uykumu alamam. Burada ise durum başka. Her daim zindesin. Kahvaltı etmeden hamama gittik. 3 günlük yolculuktan sonra antibiyotik gibi geldi yıkanmak. Kapıyı açıp içeri ilk girdiğimde kendimi, Ferzan’ın Hamam’ında sandım bir an. Kadınlar, anadan üryan vaziyette kah yıkanıyor, kah havuzda yüzüyor, kah göbek taşında yatıyordu. Bikinili ben, muhakkak ki tuhaf gelmiştim onlara. Duşumu aldıktan sonra bizim hatunları dışarıda beklerken 70-80 yaşlarında bir teyzenin, başını örtmesini izledim. 2 eşarbı üst üste bağlıyorlar. Laz kadınları iri, açık tenli ve erkeksi hatunlar. Korktuğum söylenebilir 🙂

Ayder Yaylası

Yayla evleri

Ben bu eve öldüm bittim

Şu an güneş, çadırı taciz etmeye çalışıyor. Ali amcanın tavuklarının civcivleri çıkmış ama sadece Özge hayatta kalmış (civcivin adı bu=). Pıt pıt geziyor anası Emine’yle her yerde. Uzaktan bazen Kazım’ın ve tulumun sesini duyuyorum. İşte gidiyorum bir şey demeden, diyor. Doğru söylüyor!..

25 Temmuz 2011

Erkenden yollara düştük ve istikamet, o çokça hayalini kurduğum Yusufeli’ydi. Dağların arasından, heybetli vadilerden, uçsuz bucaksız nehirlerden geçtik ve nihayetinde Yusufeli’ndeydik. Beklediğim gibi değildi pek ama gerçi bunda, yaylalara çıkmamış olmamızın da etkisi vardı. Son dakkada program değişti ve Artvin’i, Sarp Sınır Kapısı’nı kısacık ziyaret edip tekrar yollara düştük.

Tortum Gölü

Bu satırları, masal diyarından yazıyorum. Şu an Ayder’e sis çöktü. Çadırları kurduk, dışarıdan çeşitli sesler geliyor. Ben bu anı daha önce üç defa yaşamıştım ama buraya doyum olur mu dersen, hadi ordan! O ne biçim soru, derim. Gözümün gördüğü her yer sis, ağaç, yeşil, su, çağlayan.. Birazdan yemek yiycez (acıktım ulan!). O nedenle uzun tutamıyorum. Elim yazmaktan yoruldu. Buralar, anlatılacak gibi de değil zaten..

Ayder’de akşam

24 Temmuz 2011

Stats

  • 26,036 hits