You are currently browsing the monthly archive for November 2011.

Mevsim dönüşlerini fark etmek artık zorlaşıyor, farkında mısın?

Eskiden sonbaharın geldiğini, ağaçlara bakarak anlardık. Sarardıysa yapraklar ve hatta pıt pıt düşmeye başladıysa, tamamdı, olmuştu o hazan. Şimdi bakacak bir ağaç bulmak neredeyse imkansız ! Kent dediğin şey, ağaçları yok edip yerine sevimsiz binaların dikildiği bir kabustan ibaret.

O nedenle geçen hafta, bakalım sonbahar gelmiş mi hakkaten diye vurduk kendimizi -yine- dağlara ovalara! Ovacık, asıl kışın gidilmesi gereken bir yayla, fakat bu mevsim i-na-nıl-maz güzelmiş.. Deneyimlemiş oldum. Hafif puslu bir havada, yaprakları sapsarı olmuş çınar ağaçlarının koyuluğunda virajlı yolları ardımızda bırakarak, Seyfo amcanın lokantasında kurufasülye pilav yapmak, Hilton’un bilmemkaçıncı katında adını hiç duymadığım o tuhaf yemeklere üçbinbeşyüz falan bastı sanırım. Yaşasın her halttan keyif alan bir insan olmak!

 

Babaannemin ardından ilk defa yazlığa gittik geçtiğimiz haftasonu. Hemen odasına koştum. Boştu.. Çok uzak değil, Eylül ayıydı halbuki. En son o odada uyumuş, gün içinde defalarca merdivenleri inip çıkmış, asmanın altında babamla derin memleket sohbetlerine dalmış, banyo yaparken benden yardım istemiş (keseci mode), tırnaklarını kesmemi rica etmiş, kitap çevirisi yaparken yanına çağırıp “gel hele, konuşalım biraz” demiş, yine bana biriyle evlenmeyi düşünüp düşünmediğimi sormuş, ben “hoyorr babaanee” deyince ağzıma sıçmış (ah yaaa), en azından artık biriyle nişanlanmam gerektiğini öğütlemiş (AHUOĞOĞ), balkonda artiz artiz otururken torununa son pozu vermiş ve yazlığı ne kadar çok sevdiğini söylemiş… idi.

Toprağın bol olsun babaannem!..

Gece tek başıma terasa çıkıp yıldızlara baktım. İçlerinden bir tanesinin “o” olduğunu düşünerek. İki defa ziyaret ettiğim mezarında toprağa karışmakta olan pamuk yüzlü kadın değildi çünkü artık. Başka bir varlığa dönüşmüştü ve artık “yaşamaya” oradan devam edecekti, buna eminim.. Yıldız, bulut, çimen.. her ne haltsa!

Çandarlı’nın, bir kere daha ruhumu iyileştirdiğini görüp artık iyice emin oldum: kuzeye gidildikçe güzelleşen ve adına Ege denilen bu coğrafya, hayatımdaki ebedi aşk olarak kalacaktı. O eşi benzeri olmayan maviliği görmeden geçen günlerde, neden normalden daha çekilmez ve hırçın olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum..

Ahh, her yere sonbahar gelir. Fakat Çandarlı’m ısrarla baharı yaşar bünyesinde:

  

Evet sevgili okuyucularım (ahahaha). Bu post’ta, charmofsmyrna adlı kişinin resimli mesimli ergenlik dönemlerine maruz kalacaksın. O nedenle şu noktadan sonra okumam la ben dersen, eyvallah deriz.

Hadi bakalım..

İlk Karadeniz meaaceramızın başladığı nokta, bir nevi Ankara. Kafasından direk çıkan, vay efendim ağzını on beş karış açmış kişi ben oluyorum. (Başlangıçta yasal uyarımızı yaptık, ona rağmen devam ettiysen bu benim değil, senin suçundur dude!) Sağ yanımda, sevdiceğim börtüm böceğim Melo’m oturuyor. Bir kamp çadırının içinde uyuduğumuz ilk gece! Fotoğraf çekildikten birkaç dakika sonra, yıllardır hafızamdan çıkmamış o Tibet’e giden karavanı göreceğiz.. Wait please (loading).

Tibet’e giden karavan… Beni de alın dedim o kadar, herifler tınlamadı bile. Fotoğrafa bakınca fark ettim, üstünde WAR CHILD yazıyormuş (neden aceba o_O).. Sağ taraftaki kısımda, gezip gördükleri ülkelerin haritaları ve o ülkelerde hatıra olarak çekildikleri fotoğraflar yer alıyor. Bazı adamlar, yaşamayı iyi biliyor..

aahahhhahha!! Kafamdaki şey, Karadeniz’de yetişen bir bitkinin en küçük (!) yapraklarından biri. Bunların tekini yağmur yağarken şemsiye niyetine kullanmıştık 5-6 kişi (abartmıyorum ulan!)

Kavrun yaylasında Amerikalı dostlarla verdiğimiz ergenlik pozu lkdlskdflsdf. Şaka bir yana, sizi hiç unutmadım Brian ve Jason kişileri! Olm bu yazıyı okuyorsanız bana ACİL ulaşın please! =)

tipik bir Çandarlı gecesi.. Kayalıklar.. Şarap.. kızlar.. Gitar vsvsvs (Kolumdaki mavi saat: seni de hiç unutmadım puşt! Pilin bittiği halde sırf rengini seviyorum diye takmaya devam ettiğim günlerin birinde, Kaş’ta, yanıma gelip saati soran ve beni rezalet denizinde can yeleksiz, filikasız bırakan o Yunan tanrısı kıvamındaki çocuk yüzünden aklımdan hiç çıkmayacaksın!!!)

Yine bir Çandarlı akşamı. (Niye uyuz uyuz baktıysam makinaya?) Sanırım bu poz, merkezde, barlar sokağının sahilinde verilmiş pozlardan biri. Ahhh, negzel günlerdi (diye iç geçirdiğime göre bu fotoğrafın üzerinden epey zaman geçmiştir ve yanımda duran kişilerin çoğunluğu evlenip çoluk çocuğa karışmıştır! Holy Shit!)

eh, hadi bu da 80’ler pozu olsun. Ben çocukken sarışındım şlkfslşafkdslş (Burası Fethiye ve über insanlar olan ebeveynlerim, turist teyze ve amcalara benziyorum diye beni zorla onlarla poz vermeye mecbur bırakmışlardı; yoksa arkamda duran masum insanlarla herhangi bir ilgim yok. Ayrıca ön dişim de çürük! bkz. Ezik)

Can sıkıntısı günlükleri / Çeviri beklerken / Kasım 2011 / İzmir

Dedemin, bir zamanlar portakal bahçelerine sahip olduğu kutsal kent Antalyos, güneşli bir bayram gününde bir kere daha ağırlamaktaydı bizi.

Konyaaltı’na gelmeden, bir yerde durup kokoreç yedik. Şevket ve Yusuf’un hayvanlık gösterilerinin ilk durağıydı bura. Ekmek bayattı ama olsun’du. Kokoreç buz gibiydi, ama hiç dert değildi. Her halta kikirdeyerek gülmeye başladığımız “mutlu” bir zaman dilimine adımımızı atmıştık ne de olsa..

Sayımız, bir futbol takımını kıskandıracak kadar 11’di (ah pardon, ablamın karnındaki miniği saymayı unutmuşum).. İlk 11, gecenin bir yarısı evi temizleyip pakladı, yatakları serdi. Bencağız, salondaki ayağı kırık kanepede uyudum. Ona uyumak denirse!

Sabah Ege’nin kalkın ulan komutuyla uyandık. Hemen çatı katına, Şeko’yla Yusuf’u uyandırmaya koştu kiii. Beyfendiler kapıyı kilitlemişlerdi geceden. Biz de Ege’yi saldık üstlerine, saftiriklerin açık unuttuğu pencereden (nihohoğ). Bir curcunayla kahvaltı ettik ve yollara serildik.

Düden’in denize kavuştuğu yerde yine gökkuşağı vardı. Ah o gemide ben de olsaydım?

Ardından ver elini Kurşunlu!.. Bizi türüst sanıp Alamanca konuşan esnaf? ahaha

Annemin deyimiyle 5 memeli Migros’a girdiğimizde, tüm kenti tek günde bitirmiş olmanın yorgunluğuyla ölü balık gibiydik. Çeşitli mezeler alıp, eve ışınlandık.

Bira, muhabbet, çerez, kavurma, bayram tebrikleri vsvs.

Şeko ve Yusuf ikilisi, doymak ismi verilmiş eylemden bihaber iki canlıydı ve etraflarında gördükleri her şeyi hunharca yok ediyorlardı. Koca bir aşireti doyurabilecek kadar bol olan kavurma, bir Copperfield şovu gibi ortadan kaybolmuştu anında. Demek ki değil dana, bayramda fil kessek bunlar fili de bitireceklerdi.

Diğer ertesi gün.. Kemer’e kırdık direksiyonu.

Yoldaki tabelalar, zaten kıt olan aklımı iyice başımdan aldı: Çıralı, Adrasan, Olimpos!..

Tanrılara ait olan topraklara ayak bastığımızda, zaman makinası beni aniden bundan beş sene öncesine ışınladı. Hangar’da soba başında ellerini ısıtarak bekleyen Esin olmuştum yine. Sanki o hallerimi, bu kutsal mekanda bir buzluğa yatırmış ve 5 sene sonra tekrar girdiğimde buzları çözmüştüm.

Bir süre tek başıma dolaştım, ahşap evlerin kokusunu daha iyi duyabilmek, fotoğraf çekebilmek ve hanidir yapmak istediğim o tuhaf şeyi yapmak için. Hangar’ın girişindeki tabelaların tekine: “charmofsmyrna was here” yazdım. Bunu yapacağımı bildiğim için, Olimpos’a gelmeden hemen önce çantama bir kalem atmıştım. Sözlükten, longview idi sanırım, yıllar önce bir entry’sinde görmüştüm. “longview and fuckininthebushes were here”. O gün bugündür aklımda olan şeyi nihayet gerçekleştirmiş olmanın anlamsız mutluluğu içinde ağaç evleri içime çekmeye devam ettim.

Dağlara akşam inmişti. Mekanların her biri o meşhur Olimpos ateşini yakmaya ve gençler etrafında toplanmaya başlamıştı bile! Her birinin muhabbetine dahil olmak istedim. Aklıma o gece geldi, sonra Melek ve bizim çocuklar =)

Sahile yürüdük.

Güneş, çeşitli tablolar çizmekteydi kutsal sular üzerinde. Ördekler yeni mi gelmişti, yoksa geçen defa ben mi fark etmemiştim başka başka şeylerden (!), hatırlayamadım. Biz sahile giderken, Olimpos’un meşhur dedesi dönüyordu. Oranın sabitiydi adeta bu dede.

Sonra çiçek çocuklarla karşılaştık. Oturmuş, bir şeyler anlatıyorlardı birbirlerine o oyuk kayanın dibinde. Tam 70’ler havasına girecektim ki Şeko şu cümleyi kurmaz mı: bu abiler buraya 6 sene önce 3 tl vermiş ve o gün bugündür para ziyan olmasın diye çıkmamışlar şkfdlşkgfldş (başka türlü gülünmezdi buna). Hakkaten, öyle bir halleri vardı (saç-sakal babında)..

Balık yemeden olmaz dedik ve 11 kişilik takımımızla Ulupınar’a geldik daha sonra. Şevket ve Yusuf’un, kendilerini kaybedip bir daha asla bulamayacakları mekandaydık artık! Önden gelen meze ve sıcak lavaş ekmeği, bu hayvanlar yüzünden anında tükenmiş, meze ve salatalar 3’er defa yenilenmiş (ekmeği sayamadım), gelen balığa yarı tanrı Herkül muamelesi yapılmış, açlıkla terbiye edilmiş bu mobil gruba, restoran sahipleri saatlerce gülmüş, gülmüş, gülmüştür.. Tatlılar da yetmeyince adamcağızlar meyve getirdiler, parasını da almadılar :/ Bir daha gelmeden önce telefon ederseniz ona göre kaçarız falan, hatta gerekirse ülkeyi terk ederiz demediklerine çok şaşırdım ben yalnız =)

Ertesi gün de zaten, babaanem için yollardaydık yine…

Heyvanlar 🙂

Beksitrit Boyz!

Road to the Ancient City

Olimpos’un kaçak göçmeni, bir nevi Süper Berduş

hippi abiler (filmlerdeki gibi dans ederler diye bekledik, etmedi puştlar) =)

Akşam olmakta..

Dostlar toplanmakta..

charmofsmyrna was there 🙂

Yazlıkta babamla

Canım yaaaa!..

 

 

bir gün bile düşmedi elinden şu tesbih =)

hastaydı burda (ama yeni değil)

yine yazlıkta, babamla

ben ve babaannem (tipim için sorry, burda odak noktası sağdaki güzel bağyan olacak!)

… geceyle gündüz birbirine girdi; hangi gündeyiz, farkına varamadım babanem.

Bayramın ilk günü, iyi değildin ama sanki bunu kabul etmek istememişcesine düştük Antalya yollarına. Bunun için affet bizi, yaşın 93 olmasına rağmen ölüm denen o soğuk kavramın birkaç gün sonra gelip seni bizden koparma ihtimaline ihtimal vermediğimiz için bırakıp gittik seni. Döndüğümüzde, o eski bildiğimiz, taparak sevdiğimiz sen, sen değildin artık babanem.

9 Kasım gecesiydi. Saatler süren yolculuktan sonra İzmir’e ayak basar basmaz hastaneye, yanına koştuk. İlk, ben göreyim dedim. Öyle de oldu. 2. kattaki odana, soluğumu tutarak ve neyle karşılaşacağımdan biraz da ürkerek girdim. Pencere kenarındaki yatakta, yüzün pencereye dönük uyuyordun. Koştum, yanına geldim. Ellerin, dikkatimi çeken ilk uzvun oldu babanem. Her daim incecikti halbuki onlar, böyle şiş görmeye alışkın değildim. Tuttum, avucuma koydum ikisini de.. Sıcacıktın. Sonra, halam seslendi: “anne, uyan bak Esin burda”.. Sağ tarafa düşmüş boynunu güçlükle düzeltip minik gözlerini açtın.. Göğsün, korkunç bir ses eşliğinde inip kalkıyordu o olmayasıca zatürre yüzünden. Gözlerime baktın ve ağlamaya başladın. Yalvarır gibi bir halin vardı ve ben işin ciddiyetinden sıyrılıp senle şakalaşmaya başladım. Sen çık şurdan bak neler yapacağız, dedim.. Odadan çıkana dek ellerini bırakmadım. Annem, çay kaşığıyla su içirdi. Bebek gibiydin babanem; saçları pamuktan bir bebektin o gece. Hiç konuşmadın, ama gözlerinden biliyorum neler neler anlattığını..

Sonra ablamla Şevket girdi yanına. Döndüklerinde ikisinin de gözleri ıslak ve kıpkırmızıydı. Onlarla konuşmuşsun; bak onlara geçtiğin bu kıyak çokça dokundu, bilesin!=) Ablama demişsin ki, “Dünya bitti Zeynep”…

Dünya bitti..

93 yaşında, hiç okuma yazma bilmemiş bir insan, ölümü nasıl daha güzel anlatabilirdi? Bilemedim..

Ertesi sabah, telefon çadı. Arayan halam, ağlamaklı: koşun, annem hiç iyi değil.

Ben evde kaldım babanem, çünkü seni o halde görmeye dayanamazdım. Annemle babam koşup geldiler yanına. Ama artık çok geçti. 10 Kasım, saat tam 9’da, rüyalarına giren Ata’mızın öldüğü tarih ve saatte hayata gözlerini kapattın. Tam istediğin gibi bir Perşembe günüydü. Antep ve Urfa’dan gelecek olan kızın ve yeğenlerin nedeniyle, bir gün beklettiler güzel bedenini. Cuma günü toprağa koyduk seni. Şevket’e dermişsin ya: ben ölürsem, beni sen göm, diye.. İşte hep bunu aklına getirip ağlamış bu yüzden Şeko mezarının başında.

Şimdi babaanne diye bir toprağa sarılıyoruz. Bu duruma alışmak, kabul edersin ki zor.. Açtım eski videolarını izliyorum, fotoğraflara bakıyorum. Gece yatarken ekranı öpüp iyi geceler babaanem diyorum. Arada bir yaşlar süzülüyor.

Umarım, yıllardır hasretini çektiğin oğluna en nihayetinde kavuşup hasret gidermişsindir.

Mekanın cennet olsun babanem.

Seni başka bir yerde hayal dahi edemiyorum.

Torunun, kızın, hazalın Esin

Ablam, babaannem, ben ve kuzumuz Karagöz (bizi büyüttüğü seneler)

Bu sabah saat tam 9’da, babaannemi kaybettik..

 

Hava durumuna baktım, bulutlu ama güneş açacak az sabret dedi. O değil de ben ne ara ve hangi nedenle yaz mevsimini yeniden sever ve özler oldum? En son liseye gidiyorken sevmiştim bir yaz gününü ve sonrası hep yağmur, kar, boran istekleriyle doluydu. 

Haftasonunu Behzat’la geçirdim (ahahahay). Ben bu adamın en ama en çok küfretmesini değil hayır – ki onun da hastasıyız – sanki kırk yıldır tanıdığım bir insan gibi olmasını sevdim. Behzat, gerçek bir adam olsaydı.. Ulan bok vardı sanki bir dizi karakterine tutulacak!

Ablamın kızı büyüyor, çok garip! Geçen gün elimi göbeğinin tam üstüne koyunca teyzesine merhaba dansı yaptı ufaklık. Bir bilse nasıl sevileceğini, hakkaten bilseydi bence bir an önce çıkmak isterdi. Acaba ben bu nedenle mi 9 ay sabredememiş ve 7. ayda girişimi yapmışım dünyaya? [Cevab veremedi]

Ege, okula gidiyor. (Geçen sene, 2. haftada terk ettiği için gidememişti. ANAOKULU TERK sjakljdsa)

Her gün değişik merasimler eşliğinde gönderiyoruz okula beyfendiyi. Haftalardır tek gün ağlamadan gidemedi henüz. Normalde yüzümüze bakmayan çocuk, okula giderken sarılıp binlerce kere öpüyor, tatlı teyzem, güzel teyzem, canım anneannem, balım annem falan diyor. Çok komik lan! Ahaha bir de dün gece onlarda kaldım ben. Kuzuyla beraber uyuduk koyun koyuna. Sabahın köründe bir sesle uyandım: klima! Bir baktım yüzünü klimaya doğrultmuş öylece bakıyor. Noluyoz lan, dedim. Ah teyze, ateşim çıktı da o nedenle bugün okula gidemiycem, dedi. Herif klimayla ateş çıkarıyor!!!! (tabi tebeşir bilmiyor çocuk nabsın)

Öyle işte. İşte öyle..

Arada bir ani girişler yapıp aklını alabilirim canım blog!

Öpüldünüzz.