You are currently browsing the monthly archive for January 2012.

Aşk Tesadüfleri Sever, Mehmet Günsür faktörünü bir kenara bırakıp sadece konuya odaklanacak olursak, adamın bam teline dokunabilen cinsten bir film olmuş. Hayır, yeni izlemedim tabiki. Epey zaman geçti üzerinden. Şimdi şu saatte bloğumda bahsediyor olmamın bir nedeni var sadece.

Üniversite fotoğraflarına bakarken, bir aydınlanma yaşadım! Bir zaman dilimini, aynı ortamlarda birbirlerinden habersiz yaşayıp yıllar sonra bi şekilde buluşan, birbirine karışan hayatlar geldi aklıma. Film, tam olarak bunu anlatıyordu. Ama kendimin de şahsen böyle bir film senaryosu içinde olabilme olasılığını fark ettim.

Muhtemelen aynı otobüse itiş kakış farklı kapılardan binmiş, yine aynı otobüsten farklı fakültelere yürümek üzere güçbela inmiş, Balkanların en büyük kütüphanesinin ücra köşelerinde dev kitaplar içinde kaybolmuş, fakülte koridoruna asılı halde bulunan fidan gibi bir çocuğun ardından yapılan gösterilere yürekten destek olmuş, aynı kantinin eşsiz lezzetteki tostundan yemiş, çayını içmiş, dev konferans salonlarının, amfilerin, hastane laboratuarından bozma sınıfların büyülü atmosferini tatmış idik..

Öyle.

Edebiyat Fakütesi’ni çok özlüyorum bu aralar. Ama ki Seçil hocanın acısı ve anısı hala bu kadar tazeyken cesaret edip eyleme dönüştüremiyorum bu isteği. Adına bir kitaplık açılmış. Fotoğrafı da var tam orta yerde, Murat hocanın sayfasında gezinirken gördüm.. Ondan kalan kitap ve film arşivleriyle dolu, dopdolu bir oda işte. Desperately Seeking Susan, baş köşede olmalı. Nasıl severdi Madonna’nın 80’lerde kalmış halini ve elbet, kocasına inat Daniel Day Lewis’i. haha! Seçil hoca, bundan böyle o odada, aslında o fakülte binasında yaşıyor olacak. Okunulan her kitap birer nefes verecek ona. En az Jack Kerouac, Dean Moriarty ve Beat nesli kadar ölümsüz şimdi!

“Upon her  dateless fame our periods may lie / As stars that drop anonymous from an abundant sky”

1

2

Seçil Hoca…

Advertisements

Yeryüzünün bu eşsiz parçasıyla tanıştığımda, çocuk denilecek yaştaydım. Dağcılık kulübünün en güzel zamanlarıydı; Bilge ve Berna hemen her parkurda yoğun istek üzerine Beyaz Giyme türküsünü söyler, Ömer abi tüm bu güzellikleri kameraya aktarırken Selo her zamanki gibi un helvası kavururdu odun ateşinde. Tütsülü zamanlardı azizim.  Helva üzerine demli çay içerdik. Kamptaysak eğer, bilumum içkiler de gayet rahat kayıp giderdi boğazımızdan. Vakit epey geç olup çadırlara çekildiğimizde aklıma Sarıkız’ın hüzünlü hikayesi gelirdi, ve elbet mitoloji!

Kaz Dağları’na toplu halde bir kamp gerçekleştirmeyeli, neredeyse 10 yılı geçti. En son, annem-babam-ben’den oluşan çekirdek aile ve Selo’nun çekirdek ailesiyle gitmiştik 6 kişi şeklinde. 3 yıl olmuş. Toplamda 2 gece kaldığımız bu gayet sakin ve hatta dinlendirici (hatta diyorum çünkü kamplar genelde pek dinlendirici vasıfta olabilemez dostum) kamptan bahsetmek istiyorum biraz. Geceyi yazlıkta geçirdikten sonra sabah erkenden Ege’nin daha da kuzeyine doğru yol alıyoruz. Hop: dejavu! Bu yollar, beni ekim sabahı boz bir adaya kavuşturan bu yollar, ahh!..

Öğlen Hanlar’dayız. Derhal çadırları kurup dolaşmaya çıkıyoruz. Yine bir sonbahar, ortalık çınar yapraklarından ve keçilerden geçilmiyor=) Yaylacılar, henüz kente geri dönmediği için emanet evlerin içinden bebek, çocuk, yaşlı, kadın sesleri yükseliyor. Pelin’le bir kedi buluyoruz kamp alanında, derhal arkadaş oluyoruz kendisiyle:

    Hanlar kedisi

Çadırlar

Akşam oluyor, klasik mangal faslına girişiyor babam ve Selo. Hanlar’da geceleri ürpertici ve mevsim her ne olursa olsun, soğuk geçer. Elektrik olmadığı için, alnımızda fenerlerle yaşayan tuhaf canlılara dönüşüyor ve mütemadiyen titriyoruz. Öğlenin acımasız güneşi, tek bir zerresini bile bırakmadan çekip gidiyor gece olunca. Biz de, mangaldan kalan ateşin etrafına konuşlanıp soğuğu unutmaya çalışıyoruz.

Ertesi günün tamamını ise, başganın önderliğinde şu an kilometresini hatırlamadığım bir doğa yürüyüşüne ayırıyoruz.

Kaz Dağları’nın ilginç bir bitki örtüsü var. Devasa ağaçların altında, toprağın tamamını örten yosunumsu otlar ve o otların üzerinde öbek öbek mantar ve çıntarlar mevcut.  Annem için, kutsal topraklar olarak addedilebilir bu nedenle çünkü kendisi çıntar olan coğrafyalarda rahatlıkla aklını yitirebiliyor sevinçten.. Bu gereksiz ayrıntıyı da verdiğimize göre, kaldığımız yerden devam edebiliriz. Ne diyorduk? Yürüyüş. Evet, kampa gidilir de yürüyüş yapılmaz mı! O doğa, o enfes koku ciğerlerin en ücra köşesine çekilmez mi? Bal gibi de çekilir..

Hanlar’da 2 gece kaldıktan sonra, Ayazma’ya gitmeye karar veriyor bizim ekip. İlk duyduğumda verdiğim tepki şöyle oloyyor: -Nea, Ayazma mı? Bozcaada’nın Ayazma’sı mı?. -Hayır, bu başka. -Hı, öyle mi:/ Sonradan fark ediyorum ki, Eyyvah Eyvah 2’de, Ata Demirer ve saz arkadaşlarının alem yapmaya gittikleri yermiş meğer bura. Git git yollar daha da uzuyor. Çeşitli tabelalar karşısında üç kuruşluk aklımın gidip geldiğini fark ediyorum.. Geyikli: bilmemkaç km, Bozcaada: şu kadar kaldı, Gökçeada: az ilerden sağda! Durdurun arabayı, adalara gidecek vaar!

Diyemiyorum tabi. Yol gitgide darlaşıp, etraf daha da yeşermeye başlıyor. Muhtemelen Tanrı’nın bile varlığından bihaber olduğu yerlerden geçiyoruz. Her iki yanımız full elma bahçeleri. Durdurun arabayı, elma yiyecek var! Sahiden de durup tonton bi teyzeden üç-beş kilo kadar elma alıyoruz. Ben böyle bir lezzet tatmamışım ömrümde meğerseme!

Ayazma, mitolojik bir cennet. Başka tanımı olamaz zira. O elmaların bir anlamı olmalıydı Abidin, ki evet Paris’e Afrodit ve diğer 2 hatun tarafından uzatılan 3 elma olayı, ahan da burada gerçekleşmiş. Paris’in Helen’e olan aşkı Truva’da yanıp kül olduysa, Ayazma’da tohum vermiş..

Çeşitli çağlayanlardan, sulardan yalınayak geçerken, dünyanın ne kadar küçük olduğu tescilleniyor: bizim kulüpten başka bir hatun çıkıyor karşımıza. Allasen bu kadının bu kuş uçmaz kervan geçmez dağ başında işi ne o mevsim? Zirve yapmaya gelmiş arkadaşlarıyla, ya ne sandın? Bunu duyduktan sonra başımı hafifçe kaldırıp dağın en tepesini görmeye çalışıyorum, ama yok. Öyle bi yer yok? Bu insanlar hakkaten operasyonla mantıklarını aldırmış olmalı. Daha da haber alamadık zaten kendilerinden.

Ayazma’da bulunan eski bir değirmen

Bir Hanlar ve Ayazma macerasının daha sonuna geliyoruz. Dönüşü Assos üzeri yaptıktan sonra, kutsal topraklar Çandarlı’ya adım atıyoruz. Kendimi odama atıp Nurullah amcanın kitabından “İ” harfine bakıyorum.

Diyor ki: İda, Edremit Körfezi’nin kuzeyinde bulunan ve mitolojide büyük öneme sahip olan dağın eski adıdır.

İda ne güzel bir dağ!..

Bugün otele gittim.

Hani şu önceki postlarda bahsini ettiğim terk edilmiş otel. Deli soğuk bir hava eşliğinde, büyük ve küçük baş hayvanlar sitemize giremesin diye araya çekilen dikenli telleri aştıktan sonra çamurlu patikadan geçerek binanın önüne geldim. Böyle bir yere otel inşa eden üstün zekayı merak ederek -olmayan- kapıdan içeri adımımı attım. Hop, flaşbek! Gözde’yle ne uğraştırmıştı şu giriş olayı. Kapı kilitliydi o zaman, mecburen kırık pencereden atlamıştık. Şimdiyse, pencere veya kapı namına herhangi bir şey yoktu. Mülteciler de gitmişti büyük olasılıkla. Peki ya gitmemiş olsalardı? Manyamış mıydım neydim? Bu havada, bu insansız coğrafyada, bu terk edilmiş viran otelde işim neydi? Bir kere daha çeşitli manyaklıkların insanı olduğumu anladım.

Kuru bir iskelet halindeydi otel. En çok, müşterilerin notlarını astığı panonun yerinde esen yellere taktım kafayı. Sanırım başka başka hayatların birbirinden ilginç ya da renksiz hikayesini okumayı seviyorum. Kadehler yoktu. Mutfak / yemekhane kısmına gelip bi süre manzarayı izlemeye koyuldum. Karşımda kıpırtısız duran ada, şöyle görünüyordu Hanay’dan uzaklara bakınca..

 

Hanay Otel / Çandarlı 2012

Yazlıktayım..

Bazen, sabahları nerede uyandığımı şaşırıyorum. Bir bakıyorum yatağın yönü, şekli şemali değişmiş. -Neresi la bura? -Çandarlı kuzum. -Peki şimdi? -Antalya. -Burası tanıdık gibi? -Evet nihayet Bornova’da, doğduğun evdesin..

Görgüsüz gibi bi giriş yaptım ama yok öyle bir şey; her gittiğim yerde parke ve taşlara birikmiş kırıntılar ve oraya buraya yapışmış tozlar karşılıyor beni. Bugün mesela, 1,5 saatlik yolculuk ardından merkezde hayvan gibi bir tost artı koca kalıp çikolata yedikten sonra çöken rehavetimin ödülü olarak, evin her yerine hususi olarak serpiştirilmiş gibi duran kuru yapraklar “sürpriiiiz” dediler hep bir ağızdan. Ben de “hayııııır” diyerek kendimi sokaklara attım. Bomboştu yine. Bekçi kulübesine doğru yürüyen Yılmaz abinin siyah silüeti haricinde başka bir şeye rastlamadım. Yazın onlarca insanın mayo ve plaj çantalarıyla römorkun gelmesini beklediği duraktaki banka oturup, Midilli üzerinden güne veda eden güneşe el salladım. Bugün de şu şekil battı:

tabi bi tripodumuz olsaydı kadrajı da ayarlayabilirdik ://

Tamamen karanlık çökünce de kendimi eve atıp kuzinede ısınmak pişmek üzere salona konuşlandım. Ellerim kızarmış tavuk gibi görünene dek sobanın başından ayrılmadım. Perdeler tamamen açıktı. Oysa Bornova’dayken güneş batar batmaz kapatırız ele aleme maymun olmayalım diye. Burası bAŞKa. Güzel. Sessiz. Eşsiz..

Şimdi Feridun Düzağaç’ın “gel bak bir elimde gökyüzü var hala” diyen naif sesi odamın tamamını doldururken, şu hayatta sorumlu olduğum herhangi bir halt olmaması şerefine içmek istiyorum. Gel gör ki mide ilacı aldım ve terso bi durum olmasın diye bu isteğimi icraate dökemiyorum. Şu an içip bir şeyleri kutlayanlar, benim yerime de birer yudum alsınlar mümkünse..

Ah be FeDe! Böyle de söylenmez ki..

http://www.youtube.com/watch?v=Zg4u5GSPMKg

Yine sıkıcı bir çeviriden firar edip geldim!! Anket istatistikleri, verilen bakınızların boşluğu ve ki-kare testlerinin anlamsızlığı çerçevesinde oluşan buhranı bir tek buranın dindirebileceğine olan inancımla geldim üstelik. Bugün, bir süredir karıştırmakta olduğum eski fotoğraf cd’lerinden Batı Karadeniz kampını çıkardım gün yüzüne. Meğer çekip çekip bir kenara stokluyormuşum sadece fotoğrafları. Bu çok saçma!! Eh, madem öyle biz de bir yolunu bulup değerlendirelim dedik.

3-4 sene önce, 18 kişilik bir ekiple İzmir’den Bolu’ya doğru yola çıkıyoruz. Yine Temmuz, yine cayır cayır Bornova. Akşam çıktığımız için, sabaha karşı hedeflenen istikamete varıyoruz. Güzeldere, sislerle karşılıyor bizi. Kahvaltı yapıp kendimizi hemen şelaleye atıyoruz Nezoşla:

Güzeldere Şelalesi

Yorgunluğu üzerimizden def ettikten sonra keşif yürüyüşüne çıkıyoruz grup olarak. Karadeniz’in sis içinde kaybolmuş ahşap evlerini, mısır ambarlarını ve değişik bitki türlerini ne kadar özlediğimi fark ediyorum.

Sevimli mantarcık, hihi

Güzeldere’de 2 gece konakladıktan sonra, direksiyonu Erfelek Şelaleleri yönüne kırıyoruz. Başlıkta da dedim ya, bu Karadeniz kampından ziyade “çağlayan” kavramına ağzımıza kadar doyduğumuz bir destana dönüşüyor adeta. Gittiğimiz her yerde iplik gibi süzülen sular karşılıyor çünkü bizi. Erfelek’se, bu bahsini ettiğim yerlerin adeta pik noktası!!

Sabah erken uyanıp takım şelalelerini tek tek ziyaret etmek üzere, sırtımızda çantalarla yollara düşüyoruz. Yukarıda görmüş olduğun fotoğrafın aynısından sekiz-on tane daha olduğunu varsay. Her yer çağlayan sularla kaplı! Yurdum insanı kolaylık olsun diye halat koymuş hemen her noktaya. Kah sırılsıklam ıslanarak, kah güneşle dans ederek, ama en çok da acayip şekilde eğlenerek çıkıyoruz tepelere.. Yanımızda, 14-18 yaş aralığında tam dört gönüllü rehber var! Kamp kurduğumuz alanın sahibinin torunları! Nasıl tatlı ve yaman çocuklar ama. İstanbul’da yaşamalarına rağmen, yazları gelip dedelerine yardımcı oluyorlarmış. Sonradan hepsiyle kanka kıvamına geliyoruz.

Derken, şelaleler bitiyor ve en tepede, tüm bu güzelliğin kaynağı olan pınara ulaşıyoruz. Ben böyle berrak bir su görmedim ömrümde. Eğilip kana kana içtikten sonra, kuzinede patateslerin pişirildiği sıcacık bir mekana giriyoruz. Bir nine ve dede karşılıyor turistleri. Gelenler bir iki bir şey yazsın diye de bir anı defteri yapmışlar kendilerince. Derhal kalemime davranıyorum:

 charmofsmyrna was in Erfelek 🙂

 Hızlıca inişe geçtikten sonra yemek faslına girişiyoruz. Ama öncesinde, bahsini ettiğim çalışkan sıpaları (tamam araya bizim eşekler kaynamış olabilir) şu şekil resmediyorum:

 haha-hayat maksimumda değil, düpedüz Erfelek’te dostum!

Ertesi gün, Aslı bizi köylerine götürüyor. Yeşil bir platform üzerine kurulmuş minicik evler, değirmenler, tahıl ambarları vsvsvs içinde kendimi kaybediyorum.. Bir evin bahçesine dalıyorum, daha yakından fotoğraflar çekebilmek ümidiyle.

Hop!

Albayım, şöyle bir maceranın içinde buluyor kendini:

owyea!

Erfeleği bitirip Safranbolu’ya çeviriyoruz rotayı. Daha önce görmüş olmama rağmen yine delice bir heyecan ve mutluluk sarıyor dört yanımı. Tarihi konaklara girip çeşitli karelerde görüyorum kendimi:

radio&esin

Neden bilmem, bu ninenin gözünde yaş vardı o gün..

Derken güzel bir Karadeniz macerasının da sonuna geliyoruz. Aslında Yedigöller de var ama oranın gerizekalı fareleri ve obez kurbağaları yüzünden tımarhanelik kıvama geldiğim için ceza olarak fotoğraf koymayacağım!

Pissin Yedigöller!!

Ama sen güzelsin canım Karadeniz =)

Oturup şu güzelliğe bakmayalı neredeyse bir ay olacak.

Babaanem nedeniyle eski albümleri karıştırırken bir şey çekti dikkatimi. Meğer ben Çandarlı’ya ne çok aşıkmışım? Hemen her albümde, şu manzaranın farklı rengi, açısı, dokusu ve güzelliği mevcut. Kimi zaman Midilli üzerinden batmış güneş, kimi zaman da Georgia! Ve ben her akşamüstü aynı noktaya konuşlanıp anı, anları, yılları ölümsüzleştirmişim. Geriye dönüp bakmak ve bir nimet olarak gördüğüm blogcağızımda bu güzellikleri yorumlar eşliğinde anlatmak, insanlık için küçük benim içinse devasa bir adım adeta!

Değişik bir günbatımı açısı tabi, hehe 

Hayıtlı koyu

Birkaç sene önce,  en sevdiğim iki hıyartoyla sahile giderken

Çandarlı’dayken hayat, miladi zamanlardan kalma görkemli bir destana dönüşebiliyor. Mitolojik hikayelerin çoğunu, buradaki cılız ışıklı odamda yazmışımdır. Kalem ve kağıt eşliğinde! Mevsim kışsa ve etrafta kuzuların çıkardığı çan sesleri haricinde başka bir ses yoksa, resim bile çizebiliyorum.

Kömür kalemle çizilip kuru boya ile renklendirilmiş hatun (self portre olmasını ben de isterdim ama diil. Bilmiyorum kim)

Rum evi

Tibetli çocuk (fotoğrafını çekemiyoz, bari resmini çizelim)

Oiaaaa / Santorini (inanmazsan naha şura, http://www.alef.net/ALEFImages/Structures-Stairways/WhiteSantoriniStairway.Gif )

Santorini’de bir evin önü, Vespa’nın hastasıyam

Kendimi, kurduğum mavi-beyaz hayallere en yakın hissettiğim yer Çandarlı benim. Begonvilim orda, her renk sardunyam. Babamın ortancaları!! Maviye boyadığım saksılar, bir taverna girişini andıran tabelalar, renkli taşlarım, açmaya ve içmeye kıyamadığım Bozcaada şarabım.. Georgia orda, Denizköy, eskilerin Angelos dediği Bademli ve yel değirmenlerine bakmaya doyamadığım, rüzgarın buzuki sesini taşıdığı karşı kıyı, Lesvos’um, Midilli’m de..

 Midilli (aka. karşı kıyıdaki sevdiceğim)

Selam selam..

Dün gece uyku tutmadı. Oturup, babaanemin fotoğrafları eşliğinde nehirlerce gözyaşı akıttım. Baktım, gitmiş olduğuna bir türlü anlam veremedim. Yeryüzü üzerindeki var oluş amaç ve nedenimizi sorguladım, ve her zamanki gibi işin içinden çıkamadım. İçimde nehirler akıyormuş meğer. Göz pınarlarımın yardım ve yataklık ederek dışarı çıkmasına katkıda bulunduğu bu tuhaf tuzlu sularda boğuluşumu izledim dün gece.

Şimdi iyi gibiyim. Yani öyle olduğumu umuyorum en azından. Canan’dan sonra Ezo’yu güzel söyleyen birilerini daha buldum bak. Soldaki siyah kazaklı çocuğun sesi, hakkını veriyor türkünün. Dinledikçe bulunduğum yerden başka, bambaşka coğrafyalara gitmek hiç de zor olmuyor.

Sordum seni yıldızlara, dediler ki bin yıldır görmedik onu…

http://www.youtube.com/watch?v=SQypsZ9OoEQ

Ege the babyboy, dün bademcik ameliyatı oldu. Sabah karanlıkta uyanıp hastaneye gittik. Öncesinde sarılmalar, koklaşmalar… Bir sürü çocuk vardı. Mavi ayıcıklı bir entari giydirdiler kuzucuğa. Okula giderkenki gibi mızmızlandı, ablama sarıldı. Tam hiçbir şey olmayacağına ikna ettiğimiz zaman da alıp götürdüler. Giden çocuklar en fazla 10 dakika içerisinde yarı baygın halde dönüyordu bizim kata. Ege’yi tam 40 dakika getirmediler. Midem bulandı. Bizim oğlanın anesteziye alerjisi vardı çünkü. Daha önce dişi kırıldığında, lokal anesteziyle uyuşturup çekildikten sonra vücudunun her tarafı şişmişti. Dün o soğuk hastane koridorunda aklımdan, aklımızdan geçen ihtimaller dile gelse..

Sonra Cem bey -the doc- göründü. O ana dek hiçbir çocuğun ailesiyle görüşmeyen bu Amerikan dizilerinden fırlamış kılıklı adam, şimdi bizi karşısına almış konuşmak istediğini söylüyordu!! Yine midem tuttu. İçinde bulunduğumuz odada oksijen bitti. Adam anlatıyordu, kulaklarımın uğultusundan duymakta zorluk çekiyordum. Neden sonra “Ege iyi, ama operasyon lazerle olduğundan şöyle şöyle yapın demek için geldim” dediğini duydum. Odaya güneş girdi yeniden. Sonra kuzuyu getirdiler. Baygındı. Ama birkaç dakika içinde çığlıklarıyla ortalığı ayağa kaldırmaya başlamıştı bile!

Şimdi bizde kalıyor. Yan odada Placebo’dan 58. kere Infrared dinliyor.

Bademciğini sevdiğim!..

17 Ocak 2012 / Ekol KBB Hast.

Çevirisini yaptığım bir kalp krizi hikayesinin orta yerinden ve çeşitli hashtag’lerle ciğerimi dağlayan twitter’dan kaçıp geldim sana. Sesimi kendim duyabilsem “yardımm” diye bağıracağım ama.. Konuşmuyorum ki? Ses tonumun neye benzediğini unutuyorum çoğu zaman. Çalan telefonlara, bir başkasınınkiymiş gibi uzaktan bakışlarım ve mütemadiyen her şeyden kaçışlarımdan tiksindiğim anlar oluyor. İnsanın herkesten kaçıp kendine yakalanması biraz sinir bozabiliyor çünkü. “Yine mi sen” diyorum karşımdaki meymenetsiz surata.

Bugünlerde uzaklara, ne bileyim işte bir yerlere gitme isteği, doğum sancısından beterleşti. Bi ara Antalyos lafını duyar gibi oldum ve daha sonra ortam tarafından teyit edildi bu bilgi. Bu defa Şeko’yu da ekleme niyetindeyim kafileye. Şeko varsa midye dolma da olur, Şeko varsa kokoreçler, vay efendim yöresel kebaplar daha biz gelmeden hizada durur. Şeko gittiği yerlerde hemen doymasın diye yemeği ayakta yiyen bir canlı türüdür çünkü (neymiş efendim mide az büzüşürmüş, yeni lokmalara yer açılırmış ahuahuah)

Çeviriden ve “fucked up” ülke gündeminden uzaklaşmak için bugün bi ara Assos’a gittim. Ahaha, dur bee salt fiziksel değil, metafiziki yolculuklar da yapabiliyorum artık. Aklımı elçi olarak gönderdim, bedene sen dur hele dedim. Yokuş aşağı inerken bi ara durup muhteşem Midilli manzarasını seyre daldım.. Sonra dar sokaklarına attım kendimi. Teyzenin biri bir şeyler satıyordu, anlam veremedim. Ne ki bunlar? diye sordum. Nazar için, dedi. Al bir tane, nazar değmez dedi. Aldım..

Midilli ve Girit’ten gelen göçmenlerin elinin değdiği bu efsunlu güzellikte, bir kere daha kaybolmuştum işte. Lost in time. Lost in transition. Lost in translation. Kentin yukarısında bir yerlerde kazı yapan ekipler gördüm. Çok eski zamanları yer altından çıkarıp gün ışığına takdim ediyorlardı. Bunca kutsal bir mesleğin, öğretmenlikle en azından denk tutulabilir olması gerektiğini düşünüp her zamanki gibi birilerini suçladım. Yağmur başladı birden. O an birilerini özledim. Sırtımı antik kente dayayıp denizi, denizin güzel Midilli’sini izlemek tek başına çekilir mutluluk değildi. Biri eksikti sanki. Ya da hiç olmamıştı? Akıl almaz bir azimle yıllara ve hava şartlarına direnen yapılara baktım. Kendimi hiç bu kadar küçük ve aciz hissetmemiştim sanırım..

Assos’tan ayrıldığımda hava kararmak üzereydi. Yol üstünde durup, güneşin Egeos üzerinde bıraktığı kızıllığı ölümsüzleştirdim.

Sonra hep kekik koktu dört yan. Yaban kekiği…

yamulturum pozu. hehe

Burası Uludağ. Sene, 86 olmalı.. Anne tarafından her kimi tanıyorsam, hepsi oradaydı o gün. Teyzeler, kuzenler, torunlar… Etraftan görenlerin muhtemelen “bunlar yememiş içmemiş, üremiş” cümlesini kurduğu bu kalabalık aile hatırasında, kırmızılar içindeki sarı kafa benim =) Arkamda duran akıl yoksunu kuzen, beni kartopu manyağı yapmıştı o gün. Aklımda net şekilde kalan bir bu var, bir de millet artiz artiz kayarken bizim akılsızların altlarına naylon poşet koyarak fiiuut şeklinde bayır aşşağı uçuşları. ahuahuah

Şimdi adeta İzmir’in jet sosyetesinin ikamet ettiği bir yere dönüşen Evka 3’te zeytinliğimiz vardı bir zamanlar (burlaa hep dutluktu :)). Haftasonları yine tüm sülale şeklinde zeytin toplamaya giderdik. Tabi biz veletlerin işi, ağaçları savaş üssü olarak kullanmak ve hava el verdiği sürece ormana dalıp dağ çileği yemekti. Deli Vasfiye’nin köpekleri, burada koşturmuştu işte bizi (o da ayrı bi travma hea).. Elinde gelincikler taşıyan, benim!

Antep’te, bir eşeğe maksimum kaç kişi binilebilir’in tatbikatı. O zamanlar halamın bir evi vardı adada. Her yaz gider kalırdık. Asma ağacından yapılma, yıkanırken üzümü dalından koparıp yiyebildiğimiz fantastik bir banyo vardı bu adada. Akşamüstü Fırat’a iner, eniştemin tuttuğu balıkları yerdik nehir kenarında. Fotoğraftakiler, halam ve çocuklarından ibaret. Ahh, bir de arada sıkışmış zavallı ablam (beyaz elbiseli)..

Benim ablam, istediği zaman kafasından aydede çıkarabilen bir uzaylıydı aslında dljdlksalşdk Burası Karagöl’dü sanırım. Amma somurtmuşum hea. Sanırım o esnada bana ısrarla bir şeyler anlatmaya çalışan Deniz’e uyuz oluyorum. Ablam da kafasından çıkan nurun verdiği mutlulukla gülümsüyor. Ne tuhaf bir poz yaa rab!

Pikniğe gidilmiş, top alınmış, hatta öncesinde göbek bile yapılmış =)) Birbirinden komik saç modellerimize, don lastiği gevşemiş pijamama ve ablamın eşsiz kaburgalarına değinmek istemiyorum. Kuaförümüz amcamdı lan! Adam, onlarca er kişiyi traş ettikten sonra akşam eve gelir bir de bizi keser biçerdi. O zamanlar Bendeniz modeli falan da yok ortada. Tas modunda takılmaca lşdkaldk

Doğumgünü ablasını kıskanan bebe. Normalde büyükler küçükleri kıskanır, ama bizde durum hep tersiydi. Onun küçülenlerini giyen bendim ne de olsa lan? Her şey ilk ona alınırdı. Ortak alınan oyuncakları ise hayvan gibi sahiplenirdi hemen. Hangileriyle oynanılıp hangileriyle oynanmayacağına o karar verirdi. Kuzenimle evden kaçıp kırtasiyeye giderdi. Ben evde perişan, derbeder.. “Babaneaaağ, yine kırtasiyeye gitti oruspular” (kuzenim de erkek hea) “Öyle deme yavrıım, onlar okula gidiy”.. Artık nasıl bir hırs yaptıysam, onlar yüzünden hayatımın geri kalanını kalem ve kağıttan kurtaramadım bi türlü 🙂

Sene, 83. Esin küçük, İzmir büyük!! İzmir büyük ve çok güzel! Rüzgarda hışırdayıp göğü delen kocaman palmiye ağaçları var bu kentin. Kalem gibi sıra sıra.. Annemim elini tutmuşum Konak Meydanı’nda. İşte olmadığına göre güzel bir Cumartesi o gün.. Bana ve ablama bebek almış. Poşedinde duran oyuncağın heyecanı, çok az şeyde bulunabilir şu hayatta. O iğrenç plastik kokusu, dünyanın en eşsiz esansı gibi gelir çocuğun burnuna. Sıcak bir öğleden sonrası. İzmir’de yaz, İzmir’de hafta sonu, İzmir’de güneşli bir Cumartesi..

Anne ve kızlarının, güzeller güzeli şehri…   

Bornova / 1982 (Ablam, annem ve annemin karnındaki ben) 🙂

Stats

  • 26,157 hits