You are currently browsing the monthly archive for December 2011.

Yarın yeni bir yıla adım atıcaz. Heleloy! Yine de, babaannemi aldığı için kızgınım 2011’e. Hep düşünürdük aslında beraberken. Ne zaman gidicem ki derdi. Ben de, amaaaan be kızım yine aynı muhabbet diye susturmaya çalışırdım. Babam çok gülerdi, babaaneme “kızım” diye hitap edince ben. Düşününce, ironikti. Rolleri değişmiştik son yıllarda, o çocuk olmuştu ben anası. Yazlığa gelince, katmerleniyor acısı ve hatırası. Her banyoya girişimde, sanki perde aralanacak ve o cılız bembeyaz bedeniyle banyo yaparken “Sabun nerdeaa?” diye soracak sanıyorum. -Yanında ya babaanee? -Görmiy gözüm leyy!

Neyse ki, onu net bir şekilde hatırlayabilecek kadar dolu dolu bir 29 sene geçirdim babaannemle. Anneannem mesela, uzak bir anı oldu gitti.

Pofff, taam bunlardan bahsetmek için gelmemiştim aslında.

Yeni gelen yıllardan, abartılı beklentilerim olmamıştır hiç. Sağlık istiyorum sadece, bundan daha büyük bir zenginlik ve konfor olamaz çünkü. Aileye yeni katılacak olan minik kızı merak ediyorum bir de. Umarım sağsalim gelir. Onun için gece gündüz bir şeyler yapmaktayız ablamla. İstanbul’dan getirttiğimiz fimolarla minicik kız bebekler yapıyoruz. Drajelerle beraber doğum ziyaretine gelenlere vermek üzere.. Her yer pespembe oldu. Ege’nin denizci temalı mavi beyaz odasından sonra pembe görmek hepimiz için güzel bir değişiklik aslında. Şimdi küçük matmazelin teşrif etmelerini bekliyoruz.

Güzel bir yıl diliyorum.

Hüznün minimum, mutluluk ve sağlığın maksimum olduğu,  güzel bir yıl işte..

=)

Bugün kumsalda tek başıma voltalar attım. Çılgın martıların, güneşle olan dansını izledim oturup. Kumda neşeli ayak izleri bırakmışlardı, kalktım takip ettim. İzlerin tümü, denizlere çıkıyordu. Deniz griydi. Bi ara güneş, ufuk çizgisinde ipince kızıl bir ışık bırakıverdi. Deklanşöre bastım. Lensin içine kaçan tozlara küfrettim; makineyi ilk aldığımda yine bu kumsalda çıkarıp içine aval aval bakmamın bir cezasıydı bu, ne bekliyordum ki? Ben güneş, martılar ve Georgia’yı onbininci defa ölümsüzleştirirken, bu ıpıssız sahile beyaz bir araba geldi. İlkten ürktüm. Sonra arabaya dikkatlice baktım ki, gelen bir ambulanstı! Aralık ayında, etrafta canlı niyetine sadece ineklerin bulunduğu bu insansız kumsalda ambulansın işi neydi? İçinden 3 kişi indi. Merhabalaştık. Meğer test sürüşü mü ne zıkkımsa onu yapmaya gelmişler. Su istediler, verdim. Ve biraz daha fotoğraf çekip eve geldim.

Saatler 00.12’yi gösteriyor ve Sezen, ben sana tutsak sen bana yasak diyor.

Doğru söylüyor!..

Sadece Ege bölgesini gösteren bu kağıt parçasının arkasına, tanımadığım bir adam bir şeyler yazmış ’99 yazında. Artık sadece Midilli’den gelen mültecilerin bir sığınak olarak kullandığı otelde bulduğum bu kağıt parçasını tam 10 yıldır saklamaktayım. Terk edilmiş, viran bir haldeydi otel Gözde’yle beraber kırık bir camdan atlayıp içine girdiğimizde. Kesif bir rutubet kokusu, dağılmış dolap ve yataklar, dibinde şarap ve dudak izi kalmış kadehler, deniz kabukları ve panoda duran notlar dün gibi aklımda. Sanki korkunç bir şey olmuş ve otelde kalanlar aniden terk etmiş gibiydi mekanı..

Kırık camların çıkardığı katırt kuturt sesleri eşliğinde odadan odaya sekiyoruz Gözde’yle. Komodinler kendinden geçmiş, yataklar leş gibi görünüyor, her yerde sarı kocaman lekeler var. Yokuş yukarı ve kapkaranlık, tuhaf bir koridoru var otelin. Yönetmen olsam, hiç düşünmez ilk korku filmimi burada çekerdim! Hem delice korkuyor, hem de merakımıza engel olamayıp keşfetmeye devam ediyoruz. Odalarda ilgimizi çeken herhangi bir şey olmadığını anlayınca da, bir zamanlar muhtemelen birarada kocaman ve neşeli yemeklerin yenmiş olduğu yemek salonuna dönüyoruz. Gözüm panoya gidiyor direkt. Kadifeden yapılmış bu bordo platformun üstünde onlarca not var. Gelen, bir şeyler yazıp raptiyeyle asmış ve gitmiş. Dikkatimi, gri renkli bir karton çekiyor. Düzgünce bir yazı.. Sayfanın başından sonuna, adeta içini dökmüş bir abimiz. Ve tam ortaya çaprazlamasına kocaman harflerle “PEACE” yazmış. Raptiyeyi söküp kağıdı elime alıyorum. Arkasını çevirdiğimdeyse, güzeller güzeli bir yerin haritasıyla karşılaşıyorum..

Tam 10 yıldır saklıyorum bu anı’yı. Bana ait olmasa da, her baktığımda gizli bir hayranlık ve merak uyandırıyor bu yazı bende. Ne mi diyor mesela.. Sarhoş olduğundan bahsediyor. Sanırım sevdiği bir kadın var ve onu düşünerek “keşke burada, yanımda olsaydın” diyor.. Belli ki dertli. Belli ki çok aşık ve sarhoş! Fransa 98 muhabbetinin artık kabak tadı verdiğini anlatıyor. O günleri hayal meyal hatırlıyorum. Ricky Martin, eğlenceli bir şarkı yapmıştı hatta, adı da Cup of Life idi.. Hey gidi!..

Ve daha çok şey anlatıyor adam. Velakin burada yorumlamaya kalksam sabahı eder, yine de yetemem.

Şu an Çandarlı’dayım. Otel, birkaç sokak kadar solumda duruyor. Az önce çıkıp baktım. Kapkara bir silüet sadece. Artık mültecilerin gelmediğini söyledi Yılmaz abi (site bekçimiz). İyice yalnız kalmış olmalı.

Dışarıda bıçak gibi bir hava var. Alt katta kuzine yanıyor. Annem, yarın pattiz alır pişiririz içinde dedi. Çandarlı’yı en ama en çok bu mevsim seviyorum. Çünkü sadece bana ait! Çünkü hayallere herhangi bir kısıtlama getirmiyor. Çünkü yorganın altında, kucağımda laptop, hemen yanımda Nurullah amcanın Mitoloji kitabı ve mevzubahis harita varken, hayat pofuduk pembe bir bulutu andırıyor.

Şimdi de karşımda duran manzara konuşsun..  

Georgia Adası – Çandarlı / Aralık 2011

Sabahın 7’sinde uyanmak  için sağlam nedenlere gereksinim duyarım genelde. Dün de bu neden, Kaş’tı. Ben İzmir’e döndüm, aklım orda kaldı..

Tabelaları izledik: Kemer.. Finike.. Kumluca.. Demre.. ve KAŞ!! Harflerin yerini değiş, al sana AŞK! Hesapladım, en son geldiğimde 15, hadi taş çatlasın 16’ymış yaşım. Ne anlar ki bir ergen şu güzellikten? İyi de neydi o zaman daha bu kutsal topraklara varmadan kalbimi güm güm eden?

 Tabelalar sayesinde doğru yerdeydim artık. 3 gündür aralıksız yağan yağmur bi güzellik yapmış ve Finike’den itibaren güneşi sunmuştu. Bunun için bir teşekkür etmem lazım önce, yukarıya bir yerlere.. Saatlerce dar sokakları arşınladık kadim dostum Nikon’umla.. Antin kuntin adamlara selam verdim, kedilerle sohbet ettim. Her şey yerli yerindeydi; milattan kalma devasa lahit, sağ gözümün içine eden Ekici Otel, cumbalı evler, mavi pervazlı evler, beyaz badanalı evler ve Meis adası..

Mevzubahis lahit (fotoğraf yanıltmasın, ebatları bir filinki kadar)

Minimal hayatlar.. Minimal hayaller…

Yakından lahit

Mavi beyaz Akdeniz sokakları

Ada evleri

2 kişinin yan yana geçemeyeceği sokak =)

Meis (evet, bu kadar yakın olduğunu unutmuşum)

charmofsmyrna, Kaş ve Meis adası (fantastik 3lü) =))

Kaş’ı tek solukta bitirmiştim. Aslında bana kalsa günlerce sürse yine bitmezdi ama yol uzundu ve vakit daralmaktaydı.. Devam ettik. Sol yanımda turkuaz deniz, sağ yanımda heybetli kaya parçaları eşliğinde virajlı yollardan geçtik. Ve 15 sene önce gördüğüm halde aklımda net bir şekilde kalmış olan yere geldik. Tabela şöyle diyordu büyük harflerle: KAPUTAŞ!

Ahh, güzel Kaputaş.. En son geldiğimde, şu yollar araç doluydu. Şimdi, bir ben vardım, bir de önümde uzanan uçsuz bucaksız ve insansız Akdeniz. Şaka yaptım, bir de Aralık ayında denize girmekte olan kafasıgüzel bir adam vardı aşağıda:

Bu abi, Almanya’dan her sene buraya gelir ve Noel zamanı illa ki yüzermiş. Elime fotoğraf makinesini tutuşturup “sular beni altına aldığında fotoğrafımı çeker misin?” ricasında bulundu.. Kafası sahiden de güzeldi

Seneler önce kartpostalını aldığım manzaranın aynısını resmetmek de varmış kaderde..

Dalgalar köpük taşırken..

Dalgalar en çok Kaputaş’a yakışır..

charmofsmyrna, kumsala adını yazmaya çalışır 🙂

Yorumu üstünde zaten 🙂

Antalya’dayım..

Geldiğimiz günden beri yağmur bir dakika bile ara vermedi. Bu durumun, havanın a-acaip derecede netleşmesi haricinde herhangi bir getirisi yok aslında şahsım adına. Şu an bulunduğum odanın hemen arkası, dumanlı Toroslar. Saklıkent’e kar düşmüş. Adamın biri de plajda yüzerken boğulma tehlikesi geçirmiş. Aynı gün içindeki tezatlara geel! Burası Antalya.

Bugün bir portakal bahçesine daldım. Dalından koparıp yemeyeli bin yıl falan olmuş sanırım, bi tuhaf geldi. Greyfurt ve turunç da vardı. Ahh, Olimpos’ta yediğimiz turunçlarrr! Minicik bir pazar kurulmuştu Çakırlar’da. Gözlemeci teyzeyle ahbap olduk; İzmir’in kızları meşhurdur demek ki doğruymuş dedi. Galiba iltifat etti =)

 

Çakırlar’a giderkene. Fantastik manzara

Falezlerin orda bulunan bir bitki türü

Şu an akşam çöktü buralara.. Yarın, rota Kaş’ı gösteriyor. Çokça özlediğim Kaputaş’ı ve Kaş sokaklarını, bu mevsimde ilk defa görecek olmanın tatlı telaşı 🙂

Burası Antalya!

Sevdiğim kentten selam olsun okuyanlara..

Odamda tuttuğum nesnelerin, beni yansıtmasına dikkat etmeye çalışmışımdır çocukluğumdan beri. Bir zamanlar tamamı sarı kırmızı olan bu nev-i şahsıma münhasır mekan, ergenlik dönemimde Leonardo di Caprio posterleriyle kaplandıktan sonra, üniversiteye adımımı atmamla adam akıllı bir forma girebilmiştir..

Zavallıcık.

Şimdiyse, aşağı yukarı şöyle..

Raf denen şeyi seviyorum. Sağ yanda, en bi sevdiğim kitaplarım ve bir zamanlar Blue Jean dergisinin vermiş olduğu minik Madonna biyografisi; solda ise İkea’dan aldığım vazo & çiçekler vee her gittiğim yerden getirmeye özen gösterdiğim uzun eşek kadar kuyruğu olan kediler (pembe olan: Çandarlı, siyah: Cunda, beyaz ise: Bozcaada’dan).

Close up

Çook eski zamanlardan kalma bir askılık. Üzerindeki yazı ve resmin, şimdiki hayat felsefem olacağını bilmeden almıştım hem de.. “Yaşamak için gez, Gezmek için yaşa” (gibi bir anlamı var. HELL YEA!)

Adadan kalare bir hatıra 🙂

Yel değirmenleri (Arka sol: Bozcaada, onun yanındaki: fimodan ben yaptım hıaağğ, öndeki: Alaçatı)

Bunu da fimodan yaptım. Şu sandalyade oturmak istiyor ben (ama tırnak kadar laayn)

Fimolara devam. Kutu, ikeadan. İçindekiler, ablamla benim eserimiz ayıptır sölemesi..

Şeker gibin taşlar..

Fotoğrafçı hippi kız, yani ben 😀

Güneşli bir Haziran günüydü. Beni sabahın köründe yollara düşürebilecek, sağlam bir nedene ihtiyacım vardı ve o nedene bazıları Kelebek, bazılarıysa Kelebekler Vadisi diyordu (ben II. gruba aidim dostum). Cenk de gelmişti. Sürpriiiiz? Bu çocuğu en son, Türkü Kafe ve Sevginin Gücü ile başlayan salak ve amaçsız derneğimiz zamanları görmüştüm. Wu huuu, zaman nasıl da değiştirmişti o çehreyi? Fethiye’ye vardık. Çadırlı kampların tekinde tek gece kalıp, ertesi gün vadiyi görüp İzmir’e geri dönecektik. Ben, Melek, Cenk ve Ayşegül, dördümüz sahilde sabahladık o gece. Bira, sohbet, yan masanın gitar muhabbeti ve o dönemler salsa kursuna giden çılgın iki kızın yardırıcı dansıyla bitirmiştik geceyi. Cenk’le ikiye falan ayrılmıştık sanırım kızlara gülmekten. O güzelim koyu geride bırakıp Ölüdeniz’e doğru yol aldık. Bol bol kadın parfümü kokan aracımızdan kahkaha ve şarkı sesleri yükseliyordu; herkeste aman tatlı bir heyecan? Sonra, önceden ayarlanan teknenin olduğu yere geldik (çantalarımıza içki stoklamayı ihmal etmeden). Sanırım midem yine arızalıydı o gün. İçtiğimi hatırlamadığıma göre, evet evet öyle idi kesin. Çantasında pembe rujlar, simli allıklar, vay efendim cicişli tokalar değil, bol bol Rennie taşıyan bir hatunum ben. Nabalım, kıfsmet. Atladık tekneye.

Yok abicim, deniz dediğin mavi değil turkuaz olacak basbayağı! Eğilip içmemek için zor tuttum kendimi hep teknede. Ki Melek, Ayşegül falan, hep yüzdü eşşek herifler Mavi Mağara molasında. Yüzme faslı bitince, yol devam etti. Neyse ki çok geçmeden vadideydik!! Aman yarebbo! Merhaba sayın manzara, daha önce içinizde bir hülyaya dalmış olabilir miyim acıba? Kesin dalmıştım olm, biliyordum ben burayı. İlk kez gelmeme rağmen hem de! Begonvilli bir taş ev vardı, tek gördüğüm yapı o da. Turkuaz suya atlayıp, karaya çıktık. LOST’tan bihaberken başrolünde oynamışım meğer çeşitli vadilerde. Biz, yine dört eleman şeklinde takılalım dedik. O ağaç senin, bu kayalık benim kelebenk aradık her köşe başında. Tam tekneye geri binecekken beş-altı taneden oluşan bir gruba rastladık. Kelebek de kelebek hani. Bizim burdakilerin ne denli ezik olduklarını fark ettik onları görünce. Sonra İzmir’e döndük zaten. Yeryüzünde bir cennet varsa, o cennet Kelebekler Vadisi’dir dostum. Başka türlüsü olamaz çünkü..

tekneye bindiğimiz lokasyon (ohannesburg, böyle bir yer olabilir)

vadiye giderken bizimkiler burda yüzdü. bense aval aval karşıdan baktım. öyyle..

Kaptan: geldik millet. Ben: dur burda kaptan! bırak beni burda kalayım!..

şu evde yaşar, gül gibi geçinip giderim İngiliz hippilerle

aha gördüm, sonunda gördüm!! Çiçeklerin arasında, başka bir çiçek türü sanmış olsam da gördüm diyorum iştee..

Bizim 2 numero 🙂 (anamlar bana benzediğini iddia edeyyor)