You are currently browsing the monthly archive for February 2012.

Kaosun orta yerinden, beylik lafların karmaşık diyarından merhaba!

Derin büyüyor (yok be, hala el kadar). Hastaneden çıkar çıkmaz kendi evlerine gittiler, velakin bu işin klimayla olamayacağını anlayıp bize taşındılar. 3 gündür evin içinde bebek kokusu var. Geceleri kedi miyavlamasıyla uyanıyorum. Mart geliyor, ondan sapıttılar herhalde diyecek oluyorum ki aklıma hemen matmazelin artık ablamın karnında değil de hemen yan odada, minik yatağın içinde olduğu gerçeği geliyor. Çok enteresan, miyavlamayı andıran bir ağlaması var. Ege’den şan eğitimi alması gerek!

Şu an evde ikimiz varız sadece. Bizimkiler Ege’yi okula götürdü, ablam da fırsat bu fırsat diyerek evdeki işleri halletmeye gitti. Ağlayınca kucağıma alıyorum, böyle belli belirsiz pamuk hafifliği ve yumuşaklığında, mis kokulu bir varlık.. İnanılmaz ama Derin 🙂

Bugünlerde yollarda olma arzusu, her şeyin önüne geçti. Haftalardır gerek hava muhalefeti, gerekse evdeki malum telaş yüzünden doğru dürüst bir yere gidemedim. Çok bunalacak gibi olursam arka bahçedeki incir ağacının yanına hava almaya çıkıyorum. Yeni yapraklar sürgün veriyor. Ev o kadar kaotik ki, hayal kurmaya bile vaktim olmuyor. Dün gece herkese iyi geceler dileklerimi sunup odama çekilince aklıma yine yollar düştü. Mobilize yaşamayı ne kadar sevdiğimi anımsadım; sefil kamplarımızı özledim. Yolda olduğum sürece özgür ve bir o kadar ben’dim çünkü. Kuralları, içi geçmiş toplumsal sistemlerin, meclis kararlarının, basın-yayın organlarının değil, yol ve doğa ananın koymasına müsaade edebilen bir yapıya sahip olduğumu fark ettim. İzmir haricinde hiçbir -izm’in kölesi olmadığımı hatırlayıp sinsi bir gülümseme kondurdum yüzüme. Sorumlusu olduğum tek varlık fotoğraf makinemdi ve o da bataryası boş olmadığı sürece pek arıza çıkarmıyordu sağolsun.

Mezunu olduğum bölümün beni şekillendirdiğine inanıyorum. Dört koca yılımı, kütüphaneler dolusu roman, şiir ve rengarenk filmlere değil de, sıkıcı formüllere adamış olsaydım şu an belki genç yaşta yüzüne onlarca çizgi saplanmış yarım akıllı bir insan olacaktım. (Gerçi tam akıllı olduğumuz da pek söylenemez ehehe)

Edebiyatı haddinden fazla seviyorum. Edebiyat ve yolları birbirine bağlayan o efsunlu el, büyülü kalem Jack Kerouac’ı tanımış olduğum o dördüncü sınıf ilk dönemine ise, binlerce kere şükrediyorum. Bu Jack isminin olayı nedir hala çözemedim ama işin içinde bir keramet olduğu kesin. Kerouac’ın virajlı yolları, London’ın karlı hikayeleri, Daniels’ın kafa yapan etkisi, Nicholson’ın deli gülümseyişi bir olup astral yolculuklara çıkarabiliyorlar adamı.

Bir rotası olmalı insanın. İçinde çeşitli hikayeler, karavanlar, müzik, gün batımı, kiraz çiçekleri, içki, müzik (2 oldu), sevgili, dost ve Jack’lerden herhangi birinin olduğu bir rota!.

On the road of mountains (Saklıkent/Antalya)

Bugün günlerden toz pembe. Bugün ikinci defa teyze oldum. Bugün Ege’m abi oldu..

Ameliyathanenin önünde ilk ben duydum viyaklamasını! Minicik bir kız getirdiler sonra. Çay tabağı büyüklüğünde bir yüz, el kadar gövde. Hepi topu iki buçuk kiloluk bir can işte!

Birkaç saniye kadar kucağımda tuttuktan sonra yatağına koydum. Bir insan, başka bir insanın varlığını nasıl hissedemez ki kucağına aldığında? Ege de böyle miydi, unutmuş muyuz yani 6 yılda?

Dedi ki; “teyze sen şimdi beni mi daha çok seviyorsun, kardeşimi mi?”

Kaça bölüneyim, bilemedim=) Ama ben seni kimselere değişmem dedim.

 

 

Hoşgeldin matmazel! Buralara bahar getirdin..

 

Canan’ın geçen Temmuz Ayder’de, kamp ateşinin başında söylediği Ezo. Bu türküyü her dinleyişimde aklıma o coğrafyayı ve kendime ait bir şeyleri anımsatıyor olması (bana Eso diyen çoktur da) nedeniyle videosunu koyuyorum bloğa. Görüntüsü de var elbet ama Cano henüz meşhur olmaya hazır olmadığı için duvarla yetineceğiz şimdilik =))

Evde yalnızım. Annemler kulüple yürüyüşe gitti. Bugünkü rotaları, Ovacık yaylası. Bu mevsim efsanevi olabiliyor; geçen sene kristalimsi kar fotoğrafları çekmiştim orada. Gidemedim, çünkü çeviriyi bitirmem gerekiyor. Yalnızım ve sanırım sonunda “oh be” diyebiliyorum. Ablam ve çekirdek ailesi de doğum için birtakım ıvır zıvır almak üzere Karşıyaka’ya gittiler. Evde derin bir “Ege” boşluğu. Zaten bu aralar hiç anlaşamıyoruz beyfendiyle. Dün, bebek için ablamla kurabiye pişirdiğimiz esnada bilerek ve de isteyerek ağzımın ortasına hapşurunca çaktım bi tane. Dayanamadım. Oğlan çocukları manyak oluyor; yetkili anne adaylarına sesleniyorum: oğlan doğurmayın!

Geçenlerde tuhaf bişi oldu. Ben, eksibition haricinde sözlüğün sub-etha kısmına takılmam hiç. Bi ara zirve fotoğraflarını görmek için limon’a bakıyordum sadece. Diğer ağlar pek ilgimi çekmemiştir. Derken durduk yere, hadi dedim şu sourberry’i çok övüyorlar, prettyinpink dj’lik yapıyor falan, bi kolaçan edelim ortalığı. Girdim. Hoparlör açık. Çıkan şarkının adı da tam olarak şöyle: Bournovalia!!

Rembetiko filminden biliyordum zaten şarkıyı, Marika güzel söylemişti. Ama anlamına bak: Bornovalı! Heyt be!

Evet, kendimi bildim bileli, İzmir’in bu pek ön plana çıkamamış güzel ilçesinde yaşıyorum. Anne tarafım komple buralı. Dayılarım, Yusuf dedemden devraldıkları esnaflığı burada idame ettirmekteler hala. Çarşıda yürürken herkese selam vermekten helak olduğumuzu bilirim. Ve ben Bornova’yı çok severim.

Denize uzaktır ama Levanten evleri vardır mesela. Jirolar, Petersonlar, Chamaud’lar.. Annem, Yusuf dedemin esnaflık konusunda birçok şeyi bu ecnebi ailelerden öğrendiğini anlatır. Türkiye’nin ilk golf sahası da Bornova’da, Levantenler tarafından kurulmuştur. Yine der ki, az oynamadık o kaçan toplarla. hehe. Ben, şimdi yerinde yeller esen Sanat Sokağı’na en çok, Jiro’ların o devasa köşkünü görmek için giderdim. Yine üniversite zamanları, Suphi Koyuncu durağında iner, köşklere baka baka günümüzden sıyrılıp geçmişe ışınlanarak fakülteye kadar yürürdüm. Efsanevi bir St. Bernard’la burun buruna gelmişliğim de vardır bu maceraların tekinde. Bu merakım yüzünden zaten ya bir gün yaşlı birinden bi kamyon dolusu sopa yiycem, ya da köpekler koşturacak sokaklar boyunca ahahaha.

Bornova’nın çok eski zamanları  

Bi ara okuldan çıkıp sokaklarında dolanır, o zamanlar kimsede olmayan dijital makinemin sınırlı hafızasını eski evlerin, tarihi konakların gösterişli fotoğraflarıyla şenlendirirdim. Tek başıma olduğum için hafiften bir paranoyayı da yanımda taşımayı ihmal etmezdim. Kapkaççı hadisesi pek yoktur buralarda ama olanı da çekebilme potansiyeline sahibimdir ayıptır söylemesi. Saatlerce dolanır, ara sokakta top oynayan çocuklarla sohbet eder, onların “hangi gaztedensin abla” sorularını büyük bir gülümsemeyle yanıtlar, gizlice yaşlıların fotoğrafını çeker, daha sonra ananemin sokağını ve eski çeşmeyi de ölümsüzleştirip eve gelirdim.

Bornova’da 1982 yılında son nefesini vermiş Rum bir kadının ruhunu taşıyor olabilme ihtimalini düşünüyorum sürekli. Bu Grek kültürüne olan bağlılığımı başka bir şeyle açıklayamıyorum çünkü.

Annem doğmadan bir sene önce.. en alt sağdaki Hitler bıyıklı, Yusuf dedem olur (fotoğraf, bir dergiden)

Bornova evi (Kodak’la çektiğim fotoğraflardan biri)

 Pencere

Hemen her eski evin kapısında bu ürkütücü ellerden bulunur

Tarlabaşı’nın apayrı bir yeri vardır bende. Zeytinliğimiz varken, baharda yürüyerek giderdik tarlaya ve Evka 3 tarafında olduğu için mecburen bu rengarenk sokaktan geçerdik. Bir evden öbürüne gerilmiş çamaşır ipleri, tenekede çiçekler, oyun oynayan çıplak ayaklı esmer çocuklar, birbirine laf atan kadınlar, lokalde cigara tüttüren esmer tenli adamlar… akıl almaz bir keyif alırdım her geçtiğimizde. Babam, en güzel hayatı onların sürdüklerini söylerdi hep. Nasıl derdim içimden, perişan görünüyorlar. Şimdi anlıyorum; her şeye rağmen gülmesini, eğlenmesini asla unutmayan güzel insanlardır çingeneler.

Geçen sene katıldığımız Hıdrellez şenliklerinde bunu daha iyi anladım. Evlerin kapısında güller asılıydı, kadınlar en güzel elbiselerini giymiş, saçlarını yaptırmış, çocukların ellerinde balonlar… Hani şu çokça yad edilen eski bayram havasını tatmak isteyenler, Hıdrellez zamanı Tarlabaşı’na gitmeli bence. Fotoğraf olayına pek sıcak bakmıyorlar yalınız. İlerleyen saatlerde seni makinenin flaş kısmına bizzat takmalarını istemiyorsan, sokacaksın onu çantana. Ben soktum, rahat ettim gece boyunca. Bunlar, gündüzden kalare:

Baloncu amca

Kapıdaki güller

Roman kızı

Bu da Marika’nın Bornova’sı..

http://www.youtube.com/watch?v=UKEHf9HwVv4

Ekim sabahlarının en güneşlisiydi.. Tam mevsimi olduğundan zeytin toplayan insanlar vardı ağaçların altında. Kulağımda bir şarkı: Na Se Kala diyordu durmaksızın. Discman’imi yeni almışım; geçtiğimiz yollarda kendimce klipler çekmekteyim. Ama sadece bu şarkıyla. 

Ezine.. Geyikli! Vapurun üst katına çıktık hemen Betül’le. Karşıda hayal meyal bir kara parçası. Dalmışım, izliyorum, hayaller kuruyorum. Güzelce bir çocuk geçti o an yanımızdan. Tek başına gelmiş gibi bir hali olduğu için Betül derhal ilk adımı attı: gidiyorum yanına! –Naparsan yap.

Ne yaptıkları umrumda olmadan giderek netleşen, giderek büyüyen ve güzelleşen Bozcaada’yı izlemeye devam ettim. Utanmasam: amma yavaşsın be kaptan! diyeceğim.

Derken deniz bitti, kara başladı. Kendimi ne gökte, ne yerde bulamadım o an. Bir garip haller içerisindeydim. Anna, Na Se Kala demeye devam ediyor bu arada kulağımın derinliklerinde, kimsenin duyamayacağı yüksek desibellerde.

Ben Bozcaada’nın en ama en önce, sokaklarına vuruldum sanırım. Deniz, bildiğimiz tipik derin lacivert deniziydi Ege’nin. Sardunyalar, begonviller de. Ama sokaklar, evler, ah evet o evler, bitmeye uzak başlamaya epey yakın durduğum bu adada dikkatimi çeken ilk detay oldu.

Adada bir sokak

Pansiyona yerleştik. Betül’le ikimiz aynı odadayız. Bana vapurdaki çocuğu anlatıyor, gözlerinde uçuşan şu salak kalplerden var. Akşam rastlaşır mıyız ki, şeklinde cevabı bilinmeyen sorular sorup kendi kendine yanıtlıyor. Sonra mis gibi sabun kokusunun verdiği rehavet içerisinde uykuya dalıyoruz yorgunluktan. Rüyamda, zaten o an üzerinde bulunduğum Bozcaada’yı görmüş olmam tuhafıma gidiyor uyanınca.. Noluyoruz kızım? diyorum kendi kendime.

Şakacıktan kitap okuyan Beto

Üzerimizi değişip, saçımıza çekidüzen verip dışarı attık kendimizi. Sanırım yarım saat içinde tüm sokakları keşfettik, alışveriş bile yaptık (ki nefret ettiğimi bilirsin). Elimde iki şarap şişesiyle, güneş batana kadar dolandım durdum. Şu minik kedilerden almışız, benimki siyah beyaz, Betül’ünki pembe janjanlı. Sonra bir badem ağacı bulduk, çıktık tepesine. Bu ağacın, sözlükten çok bi sevdiğim hersey yalnis’in bahçesine ait olduğunu nereden bilebilirdim ki? (şaka diil)

 

Badem ağacı

Denizin üzerinde cansız bir beden gibi duran Salhane’deyiz şimdi de. Rutubet almış ve epey hırpalanmış sarı bir binası var salhanenin. Betül’e diyorum ki, gel burda yaşayak seninle? – Olur valla diyor bizim ailesiyle her dem sorunlu olan kızçe. Akşam oluyor.. Güneş, hiç görmediğim memleketlerde doğmak üzere terk ediyor Bozcaada’yı. İnsansız Salhane’ye bakarak bir ömür geçirmek istiyorum. Kulağımda küpe niyetine Na Se Kala..

 

Salhane

Gece ıssız sokaklarda voltalar atarken Bahar’ın evinde buluyoruz kendimizi! Hani şu çokça özendiğim İzmirli hatun. İki katlı evin tamamı kedilerle dolu. Betül, birinin üstüne basıyor yanlışlıkla ve ciyaaauk sesiyle irkiliyor Bahar’ın uyumakta olan babası. Mereba, biz daha önce hiç Bozcaada evi görmediğimiz için ilk denemeyi sizin evde yapmaya karar verdik de. ehihi. Peder bey geçici süreliğine gelmiş kızının yanına meğer. Bahar’ın tek başına yaşadığını öğrenince daha bir hırslanıyorum!!

 

Bahar’ın evi

Betül’le tepelere çıkıp çeşitli panoramik fotoğraf kareleri içinde modellik yapıyoruz. Hayır, kameramın öyle bir özelliği yok ama hafızamın var çok şükür. Kale. Gece. Deniz. Işıklar. Restoranlar. Rakı sofrasında demlenen insanlar. FeDe’nin gülüşü. Ve kulağımda Anna’nın büyüleyici sesi..

 

Gece, kale ve Bozcaada

Sabah olmuş. Erkenden fırlamışım yataktan. Ter içindeyim, çünkü Ekim’de kalorifer yakmış Nazire teyzem ve biz bunu fark edemeden uyuyup kalmışız sabaha karşı Betül’le. Üç-dört saatlik uykuyla kahvaltı, Nazire teyze ve tatlı familyasıyla vedalaşma faslı ve adanın öbür yamacında bizi bekleyen rüzgar gülleri, üzüm bağları!..

 

Bağlarda sonbahar

Kendimi, on sekizinci rüzgar gülü gibi hissettiğim Bozcaada’yı durmadan anlatıyor olmamın nedenini ben de çözebilmiş değilim. Orada yaşadığım günleri dondurup aynı canlılığı ile saklamak isterdim. Madem ki böyle bir olasılık yok, ben de bu yolu seçtim. Rüzgar ne zaman denizden esse, ya da açmaya kıyamadığım o şarap şişesiyle karşılaşsam, herhangi bir TV kanalında belgeseline rastlasam, deniz yüzlü insanlar görsem, küfür gibi bu ada geliyor hemen aklıma ve ben yazmasam, elim rahat durmuyor. Yapçak bişi yok!

Zaten Bozcaada’dan daha güzel bir yer de yok!

Sanırım belki bu yüzden Anna Vissi’yi ve ilk kez o adada dinlediğim Na Se Kala’yı bu kadar çok seviyorum ben..

Ne diyor acaba şarkıda…

 http://www.youtube.com/watch?v=SUWQbYgJD9g&ob=av2e

Diyebilirim ki son on yıldır, Çanakkale ve civarı çok özel bir yer edindi bende. Orada okuyan bir kuzenim var, herifle konuştuğumuzda halini hatrını sormadan önce “oralar nasıl?” deyiveriyorum. Saydım, bugüne dek en az yedi kere ziyaret etmişim şüheda topraklarını. Dağcılık kulübünün, artık Kaz Dağları’na kampa gitmediğinden bahsetmiştim sanırım. Çünkü son yıllarda Kütahya’da bulunan Murat Dağı’na takmış durumdalar (her nedense bir türlü ısınamadım o bölgeye). Biz de çözüm yolu olarak çadırı-uyku tulumunu-matları arabaya yükleyip canımız sıkılınca basıp gidiyoruz Çandarlı’dan Çanakkale’ye (hey gidi çan’ını sevdiğimin Kuzey Ege’si)..

Bir Ağustos sabahı. Erken kalkmışız. Güneş Denizkabuğu Sitesi’nin üstünden doğup doğmama konusunda tedirginlik yaşıyor. Bir sesle irkiliyoruz: mööö! Evet, bahçeye inek girmiş. Yoo hayır, hayvancağız bildiğin dağdan kopup düşmüş evin yan tarafındaki daracık merdiven boşluğuna. O kadar iri ki, kıpırdayamıyor. Her tarafından kanlar akıyor, boynuna demir çubuk saplanmış çünkü. Ama ölmedi neyse ki; babam çobanı çağırıyor ve bir şekil başarıyorlar oradan çıkarmayı. Bunu anlattım çünkü Çanakkale denilince aklıma gelen ilk şey bu oluyor artık. Çok seviyorum heyvan oğlu heyvanları!..

Yola iki araba çıkmışık, sazmışık.. Dayımların arabasındayım çünkü Yusuf ve Emre’yle azmak eşsiz bir hissiyat. Bizim araba monotonus; direksiyonu durmadan bir panikle çeviren babam ve her halta karışan annem sağolsun!.. Yusuf, yanımızdan geçen araçlar karşısında salya akıtıyor, çünkü kendisi tam bir araba sevici. Emre desen California tutkusu (saplantısı) nedeniyle geçtiğimiz uzun yollara baka baka iç çekiyor: Esin abla, California da böyle midir? -He gülüm hee.

Çanakkale’deyiz. DUR YOLCU diyor karşımızda duran devasa yazı. Duramıyoruz tabi, acelemiz var. Ama feribotta fotoğraf çekecek vakti bulabiliyoruz elbet! =)

Çanakkale geçilmez dostum!

Biz önceden defalarca görmüşüz, ama dayım ve çekirdek ailesi de görebilsin diye Şehitlikler’e kırıyoruz direksiyonu. Devasa abide, dalgalanan bayraklar, müzeler, mermi kovanları, toplar tüfekler, Conk bayırı, Kilitbahir, siperler vesaire.. derken akşam oluyor. Adım başı bir tarih fışkırdığı için durup ziyaret etmekten imanımız gevremiş.

Ve Anzak koyundayız. Biz orda embesilce pozlar verirken koca bir otobüs Avusturalya kafilesi geliyor yanımıza. Sanırsın ki yeniden harp çıktı, öyle kalabalıklar. Sanırsın ki yaradan hepsini özene bezene yaratmış, öyle taşlar. Yusuf diyor: Esin abla allasen İngilizce konuşalım, havamız olsun ahıahıahı. Kendisinin bildiği iki kelime, yes ve de no. Konuşmuyoruz tabi ki laayn!

Aussies (LOST s01e01) djskjdksjf

çarm @ Anzac

for evermore!

Kamp alanımız, Gökçeada seferlerinin yapıldığı turkuaz bir koy. İpini koparan gelmiş, gelmekle kalmayıp bildiğin yerleşmiş. Salona konulan vitrinler vardır, bildin he mi? Adam onu çadırın tam yamacına yerleştirmiş. Danteli bile ihmal etmemiş üstelik!! Bir buçuk metrekare alanda domates yetiştiren mi dersin, sekiz oda iki salon çadırda yaşayan aşiretler mi.. Nasıl yer bulduk bilmiyorum ama bulduk bir şekil. Hemen çadırları kurup bizim manyaklarla sahile indik. Bembeyaz bir kum, turkuaz bir deniz ve tam karşıda Gökçeada.. İçilmez mi? İçilir. Hem de babalarla içilir!

Hayal meyal Gökçeada

O gece uyumadık. Emre gerzeği bulmuş bir fener, çadırın içinde çeşitli kısa film denemelerinde bulunuyor. Biz Yusuf’la orda burda sürtmece. Sahilde, çoğunluğunu İstanbulluların oluşturduğu onlarca genç, ateş başında şarkılar söylüyor. Bi ara biz de eşlik ediyoruz. Pofuduk mindere uzanmış, karşı kıyıları izliyorum. Hiç tanımadığım güzel sesli bir adam, yabancı bir şarkı söylüyor en damarından.. Hadi kalk, diyorum sonra. Merak edecekler.

Sabah kahvaltı faslından sonra dönüş yoluna giriyoruz. Hoşçakal güzel Dardanel! Ver elini Troia!

 Odysseus’un tahta atı

Troia antik kenti

Ezine, Çan, Yenice, Assos, Edremit, Ayvalık, Dikili ve daha onlarca güzelliği geride bırakıp akşamüstü Çandarlı’ya varıyoruz. Doğduğum toprakların bu denli güzel olması nedeniyle bir kere daha vurgun yemiş gibi oluyorum. Balkonda duran eski teybin radyosunu açıp, rastgele bir istasyona sabitliyorum. Adını bilmediğim sesi güçlü bir kadın, Rum dilinde şarkı söylüyor. Gece, Rum kadın ve ben, üçümüz kayan yıldızlar ardından dilek tutuyoruz. Göğe bakıp, insanoğlu olarak evren karşısında ne kadar küçük olduğumuzu bir kere daha fark ediyorum. Başka medeniyetler var mı, varsa şayet nasıl ve kainatın hangi noktasında yaşıyorlar, bilmiyoruz mesela. Galaksiler arası yolculuk da yapamıyoruz. Ama Türkiye adında bir ülke var ve her karışı, bilhassa Ege ve Akdeniz kıyısı çok güzel!

O yüzden, yemişim evrenini de, bilinmeyenli denklemini de!..

Yemyeşil, yayla gibi bir yerdeyiz. Babaannem Antep’teki “taht” denilen ahşap koltukların tekine oturmuş. Yüksekçe bir yerde. Yanında halalarım duruyor ve onu “bir şeye” hazırlıyorlar. Ben durmadan fotoğrafını çekiyorum, bana bakıp poz veriyor, gülümsüyor. Onu hazırladıkları şeyin aslında “ölüm” olduğunu fark ediyorum. Etraf kalabalık.. Tanıdığım bildiğim herkes orada ama neşeli? Bense huzursuzum. Babaanemi hazırladıkları şeyin farkındayım. Olamaz diyorum halama! Toprağın altına bu şekilde giremez o!..

Uyanıyorum. Gözümde yaş.. Rüya olduğunu anlamama rağmen ağlamaya devam ediyorum çünkü rüya falan değil, gerçekten yok artık babaannem!..

Buralarda çok özleniyorsun pamuk prensesim..

 

Kar mı dedi birisi? Ertesi güne uyandığımızda yoktu öyle bişii? Burda böyle.. Güneş falan açtı bu deli memlekette. Kışlık montumu bir kenara bırakıp incecik şeyler aldım yanıma – o da bir ihtimal gerekirse falan diye. Zeytin ve mandalina ağaçlarıyla çevrili yollardan geçtik. Ürkmez’e vardığımızda hop bir dejavu daha vuku buldu. Amcamların yazlığı olduğu için çok sık gelirdik bir zamanlar bu tarafa. Levent, tavan arasında bangır bangır bateri çalarken, biz kızlarla tenis raketi aracılığıyla sivrisinek öldürmeye çalışırdık. Zeka düzeyi: eksilerde://

Ürkmez’i geride bırakıp Klaros’tan geçtik. Klaros. Klaross! Bu isim yabancı değil? “Yarın Klaros’a gidiyorum. Sen de benimle geliyorsun..” Oysa hiç fiziksel olarak gittiğimi hatırlamıyorum bu antik kente? Demek ki bir zamanlar, bazı insanların cebinde yolculuklar yapmaktaymışım..

Ve Sığacık’a ulaşıyoruz! Seferihisar’ı elbet biliyorum ama buraya ilk gelişim. İzleyenler bilecektir, Kavak Yelleri çekildi burada. Ben o diziye, sırf bu güzel sahil kasabasını her hafta görebileceğim diye başlamış ve Dallas’a saran gidişattan ötürü -bir de İstanbul’a geri dönmeleri sebebiyle falan- yarım bırakmıştım. Bugün, Efe’nin tekmeyle camlarını indirdiği evin, aslında çok yakın bir komşumuzun annesinin evi olduğunu öğrendim. Bizi, dizide Aslı’nın evi olan mekana götürdü bir teyze. Tipik Ege sokakları; beyaz badanalı taş evler, her biri sanatsal çalışma niteliğindeki ahşap kapılar, mavi pervazlı penceler, pencerenin önüne konulmuş ilginç objeler, saksıda çiçekler, limanda demirlemiş tekneler vs vs vsss.

Aylardır evden dışarı çıkmadığı için Ege’yi de götürdük. İzlediği ve bitişini kabullenemediği tek dizi olan Kavak Yelleri’nin bu mekanlarda çekildiğini fark edince çıldırdı bizim velet. Neymiş, Efe’yi görmek istiyormuş. ahahaha. Neyse ki şu duvar yazısı, biraz sakinleştirdi beyefendi hazretlerini:

Kavak Yelleri hatırası=))

Aslı’nın ev

Yerleşim bir acayip Sığacık’ta. Dipdibe evler, bir kalenin içine inşa edilmiş. Sokakların kapısı var. Girerken “lan mahremiyet olmasın sakın?!” endişesini yaşayabiliyorsun. Her sahil kasabasında olduğu gibi buranın da, kış aylarında daimi sakinlerini yaşlılar oluşturuyor. Teos marina’da gözlerim, iki hafta önce hayata veda eden Orfoz Kaptan’ın teknesini arıyor. Bulamıyorum.. Çandarlı’daki iki numero Gözde’nin dedesi “Orfoz Kaptan”. Kos adasında doğmuş, denizlerde yaşamış ve hayatını süngere adamış bir adam işte..

fotoğraf: google’dan

Çok garip ama sanki ben bir puzzle’ım, eksik bir parçam var ve böyle yerlere gidince tamamlanıyorum.. 

mavi beyaz

çiçekler

Teos Marina

Marinada gün batarken

Bu da Orfoz Kaptan linki:

http://www.teosmarina.com/?sayfa=haberler&haberid=25

Kızın biri içmiş; sarhoş değil, uçuk; yanaklar pembe, gözler gidik, dı rı nım dı rı nı nım, dı rı nım dı rı nı nım diye bir melodi tutturmuş gidiyor. Bir türlü susmuyor. Yanımda Melek, beşinci şişeyi yuvarlıyor o da. “Gecenin sonunda bu salak kız gibi olursan yeminle konuşmam senle Melo”. Gecenin sonu bir türlü gelmek bilmiyor. Daha önce bir merhabamızın bile olmadığı tuhaf insanlarla bir çember oluşturmuş, ateşn başında bir kış günü amaçsızca oturuyoruz. Elin kolej bebesi tipli ergenleriyle İngiliz Dili ve Edebiyatı muhabbetine girmişim. Hacettepe mi ne, bir yerde okuyorlarmış o soğuk memlekette. İkisi kardeş olmalı, arkadaşlar birbirine bu denli benzemez çünkü. Kız da, birinin manitası. Fıstık gibi kız, bu solucan kılıklılarla işi ne? Yamacımda Bursalı, durmadan yazıyor: seni gördüm bu sabah. Ateş başında güzel olup sabah da bu güzelliği sürdüren çok az hatun tanıdım blabla. La yörü git! Hadi Melo, odamıza dönelim başımıza bir hal gelmeden Melo? “Been, ijijemm!” İşiycen mi? Hayır, içecekmiş. Kış günü 2 gün 2 gece duman solumuş olmanın doğal sonucu olarak boğazım yanıyor. Merhaba, ben farenjit! Bursalıdan ve kendini bi bok zanneden kolej bebelerinden kurtulup bara geçiyoruz.

Barda vakit, bilmemkaçıncı birayı gösterirken playlist damardan giriyor: the roof is on fire. Yapma şunu!! Bir ortamda çalan müziğin büyük öneme sahip olduğu düşüncesindeyim. Mesela gayet de iyi gidiyorken nerden çıktı bu burn motherfucker diyen edepsiz herif?

“Kalk” diyorum Melo’ya. Gidiyoruz!! Nedense bu defakine itaat ediyor bizim kafasıgüzel bağrıyanık. Bloodhound ve çetesi, “we dont need no water let the motherfucker burn” diyor. Bull Bar’dan iki kuzen kolkola -kah tökezleyerek, kah soğuktan titreyerek- çıkarken, ahşap cennete güneş doğmaya başlıyor.

 

Hello my name is Jimmy Pop.

Uykumun en tatlı yeri. Odamın kapısı çatırdayarak gümleyerek açılıyor. -Kalk Esin, kar yağıyor!!

Babamın kalk emrine biat edip, mahmur gözlerle pencerenin dibine geliyorum. Miyop sağolsun, bulamaç gibi gösterse de dünyayı “anaaa, bembeyaz ya la her taraf?” cümlesini kurturtacak kadar kar yağmış olduğunu görebiliyorum çok şükür. Hemen lensleri takıp, ablam ve Ege’nin yattığı yan odaya dalıyorum (bir aydır bizde kalıyorlar). Saat sekiz! Her ne kadar horlayarak uyuyan kuzuya kıyamasam da “kalkın lann” diyorum. “Kar yağıyor”!..

Annemle fırına gidip sıcak ekmek, gevrek vs alıyoruz. Boynumda makinem. Fırıncı kız kıs kıs gülerek “çekin çekin, böyle yakalamak zordur İzmir’i” diyor. Sırıtıyorum 😀 Eve gelip, kahvaltıyı yapıp derhal hazırlanıyoruz. Ege’yi tutmak neredeyse imkansız çünkü. Herif, 6 yıllık ömründe ilk defa kar görmüş kendi yaşadığı kentte, e bir yandan haklı. Sımsıkı giyinip atıyoruz kendimizi sokaklara. Önce mahallede, popolarının üzerinde yokuş aşağı kayan, birbirine kartopu fırlatan neşeli teyze ve çocukları izliyoruz. Sonra ver elini park! Basketbol sahasına henüz herhangi bir canlı girmemiş. Teyze-yeğen, ilk ayak izi bırakan biz oluyoruz (nihoha). Ege delircek gibi görünüyor, “canım kar, yaşasın, muaaah” şeklinde öpücükler konduruyor oraya buraya. Yazık.

Birkaç saat sokaklarda tepinip kardan adamımızı da yaptıktan sonra eve gelip sıcacık sobanın başında tost yiyoruz. Yemişim doğalgazını, klimasını. Mis gibi oluyoruz birkaç dakikaya. En son üniversiteye giderken yaşadığım bu güzelliği, bu defa Ege’yle tadıyor olmanın dayanılmaz keyfi var damarlarımda hala. İş miş almadım arkadaş, çeviri beklesin 1-2 gün.

İzmir diyorum, kar diyorum sanaa?!

  Bizim sokak

Bahar dalı

Kuzunun mutluluğunu az buçuk tarif eden bi poz. hehe 😀

Ege ve kardaMadam

An itibariyle arka bahçedeki incir ağacı (kuşları düşünmemek olmaz)

Ne diyordu ecnebi: Carpe Diem! =)