You are currently browsing the monthly archive for March 2012.

Bozcaada tayfasını facebook listeme eklerken tanımıştım sanırım ilk Pınar’ı. Hiko dayılar, İstavrit Hakan’lar, F.D’ler vesaire. Derken bloğunu keşfettim. Hayat, anahtar kelimelerden ibaretse, bizim öyle çok ortak kelimemiz vardı ki; başta Bozcaada olmak üzere, fotoğraf, resim, her ikimizin de 1982 senesinde doğmuş olması, fimo, kurabiye, kreativite, puf minderler, pofuduk yastıklar, hatta şimdi Derin.. Onu tanıdığımda, hayatında kocaman bir yara açılmıştı ve yeniydi daha. O yaraları, Derin’le kapatışına şahitlik ettim ve ben bu kızı tanıdıkça çok sevdim.

Twitter’da da takip ediyorum. Çok yazmaz, ama yazınca metrelerce öteden de görsen bilirsin o olduğunu. Geçen gün de içimden kopup gelenlerimle şöyle bir şey yazmıştım:

Derken bugün, hatta az önce kapı çaldı. Gelen postacıydı. Elinde kocaman bir paket. Haberim vardı tabi ki, ama doğruyu söylemek gerekirse bu kadarını beklemiyordum. Bir insan onca işinin gücünün arasında, neden yüzünü bile görmediği başka bir insanı bu kadar mutlu etmek istesin ki?..

Teşekkür etmeye çabaladım, ama beceremediğimin farkındayım. (Bu konularda berbat olduğumu söylemiş miydim?)

Pınar’cım! Sen paralel evrenin en güzel ve yaratıcı annesisin!

yastık evim ve yanında gelen enfesto kart!

Aynen devam =)

Bu da reklamlar! (btw; Inner Nerd Plush rocks!)

Not: Pınar, şurada yazıyor: http://pinarbesikci.wordpress.com/ 

Burada da şahane işlere imza atıyor: http://pufpembe.com/

Advertisements

Forrest Gump’ın bir repliğiydi sanırım bu. Run Forrest run kadar etkileyici olmasa da, bu aralar ruh halime uygun düştü nabalım.. Odamda ne var ne yok irili ufaklı kutulara dolduruyorum. Hayır, taşınmıyoruz. Sadece odam elden geçecek. Bahar temizliği, boya badana işleri ve yenilikler. Önceki bloğumda sırf badana içerikli bir yazım vardı, ahaha. Çevirmen olmasaydım, Olimpos’un gönüllü boyacılarından olmak isterdim. Günlerim tabela, ağaç ev, resepsiyon, vay efendim Öküz Bar, vesaire boyamakla geçerdi neegzel. Akşama doğru da olta takımını alır mitolojik koyda balığa çıkardım. Böyle yaşayan tipler var orada, eşek herifler!!

Epeydir kurcalamadığım eşyalara bakarken, renkliliği ne kadar sevdiğimi fark ettim. Gökkuşağının her tonunu saklarmışım meğer yıllardır odamda. Tabi bu durum zamanla bir kaosa neden olduğu için şimdi pirinç içindeki taşları ayıklayarak geçiriyoruz günlerimizi. Tavsankac: bence sen boş zamanlarında müneccimlik yapabilirsin 🙂 İşte de fotoğraflar (yeminle dün çekmiştim, bugün bloğa koymayı planlayarak hem de):

Cd’lerim (Demirkubuz and Ferzan ROCK)

Koalacık. Avustralya’ya giden bi hocamızın minik hediyesi olduğu için bana üniversite zamanlarını hatırlatır.

Mantar süsüm. Bozcaada’da şarap aksesuarları satan bi mağazada dolaşırken görmüş ve eve gelip derhal uygulamaya koyulmuştum. Yöntem çok basit: içebildiğin kadar şarap içiyorsun ve mantarlarını biriktirip iğne-iplikle bu hale getiriyorsun =)

Bizim ailenin emektar Yashica’sı. Babam 70’lerde Antep’ten getirmiş. Çocukluğuma ait ne var ne yoksa, kendisine aittir sağolsun!

Shakespeare kalemim. İngiltere’ye giden kuzenin armağanı.

Al işte kaos. Bunun gibi bir sürü kutu. Atsam atamam, satsam NİYE SATİYM LA?!

Bu teneke kutuyu da çok seviyorum. Zehra teyze ölmeden önce bana evdeki antikaları devretmişti. Bu da onlardan biri. Aslında bir ilaç kutusu ama içine iğne vesaire koyuyordu o..

Buradaki işler bitince, bir benzeri Çandarlı’da bekliyor olacak bizi. O kadar çok boya aldık ki, Koçtaş babamı boyacı şeysi ile ödüllendirdi (valla lan). Bir adet sertifikamsı bir belge, bir de boyacı tulumu verdiler ahuahauh. Günlerdir evde geyik konusu oldu adamcağız. Ege de tutturdu “o tulumu ben giyeceem”. Çoğenteresan ortamlar içerisindeyiz olm!

Neyse, ben işlerin başına döneyim.

Badanaya bekleriz =)

 

Bir bebeğin günbegün büyümesine tanıklık etmek.. biz mesela 1 aydır aynıyız. Aynı kilo, boy, surat ifadesi, saç şekli.

Ama Derin 1 ayda iki katına ulaştı, bakışları değişti, azıcık saçları uzadı, ele avuca sığmamaya başladı, bizi tanır hale geldi ve esasen çok komik bir insana dönüştü, ehie. Mesela çok acıktığı zaman her şeyi meme sanıp taarruza geçiyor. O minik dil hep şapır şupur. Bir de elimizle gözlerinin üstüne gölge yaptığımızda şaşı oluyor. Ya da dehşete kapılmış gibi kocaman açıyor gözlerini. 

hahaa

Boynu mis gibi kokuyor. Kucağımdayken sarhoş olabiliyorum. Dün, boya badana işleri için gittiğimiz Koçtaş’ta kucağımdan hiç indirmedim mesela. Görevliler durup durup sevdiler. Ama tabi yine her zamanki gibi benim yavrım sanmasınlar diye durmadan “hanimiş de benim teyzecim” demek zorunda kaldım. Aslında bu çok saçma! Teyze olan benim, ona “yeğenim” gibi bir şey söylemem lazım ama bu daha da saçma olur. Zaten dilimizde akrabalık ilişkilerine verilen isimleri hiç ama hiç anlayamayacağım. Baldızlar, eltiler.. Ne diyordum? Beni Ege ya da Derin’in annesi sananlara hak verebilirim, çünkü bir anne edasıyla yaklaştığım doğrudur bu iki insan yavrusuna. Ama ki. Behey ademoğlu! Bu iki çocuk hiç benden çıkmış gibi duruyor mu? Hem kaça gittiğimi soruyorsun, hem de “ne tatlıymış çocuğunuz”. Ege’deyken çok yaşamıştım. Alıp çocuğu parka gitmişim mesela. Orada tüm yetkili anneler yaklaşıp, annelik sıkıntılarından bahsetmeye başlıyor. Sizinkinde de şöyle mi? Bizimki, ehe evet bizim çocuk, ama benim değil?! -Aaa, ben sandım ki. Sanma kardeşim! Sanma bacım! Hiç çocuk doğurmuş gibi bir göbek var mı bak bakalım. Ben niye gidip “ay sizin yavrunuz da blabla” saçmalamıyorum?

E ben çok doluymuşum meğer? Halbuki sadece Derin’i anlatıcaktım. Ege haricinde hiçbir çocuğu sevip öpemem sözümü yemiş bulunduğumdan bahsedecektim. Şimdi birkaç saat uzak kalsam, özlüyorum matmazeli. Matmazel, bıldırcın kafa, çitlembik, Piglet. Bunlar, Derin’e şimdiye dek bulduğum hitap şekilleri. Artmasını bekliyoruz =)

bıldırcın kafa

çitlembik

matmazel

piglet ve siyahi arkadaşı 🙂

ilk yol deneyimi öncesi

Siteden çıkıp kuzeye doğru yol aldığımda hep, içimde aynı tanımlanamaz tuhaf his. Böyle kalbim ağzımdan fırladı fırlıycak. İlk defa geçmiyorum halbuki bu bir yanında masmavi Ege denizi ve adaların, diğer yanında zeytin ağaçları ile harabe taş evlerin yer aldığı kekik kokulu yollardan. Şu çatısı yıkılmış Rum yapısı benim olabilir mi acıbağğ?

Hayıtlı Koyu yakınlarında durup kekik topladık. Doğa, yeni yeni uyanmaktaydı. Turkuaz renkli koy bomboştu. Yazın, dünyanın dört yanından gelip bu limana demirleyen karavanlar geldi aklıma. Sahi, hiç aklımdan çıkmazdı ki bu yürüyen ve kim bilir ne hikayelerle ülkelerine geri dönen tekerlekli evler! Ellerim yol boyunca kekik koktu..

Bademli’ye varmadan, hani şu daha önce bahsini ettiğim yerde mor laleleri buldum yine! En tepeye kadar çıktım toplaya toplaya. Tepeye vardığımda karşıma çıkan manzara, beni birazcık dehşete düşürmedi değil. Buraların bu kadar güzel olduğunu ya daha önce fark etmemiştim, ya da bahar hiç böylesi rengarenk gelmemişti bugüne dek.

Öbek öbek papatya, lale ve zeytin ağaçlarının altında uzanan uçsuz bucaksız bir deniz düşün.. Düşün ki o an güneşli güzel günlere inanan mutlu bir yusufçuk havalansın..

Eskilerin Angelos dediği Bademli’de, kapı önü teyzelerinin mevsimi başlamıştı. Rumların birbirinden renkli evlerini bırakıp gitmek zorunda kaldıkları bu köyle aramdaki bağın, sadece on kilometreden ibaret olmadığını söylüyordu içimden bir ses.  Bademli, Bozcaada yahut Behramkale.. Ben buralara ait gibiydim. Bu toprakların Angelos, Tenedos ve Assos olduğu zamanları doğduğum günden beri biliyordum sanki. Birileriyle birlikte üzümler toplayıp şarap yapmıştık. Dans etmiştik tavernalarında, sarhoş ve aşık olmuştuk..

Gerçek hayata döndüğümde güneş tam tepedeydi. Rasgele bir sokağa daha girdim. Şehirde olsa rahatlıkla kaybolacağım sokakları, birbirinden ilginç evler sayesinde ayırt etmek hiç de zor değildi. Deklanşöre bastım, yürüdüm. Sonra bir daha, bir daha.. -Napıyorsun kızım? diye sordu.. -Sizin köyü çok seviyorum ben, o nedenle fotoğraf çekiyorum teyzecim, diyebildim. -Nerden geliyorsun peki? (aha ecel sorusu) -Bornova! -Pek güzel. E hadi çek bakalım benim de resmimi. (Resim değil fotoğ.. Dur la? Bir teyze, fotoğrafını mı çekmemi istiyor? Oha? Sakin. ISO. Diyafram. Enstantaneeeğ) Pencereden sarkarak gülümseyen 84 yaşındaki bu teyze, tarihe geçsin.

Bademlili teyze

Dilimin damağıma yapışmış olduğu anda, meşhur koruk şerbetinden içmek için oturdum ahşap bir iskemleye. Annem pet şişelerde satın alıp evde de yapardı ama hiçbiri, kahveci amcanın şerbeti tadında olamadı. İki bardak içtim. Bu buz gibi meşrubatı yudumlarken, karşıki masada bir nine oturuyordu. Orta yaşlı bir kadın da durmadan fotoğrafını çekiyordu. Nine azıcık mızmızlansaydı ya? Yok, tık yok kadında! Var bu Bademli’de bir keramet ya, neyse.

Sabır taşı nine

Koruk şerbeti

Sokakları dolaşmaya devam ettim bir süre daha. Gün, kararmakta tereddüt etmekteydi. Beyaz badanalı evler arasında dolaşırken, seni özledim. Sen kimsin, bilmiyorum. Uzunca bir süredir benimle yaşıyorsun, bildiğim tek şey bu. İçinde sadece senin yaşadığın bir evren sığdırdım gökyüzüne. Bazen yağmur yağıyor, denizden delice bir rüzgar esiyor. Ben ısrarla seni yaşıyorum. Tanrımla aramın bozulacağını bile bile hem de..

Sevgi güzellik ister, güzellikse emek..

Biri bahar mı dedi?

Kargaları korkutmak olmaz..

Götür beni yol! Uzaklara gidelim!..

Hey Garfield! Ne işin var orda?!

laleler

değişik lale

Sonra eve geldim. Doğa ve Rum kasabası beni hamur gibi yoğurmuştu adeta. Güneşin, Çandarlı ve Midilli’ye veda ettiği anı kaçırmak istemiyordum yine de. Son güç kırıntımı da toplayıp kayalıklara geldim. Elektrik kablolarının geçmediği tek nokta olan bu yer, günbatımını izlemek ve eski anıları bir kere daha yaşamak için birebirdi. Deklanşöre basıp gözlerimi kapattım. Bir esintiye kapılıp aynı nokta üzerinde on sene öncesine geri döndüm. Güzel bir ses, içinde defalarca adımın geçtiği o şarkıyı söylüyordu yine..

Ege denizinde gün batarken 

Sahile inmeden bir selamunaleyküm diyeyim dedim. Buradaki rahatlığı bu kalbin kadar temiz ve beyaz sayfalarda anlatmanın imkanı yok sevgili.. her kimsen! Hayatıma tecavüz etmekte olan tüm gereksiz sesleri birkaç günlüğüne hayatımdan tamamen çıkartmış bulunmaktayım. Telefon, araba, korna, kapı, zil, ding dong, zırr. Bak yazınca bile içime darallar geldi. Diz yapmış eşortmanımla oturmuş bir yandan Yunan Mitolojisi okuyor, diğer yandan twitter’ı izliyor, ona buna “bakın bu çok süper bir insan, bence takip ediniz” mesajları veriyorum. Ekşi sözlüğün bittiği noktada twitter’ın imdada yetişmesi iyi oldu. Travis and tyler durden’la mümkünse kanka olmak ve dedikodu yaparken gülmekten iki yana devrilmek istiyorum. Bul beni travis, sen de bulabilirsin tyler durden! Ruh üçüzüyüz adamım!

Dün gece o karşı kıyıda yanan ışık, neden o kadar parlaktı bi fikrin var mı? Sevgili uzaylılar, Midilli, bence de enfesto bir yer ama beni korkuttuğunuz ve gece yatarken “lan ya şimdi şu pencereden içeri dalıp beni kaçırırlarsa” düşüncelerine mahkum ettiğiniz için ölün bence siz!

Dün kaça gittiğimi soran bir amcayla tanıştım. Belediye, yaşlılar günü münasebetiyle bu defa yaşlarının toplamı 1023544 olan şekerparelere eğlence tertiplemişti. İçeri daldım ve bir süre “eğilmez başın gibi, gökler bulutlu efem” türküsü eşliğinde zeybek oynayan amcayı hayran hayran izlemeye koyuldum. Fotoğraf makinem, çantamın hemen iç kısmında olmasına rağmen cesaret edip çıkaramadım. Yaşlılar çığlık atabiliyorlar fotoğraf çekme eylemi karşısında çünkü. Kaça gittiğimi soran amca, 50’li yaşlarda bir emlakçıydı. 30 yaşındayım deyince ben, ohahahrah gibi bir tepki verdi. Ben de kendisine hiç düşünmeden çay ısmarladım. Baktım çok konuşmaya başladı, çaktırmadan ortamdan sıvıştım. Biri çok konuşmaya başlayınca bedenen kaçamadığımda aklımı gönderirim uzaklara. O anlatır durur, bense daha önce adını bile duymadığım topraklar üzerinde yolculuklara çıkarım. İnsan ırkı: az konuş, böyle çok daha güzelsin bebeyim! 

Birazdan sahile ineceğim için bu satırları hedele hüdele şeklinde yazmıyor değilim. Birbirinden bağımsız cümleler, içimde filizlenen bahar dallarının bir yansıması olabilir. Buna alışmalı. Alışmaya çalışmalı. Bir de madem ki uzun geceli Çandarlı mevsimi başladı, öyleyse yolları ve Kerouac’ı anlatan o efsunlu blog, gayet de okunabilir artık!

Siren kızları çağırıyor. Gitmem gerek!..

Ciao bella!

Tibet’e giden karavanın tek bir fotoğrafı var sanıyordum. Meğerseme Yusuflarda da varmış. Bu, onların Karadeniz albümünden. Sene ’99. 50 küsur kişilik ekibin en küçük iki üyesi: Ewwre ve Yusuf biraderler. Karavanın bu fotoğrafta net olması insanlık için bi bok ifade etmese de benim için büyük öneme sahip. WAR CHILD! Tibet!! Yusuf’un Küçük Emrah bakışı. Harita. Ördek bakışlı Emrem. vesaire..

Ayder’e mini boy bir dağcı gelmiş / 1999 (Kamp bittikten ve İzmir’e döndükten sonra bu hıyarto “çadırlı evimizi özlediğğğmm diye günlerce ağlamıştı muhuhauhau. Nasıl da çabuk benimsemiş!!)

Bornova’da gördüğüm ve markasını hatırlamadığım eski model bi arabanın fantastik plakası. Üniversiteye gidiyordum o zamanlar, görünce aklıma direkt olarak ROUTE 66 gelmedi değil.. California yerine Texas. Önünden her geçtiğimde “lan çaktırmadan çıkarıp çantama koysam kimse fark eder mi ki?” sorusunu sorup “saçmalama kızım!” demişliğim var.

Annemin teyzesi, Zehra teyze.. Bu fotoğrafı çektiğim zamanlarda bizde kalıyordu (çocuğu yok) ve alzheimer tüm benliğini ele geçirmişti. Gün boyunca binsekizyüzelli kere tuvaletin yerini sorardı ve biz de hiç bıkmadan yanıtlardık. Bizden sonra annemin teyze kızında kalmaya başladı ve orada verdi son nefesini. Bir gece yine tuvaletin yerini bulamadığı bir esnada babamla karşılaşıyor ve “KİMSİN SEN?” diye soruyor. Açıklamalarr.. Açıklamalar.. Birkaç gün sonra teyze kızına gittiğinde ve gerekli olan herkesin birarada olduğu bir zamanda “Saadet (annem olur) utanmadan eve yabancı erkek alıyor” cümlesini kuruyor.. Bu defa sülaleye Açıklamalarr.. Açıklamalar.. Kuzenimin düğününde de bana dönüp “evlenen çocuk çok yakınım olur” dediydi. Ben de “benim de Zehra teyzecim…” demiştim.. Öyle. 🙂

Bu yavrunun adı Ruken. Mardinli bir ailenin 10 küsur çocuğundan biri. Çandarlı’da, dağda, bir çadırın içinde yaşayıp geçimlerini, odunculukla sağlayan bir ailenin kızı Ruken. Her sene Karagöl’e çıkarken karşılaşır, sohbetler ederiz. Bize tandır ekmeği ve kaçak çay ikram ederler. Biz de yavrulara bisküvi, çikolata vesaire. Bu 7-8 sene öncesinin bir fotoğrafı sanırım. Şimdi kocaman kız olmuştur.. Gözler bozuk evet ama tatlılığına engel değil bence..

Hanay Otel’in 10 sene önceki hali. Gözde’yle ilk girdiğimizde bu şekildeydi. En son girdiğimdeki halini ise, birkaç post önce ayrıntılarıyla yazmıştım. 90’lı yıllarda moda olan satanist akımı üyelerinin buluşma mekanı gibi; ama aslında sadece mülteciler kalıyordu o zamanlar. Midilli’ye bir bilinmeze giden mülteciler..

Bu fotoğrafları Kodak’la çekmiştim. Şimdilik bu kadar. Arkası yarın 🙂

Daha önce birkaç kere katılmış bulunduğum keşif yürüyüşlerini, bağrında yepyeni maceralar, çıkmaz patikalar, el değmemiş, kuş uçmamış, kervan geçmemiş yerler barındırdığı için değil, az kişiyle gerçekleştiriliyor olması nedeniyle severim. Nerede insansızlık, orada ben. Nerede insafsızlık, orada Selo (dur anlatıcam).

Dün de altı kişilik ekibimizle saat sekiz sularında Bornova merkezde buluştuk. Kalbim pır pır. Sokaklar, iş ve okula yetişmeye çalışan insanlarla dolu. Bense dağlara kırmışım rotayı. Moda dergilerinden fırlamış gibi görünen hatunların arasından sırtımda çantam, elimde batonum, ayağımda devasa botlarla geçiş yapıyorum. Kulaklarım üşümesin diye dağcılık kulübünün verdiği boyunlukların tekini kafama geçirmişim. Vitrinlere yansıyan silüetim, doğru yolda olduğumu söylüyor gülümseyerek. Gökyüzünde güneş, İzmir’in dikkafalı ayazına direnmeye çalışıyor. Isınmakta olan ve hatta kısa süre içerisinde cehenneme dönen kulaklarımla, yürüyüşe hazırız.

Buca/Kaynaklar’a gelip, yaşlarının toplamı 1356 olan birkaç dede ile eski bir kıraathenede kahvaltı yaptıktan sonra yollara düştük. Şehir merkezinde zaten kendini belli eden hava, dağın eteklerine gelince “şimdi ananızı laciverde boyadım” mesajını vermekte gecikmedi sağolsun. Adım attım, ellerim buz kesti. Diğer adımı attım, yanaklarımı kıpırdatamaz oldum. Sabahın erken saatiydi ve hava böyleyken İzmir’imin dağlarında yürümek değil, şarkıdaki gibi oturup kalmak istiyordum. Neyse ki sonraki adımda karşıma çıkan ve onlarca yavruyu içinde barındıran keçi sürüsü, bunun yaşanmaya değer bir manyaklık olduğunu müjdeledi.

the team

İlerledikçe adımlarım ve nefes alışım hızlandı; hava, üstümdekileri çıkarıp atacak kadar ılıdı. Fotoğraf çekme sevdasına artçılık sürekli bendeydi ve bu durumdan şikayetçi olan da yoktu aslında. Heybetli dağların, uçsuz bucaksız vadilerin, deli gibi çağlayan suların tam ortasında kalmış ve rüzgarın çıkardığı sese kulak kesilmiştim. Çam ağaçlarının üstünden parıldayan güneşe yüzümü dönüp, bir kez daha gülümsedim.

in the wild

Koca adımlarla önümde ilerleyen ekibi yakaladığım anlarda fotoğraflarını çektim. Her pazar düzenli olarak yürüdükleri için hızlarına yetişmem imkansızdı. Bu bahaneyi çokça sevip kullanmaya ve doğa anayı dinlemeye devam ettim..

Everest

Kaçkarlardan bu yana, Karagöl’ü saymazsak, yürümekte olduğum ilk ciddi parkur olan bu rota, kulüp tarafından ilk defa kullanılıyordu. Bu nedenle defalarca ormanın derinliklerinde kaybolduk, birkaç yüz metreyi gerisin geri yürümek zorunda kaldık, hesaba katamadığımız buzlar üzerinde dans gösterileri yaptık ve en önemlisi, güneş olmasına rağmen asla kesilmeyen sert rüzgar sebebiyle resmen aptallara döndük. Biri bir şey soruyor: hea, nea? diye cevaplıyorum. Gülümsemek için çenemi oynatmaya yelteniyorum, ama yok! Öyle bi organ yok?!

Tabi tüm bu olumsuzluklar, cillop gibi bir gün geçirmemize engel teşkil etti mi? Nope, never ever!

klasik dağ pozum=)

“i love not man the less, but nature more” demiş şair. Ne de doğru söylemiş!

batonuma sanatsal pozlar verdirirken

Zirveye yakın yerde bitki örtüsü seyrekleşti; devasa kayalar sayıca artmaya ve en önemlisi kar kendini göstermeye başladı. Sabahtan beri zirve yapalım diye tutturan Selo’yu bu fikirden caydırmak için nurtopu gibi bir nedenim vardı. Yanlış çorap seçimi nedeniyle su toplamış ayak tabanlarım ve ben, dönüşü nasıl yapıcaz diye ince hesaplara girmişken en tepeye çıkma fikri resmen delilikti. Bu nedenle karlı zirvenin eteklerinde ateşimizi yaktık, sucuğumuzu pişirdik, kahvelerimizi içtik, karlarda yuvarlandık ve bir de baktık hop, vakit öğleni geçmişti bile. Ver elini eziyet dolu dönüş yolu!

şu kaydırak gibi yerden fiuuttt diye kayamadım, ona yanarım!

Kar gören masum İzmirli

ulan bak bak acıkıyorum!1!!

Eveet, gelelim inişin faydalarına. Benim şahane çoraplarım, ayaklarımın ağzına sçmıştı dedim ya! İşte dönüş yolunda o ayaklar oldu mu sana birer toynak? Bizimkilere yalvarıyorum, bırakın botları çıkarayım, bir yerlerden nal bulup çakalım daha rahat olur! Yok, asla izin vermiyorlar. Böyle bir ızdırap yok! Attığım her adımda sular faşır fuşur yer değiştiriyor (her iki ayakta da). Acıyı aklımdan defetmek için 90’lı yıllarda İzmir’de oynanmış GS-Avenir Beggen maçına gittiğimiz günü, maçın skorunu, yerinde duramayan amigonun adını hatırlamaya çalışıyor, Doğuş’un saksıyla verdiği pozu hangi gerzeğin çekmiş olabileceğini düşünüyor, ezberimin zorla ırzına geçen saçma şarkıların nakaratlarını yüksek sesle söylüyorum: Ben olsaydım, seni alır dağlara çıkar…ARADA BİŞEYLER BİŞEYLER… sabaha kadar ne yapmazdım! (ajdghsjfgdhsjfg)

Yol bir şekilde bitti. Arabaya varacağıma olan inancımı tamamen yitirmiş olmama rağmen, köydeydik işte. Katırlara gerek kalmamıştı (çok film izlediğim için aklıma direkt bu geldi yol boyunca). Güneş dağları terk etmiş, köye akşam çökmüştü. Kendimi eve ve akabinde duşa zor atabildim. Uzun zamandır yapmadığım bir şey olmuş, pc’siz koca bir gün geçirmiş ve erkenden uyuyakalmıştım.. Her ne kadar bu sabah kalktığımda sekiz kamyon dayak yemiş hissiyatı yaşamış olsam da, şu an gayet iyiyiz. Gözünü sevdiğim dağların adamı yamultma süresi de maksimum bir gün! Ertesi güne çakı gibi ediyor alimallah!

Bir de güzel ki, sorma gitsin!..

çiğdemler

Bu memleketle ilgili olarak aklımda kalmış tek renk var: Sarı. Hem de cayır cayır bir sarı.

Koruma altına alınmış kelaynaklar şahidim olsun ki, çocukken Urfa’ya gitmek bir işkenceden farksızdı benim için. O zamanlar araba yok, sefil halde aktarımlarla Antebe, oradan Urfa’ya, Birecik’e ve nihayet babaanemin köyü olan Şıhhbekir’e gelirdik. İçine saman tıkılmış o taş yastıklara, perişan başlarımızı koyduğumuz an uykuya dalardık. Tepemizde yıldızlar. Güneydoğu’nun insanı yaz aylarında evlerin içinde uyuyamaz dostum!

Bekir amcalarda kalırdık hep (Şeko’nun dedesi). Ağalık sistemi, babaannemin babasıyla son bulmuş olsa da, köyün en hatrı sayılır kişisi, bir nevi ağası Bekir amcaydı. Gelişimizin şerefine bir uçtan bir uca sofralar kurdururdu kızlara. Yufka ekmek, patlıcan kebabı ve bol sulu ayrandan oluşan dünyanın en leziz yemeğini yerdik.

Bu etrafı dumanlı dağlarla çevrili Urfa köyünde, hayatın iptidai şartların bile altında olduğunu söylesem abartmış olmam sanırım. Bekir amcanın nefes darlığı vardı o zamanlar. Yazın harareti alsın diye içilen buzlu suların ve her daim tüttürülen kaçak cigaranın bir bedeliydi elbet bu. Sohbet esnasında aniden nefesi ve sesi kesilirdi. Hayat bu köyde öyle trajikomik bir haldeydi ki, insanlar doktora gitmez, zevklerine göre aldıkları ilaçları da yine zevklerine göre içerlerdi. Bekir amca mesela, ciğerleri sökülürcesine öksürdüğü zaman şurubu kafasına dikermiş hep. Ölçek mölçek hak getire =)

Çocuklar etrafımıza toplanırdı, kocaman meraklı gözleriyle. Onların rehberliğinde civarda bulunan diğer köyleri, Atatürk Barajı’nı, Halfeti’yi gezerdik. Şu an sular altında olan güzeller güzeli Halfeti’yi görmüş olmayı büyük bir şans addediyorum şahsım adına. Fırat, nasıl da delice akardı o zamanlar. Bana, “fıstık içi gibi gözlerin var mışşallahh” iltifatını etmiş yegane insan yavrusu Ayşegül’ü de alıp, nehir kenarında bol kahkahalı yürüyüşler yapardık. Kendisini 16 yaşındayken Almanya’daki kuzeniyle evlendirdiler.. Yabancıya gitmedi Ayşo.

Bahsini ettiğim köy de sular altında kaldı birkaç sene önce. Suların götürdüğü evler ve bahçeler değildi sadece. Sayısız anı ve emek de Güney Doğu Anadolu Projesi’nin dev çarkları arasında ezilip yok olmuştu. Boz bir tepede yeniden inşa edilen Şıkbekir’de sadece bir sene yaşayabildi Bekir amca. O hayatı boyunca gitmediği hastane odasında, son gün bile kebap yiyerek verdi son nefesini dediler.

10 seneyi geçkin bir zamandır bu topraklara ayak basmadım. Gitsem ne olacak ki sanki, diyerek içimden. Kim kaldı, ne kaldı? Gittiğimde göreceğim tek şey, sular altında kalmış çocukluğum olmayacak mıydı? Fıstık ağaçlarının gölgesinde geçirilen sıcak günler, terörist baskınlarından ölesiye korkarak uyumaya çalıştığım o yapış yapış yaz akşamları, üzerinde uyuduğumuz ahşap sedirler, üzerine çiy düşen yorganlar, cümbür cemaat yapılan kahvaltılar, Fırat kenarında kilden yaptığımız bebekler, yıkanabilmek için verdiğimiz mücadele, dalından koparıp yediğimiz meyveler, taze fıstık, ellerimizi kapkara hale getiren ceviz, nar ve onlarca anı.. hepsi geride kaldı. Bir iki fotoğraf var sadece, o günleri bir tek kafamda yaşamadığımın ispatı..

 

Bekir amca ve babam, Atatürk Barajı’nı gezerken

Güley’in (Bekir amcanın karısı), bizi Fırat kıyısına götürdüğü gün (pembe donlu uyuz tip ben oloyyorum ahaha)

Ayşegül ve kuzenleriyle tekne sefası (bu fotoğraftan birkaç sene sonra evlendirdiler Ayşo’yu)

Bu da Halfeti’nin sular altında kalmış hali (Google’dan buldum)

Kuzey Ege’deki sevdiceğimden ayrı geçirdiğim günlerde nalet ve de hırçın bir insana dönüştüğümü daha iyi anlamamı sağlayan bir gündü dün. İklime uygun bodur ağaç ve çalılar arasından geçerek, kekik kokan patikalarda yürüyüş yaptım. Güneşin uzunca bir süre sonunda yeniden gösterdiği gülcemali, elmacık kemiklerim ve burnum üzerinde tatlı kırmızı izler bıraktı.

Çandarlı’nın her baharda yeniden doğduğunu söylemiş miydim? Anayoldaki kahverengi “Pitane” tabelasından sola sapınca sağlı sollu insanı karşılayan tarlalar, yeşile bürünmüştü. Ot toplayan kadınlar gördüm. Muhtemelen tırnaklarının arasına çamur dolmuş güzel kadınlar. Elleri, güneş ve soğuktan çatlamış kadınlar. Bugün onların günüydü; bizim günümüzdü!.. Merkezde inip bir şeyler yedikten sonra sokaklarına attım kendimi. Belediye, çiçek dağıtıyordu. Elimde minik bir menekşeyle sokak sokak dolaştım; birkaç aya kadar yazlıkçıların istilasına uğrayacak bu küçük diyarda insansızlığın tadını çıkardım. Napıyorsun, neden şöyle, e peki niye böyle diye soran meraklı gözler olmaması şerefine kendi kendime bir şarkı tutturdum. Tam havaya girmişken, saçları bembeyaz bir teyzenin yaklaşmakta olduğunu fark edince paniğe kapılıp elimi hemen kulağıma götürdüm. Olmayan kulaklığımı düzelttiğimi görseydin, buna benden bile çok gülebilirdin!

Çandarlı’nın anti-aging etkisini görmek için uzağa değil, aynaya bakmak yeterlidir. Burası insanı durduk yere mutlu ediyor; mutluluksa adeta bir gençlik iksiri gibi. O olduğu sürece 10’lu yaşlarını süren bir yeniyetmeyim ben!

İki günde depoyu toz pembe hayallerle fulledim de geldim.

Begonvilim, o sert kışa kafa tutmuş da hayatta kalmış; nasıl sevinmeyeyim!? Her güne, Midilli ve Georgia açıklarında veda etmişiz; nasıl umutlanmayayım? Mitoloji kitabım yanıbaşımda uykulara dalmış, favori tanrımız Poseidon’u yeni baştan keşfetmiş, Ege’de astral yolculuklara çıkmışım; ilham perilerime nasıl dur diyeyim?!

-Nereden gelip nereye gitmektesin yabancı?

-Beni kekik kokuları getirdi buralara.. Bildiğim tek şey bu.

 

İncir ağacının arkasındaki Georgia

Geçen yazdan kalan çiçekler

Sarı sıcak ev

Pencere

Kapı

Kedicik ve sığınağı=)

Denizlere çıkan sokaklar / Çandarlı – 2012

Az önce buldum bu fotoğrafı. Üç sene önce Çanakkale’de çekmişim. O an zaten her şey muhtemelen güzel geldiği olduğu için, bunun güzelliğini anlamamışım meğer. Bakınca, Fields of Gold şarkısı çalındı kulağıma. Sting ya da Eva Cassidy’den. Fark etmez!. Arpa değil, ayçiçeği tarlası ama idare et artık.

Paylaşıp durduğum ve içinde genelde Ege, yollar, deniz, çiçek böcek vesaire olan fotoğraflar nedeniyle, her dakika gezen özgür kız izlenimi bırakmışım sanırım. Yok öyle bir şey. Vaktimin çoğunluğu pc ekranına bakarak geçiyor. Çeviri yaparken 2 cümle yazıp üçüncüsünde muhakkak twitter’ı ve izlediğim blogları kontrol ediyor, ekşi’de gelen mesajları yanıtlıyor (artık neredeyse sadece bu amaçla kullandığıma inanamasam da), tavsankac’ın günlük olarak gönderdiği şarkıları dinliyor, babaanemin fotoğraflarını tek bir klasörde toplamak bahanesiyle giriştiğim eski CD’leri kurcalama işlemini devam ettiriyor ve bu şekilde ağıma takılan fotoğrafları, hayal ve hafıza gücümle birleştirip ortaya çeşitli karışıklar sunuyorum. Bu kadar. Bunu yapacağımı blogda geçen sene de belirtmiştim zaten. Fazlası ya da eksiği yok; şu an Bozcaada, Çanakkale, Assos yahut Olimpos’ta değilim. Özellikle belirtmemin nedeni, her daim bu güzel coğrafyalarda gezip tozduğumu sanan insanlardaki yanılgıyı ortadan kaldırmak. İzmir’deyim ve günlerimin çoğunluğu, yazılarla doldurulmak üzere beni bekleyen boş bir sayfaya bakarak geçiyor. Ability olarak yazdığım sözcüğü “ağabeylity” olarak değiştiren word’e microsoft tadında küfürler ediyorum genelde.

Olayımız bu.

Kaz Dağları’nın gönderdiği selamı üstüme aldığımı da belirtip öyle bitireyim 🙂

Sting, “o yaz günlerinin üstünden yıllar geçti” diyor. Doğru söylüyor!..

Stats

  • 26,157 hits