You are currently browsing the monthly archive for April 2012.

Peri kızının mavi tülden kanatları, daha önce defalarca gördüğüm o yere getirmişti beni. En son hatırladığım, kafayı dağıtmak için çıktığım balkonda yıldızları seyrederken gökyüzünün aniden aydınlanması ve yüzünü parlak ışık nedeniyle tam seçemediğim birinin, eliyle “gel benimle” işareti yapmasıydı. Düşünmeden “olur” diyebildim sadece.. Kanatları her çırpışında bir kademe daha yükseldik. Sanki daha önce anlaşmış gibi herhangi bir şey söylemiyorduk birbirimize. Soru sormuyordum. Hangisinden başlayacaktım hem? Nereye gidiyoruz? Neden gidiyoruz? Bunun, an’ın büyüsünü bozmaktan başka bir işe yaramayacağını bildiğim için sustum.

Aşina olduğum yerlerin üstünden geçiyorduk. Sokağın en başında duran dev lahiti görünce, Kaş’ta olduğumuzu anlamıştım. Hala konuşmuyorduk. Tek kelime etsem büyüleyici bir rüyadan sonsuza dek uyanacakmışım gibi geldiği için susuyordum. Gün ağarmaya yüz tutmuşken, kocaman masmavi bir denizin arka fonunu oluşturduğu kente geldik. İyi biliyordum burayı. Şu yuvarlak taşlar, yosun tutmuş ağaç gövdeleri ve tatlı suyla tuzlu suyun birleştiği nokta, geçirdiğim güzel günlerin şahididir. “Tanrıların kentine hoş geldin” dedi peri kızı. Sesini ilk duyuşumdu. Sanki konuşmamış, hiç görmediğim uzak bir ülkenin halk türküsünü fısıldamıştı kulağıma. Etrafı izlemeye koyuldum. Gökyüzünde mutlu ezgiler dans ederken, denizin açıklarında batık bir gemi çekti dikkatimi. Merakımı gözlerimden anlayıp gülümseyerek, “korsanlar” diyebildi. “Hangi yüzyıldayız ki?” diye sordum. “Ve neden getirdin beni buraya?”.. Sorumu tatlı bir melodiyle geçiştirmiş olsa da, birkaç yüzyıl öncesine döndüğümüzü anlamıştım. 

Rutubeti bol bir patikadan yukarı doğru çıkmaya başladık. Hemen hatırlayıp gülümsedim. Birkaç gün önce harabeye dönmüş halde gördüğüm kale, sanki henüz yapılmış gibi duruyordu karşımda. Şaşırma limitimi saatler önce doldurmuş olduğumdan, olayları çözmeye çalışmak yerine kendimi hafif bir esintinin kollarına bıraktım. Her tarafın çiçekle dolu olduğu bu tepede, peri kızı pencerenin önüne geçmiş Akdeniz’i izliyordu. Neden sonra bana dönüp, “Artık gitmem gerekiyor” dedi. Cümlede kendimi göremeyince son kez şaşırma hakkımı da kullanıp “Bensiz nereye?” diye sordum. “Bundan sonrası sana ait, hoşça kal” dedi ve gözden kayboldu. Ne yapacağımı bilemez halde olduğum yere çökmüşken, bir ses getirdi beni kendime.

 “Merhaba”!..

Doğduğum günden beri içimde bir yerlerde zaten var olan bu sesin sahibi, insanlığın bin yıllardır çözmeye çalıştığı o karmaşık duyguyu getirip avucuma koymuştu sanki. Gözlerimi gözlerinden alamadım. Birlikte oturup saatlerce rüzgarın sesini dinledik. Ayaklarımızın altında uçsuz bucaksız uzanan ve diğer ucu görmediğimiz ülkelere dokunan deniz de, kıpırtısız halde bizi dinliyor gibiydi. Ona, öğlen olmadan eve dönmem gerektiğini söyledim. “Gitme..” dedi. “Sana söz veriyorum, yine geleceğim” dedim. Eğilip avucuma bir öpücük kondurdu. 

Aklımı Güney’de bir yerlerde bırakıp evime geldim. Yol boyunca avucum lavanta koktu durdu..

Advertisements

Akşam ayazında sırtımdaki incecik cekete sıkıca sarılmışım. Teknede birkaç kişiyiz. Titriyorum, ama bugüne dek Kaleiçi’nde ayaklarım sadece toprağa değmiş olduğu için ne soğuk algınlığım, ne de havada delice esen rüzgar umrumda değil. Güneş batmak üzere. “Abla istersen içerden benim ceketi getireyim?” diye soran kırmızı suratlı tombul çocuğa bakıp gerçek bir abla edasıyla “yok sağol canım” diyorum; “iyiyim böyle.” “Nerelisiniz? “İzmir”.. “Aaa ben de?” “Ciddi mi, neresinden?” “Bornova”. “Hoppalaa, ben de Bornovalıyım. Neresi peki Bornova’nın?” “Atatürk Mahallesi” —- Orada film ve kayış kopuyor.

Kaleiçi’nde bulutlarla saklambaç oynayan güneş yavaş yavaş batarken, hayatımın tatlı tesadüfleri ne kadar da çok sevdiğini bir kez daha anlıyorum. Denizin ortasında bir yerlerdeyiz. Geriye yaslanmışım; dalga ve rüzgarın düellosunu dinliyorum. Onlar birbiriyle bir türlü geçinemezken, uzaktaki dağları izlemeye koyuluyorum. Sonu gelmek nedir bilmeyen bir film gibi; bu kentin dağları ne güzel öyle? Şu karlı olan Saklıkent mi, Tahtalı mı yoksa? Peki Olimpos buradan görünüyor mudur acaba? Adrasan? Çıralı? Sahi, burada hangi medeniyetler yaşamıştı? Burada yaşayanlar, ne kadar şanslı olduklarının farkındalar mı? Coğrafya ve tarih bilgim yerlerde sürünürken ve hayal gücüm bir yandan hepsini toparlamaya çalışırken birden davudi bir sesle irkiliyorum. Kaptan “geldik” diyor.

Güneşi muhteşem bir finalle uğurlayıp geceyi selamladığımız Kaleiçi’nde, eski evlerden oluşan dar sokakları ciğerlerime çekerek geçtikten sonra eve varıyorum. Kaleiçi’nden sonra geniş caddeleri ve modern rezidanslarıyla Konyaaltı resmen Nişantaşı hissiyatı yaşatıyor. Modernizme kafa göz dalmak ve zaman makinasını bizzat icat edip bundan takribi 200 sene öncesinde yaşamak istiyorum. Çatı katındaki odama kendimi attığımda 200 sene öncesi Kaleiçi’ni gözümde canlandırmak hiç de o kadar zor olmuyor. En iyi bildiğim işi yapıp, hayal dünyasında bir kere daha kayboluyorum..

Ve ertesi sabah erkenden uyanıp, İzmir’e giden uzun yollarda buluyorum kendimi.

Olimpos, Ulupınar ve Kaleiçi’nin damağımda bıraktığı eşsiz lezzetler eşliğinde yazmaktayım bu satırları. Masada duran cam vazonun içine, Olimpos sahilinden topladığım minik beyaz taşları koydum, onları izliyorum şu an. Etkisinde kaldığım bir yerden hediyelik eşya değil; taş, yaprak, çiçek vesaire getirmeyi severim ben. Eğer imkanım olsaydı, portakal çiçeklerinin kokusunu da doldururdum çantama..

Sevgili Antalya; gözümde giderek daha da mükemmel bir hal alıyorsun. Bilesin!..

Birbirine uzaktan bakan fenerler – Kaleiçi / Nisan 2012

Şeker portakalı diyarından merhaba!. İşbu satırları yazarken hapşuruklarımla ekranı yıkadığım için çok aklıselim cümleler bekleme bu defa benden. Hopşşoh! Dün gece, Toros bulutlarının taşıdığı yağmuru tek başıma Sting eşliğinde dinlemek için çatı katında uyumamın, sabaha karşı buzz kesmemin ve tüm bunlar yetmezmiş gibi bugün pantolon paçasını tam kıvıramadan soğuk sulara girmemin cezasını çekmekteyim.

Ama Antalya iyidir!..

Bugün ben Olimpos’ta yine bir zaman makinesine binmiş yolculuk etmekteydim. Hiç bilemeyeceğim sanırım an’ın kıymetini, hep geçmişe dönecek, hep birlikte geçirilen güzel günleri hatırlayacağım gittiğim yerlerde. Carpe Diem ne demekti? Carpe Diem, içi boş ve anlamı olmayan Latince bir söz öbeğiydi ve bence geçmişle şimdiki zamanı birleştirmediği sürece adına şiirler yazılmasının herhangi bir olayı yoktu.

Olimpos, Pazar gününün şanına yakışır nitelikte kalabalıktı. Çok fazla tanıdık barındırmadığı sürece kalabalıkları sevdiğimi anladım. Bugün yanımdan geçip giden ve dünyanın dört köşesinden geldiklerine emin olduğum insanlar, sanki hiçbir kötülük yapmamışlardı hayatları boyunca. Kimse kimsenin umrunda değildi ve bu, nereden baksan yüzyıllardır özlem duyduğum bir şeydi. Ahşap cennetin tosuncuk tanrısı Kadir, oturmuş birileriyle tavla oynuyordu. Soner ve Yener kardeşler de oradaydı. Bu cennetin çalışanlarını çok sevdiğimi umarım daha önce de belirtmişimdir. Tim, Ceyda, İsmet, Armonde, Mike!.. Orada başka bir ülke kurmuşlar kendilerine ve canları her ne halt etmek isterse onu yapıp yaşıyorlar.

Kadir’s’te çok fazla kalmayıp sahile yönlendik. İnsanlar yüzüyordu? İnsanlar çelikten yapılmış olmalıydı. Tanrılar çıldırmış olmalıydı! Tamam güneş vardı ve Akdeniz’in uçsuz bucaksız tuzlu suları üzerinde enfes tablolar çizmekteydi, ama yüzülecek bir hava yoktu? Vardıysa da ben hissedemedim. Neblim. Hapşohh işte!!

Ceneviz Kalesi’ne çıktım. Olimpos’u daha önce buradan görmemiştim. O nedenle kaleye vardığımda bir ohannesburger tandansı yaşamadım değil. Durdum sadece. Fotoğraf çekme, sadece şu güzelliği hazmetmeye çalış Esin, dedim içimden. On-on beş dakika bu öğüde itaat etmiş olsam da sonradan dayanamadım, deklanşörü seri dokunuşlarla ödüllendirdim. Alışkın olmadığı bu bekleyiş, onu da huzursuz etmişti belli ki! Kaleden bakınca Olimpos, dünyanın en güzel noktası benim! diyordu adeta. Tüm denizi kana kana içmek ve ömrümün sonuna dek burada kalmak istedim o an.

Binlerce yıllık yapıların arasından sekerek sahile indim.

Bir sürü tanıdık sima vardı Kadir’in mekandan. Şu işe bak dedim; adamlar burada ça-lı-şı-yor? Dünyanın en kıyak mesleği değil de ne yani şimdi bu? Derenin karşısında yaşayan adam haklıydı belki, Olimpos’ta boyacılık bile kutsal bir meslekti..

Gittim, gördüm, ve bugün daha iyi anladım..

PS: Hapşu! 🙂

Kadir’s

Such a lovely place

Merhaba ey güzel çiçek!

ağaç ev

Follow the white sign

Kalede zamanı durdurmaya çalışırken

Dünyanın -tartışmasız- en güzel noktası

oscar

Değişmez ritüel: Ulupınar

 charm @ Antalyos

Dün tişörtler bile fazla gelirken (tamam abartma hayvan), bugün deli bir fırtına ile açtık günü.

Havanın güzelliğini fırsat bilip öğleden sonra dışarı çıktım dün. Birkaç saat boyunca Paterson bahçesi civarında dolandım durdum. Öyle bir bahçe ki, Bornova’nın yarısı mübarek! Adam yapmış ağğbi, yapıp da belediyeye bağışlamış bir de. Belediye içine etmeseymiş daha güzel olacakmış tabi, ama bahçesinde özgürce dolanan hayvanları ve okul çıkışı rahatça öpüşebilmek için uygun mekan arayan öğrencileri konuk etmesi bile yeterince faydalı bir iş.

Çimler üzerinde dönüm dönüm dolandım fotoğraf makinemle. Mantarları ve karınca yuvalarını ezmemek için yaptığım şaklabanlıklar, dışarıdan görenin “bu bu napıyor bu amk” diyebileceği türdendi. Belediye, birkaç ay önce köşkün bahçesinde bulunan ağaçlara kuş yuvaları koymaya başladı. Ve papağanlar salındı gökyüzüne. Dün, en azından yedi-sekiz tanesini gördüğümü söyleyebilirim rahatlıkla. Onlar kaçtı, ben kovaladım. Kuş gözlemcileri geldi aklıma. Ne zor işmiş arkadaş? Tabi onların hayvanımsı lensleri sayesinde kuşların ayaklarına kadar geldiğini unutmuşum. Biz de nabalım, çilekeş ve leş lensimizle, şuncağızları yakalayabildik (hala içindeki tozlara küfrediyorum):

Henee, papağan

Sevgililer

Köşkten çıkıp biraz da sokakları arşınladım. “There is a life outside your apartment” sözü bir kez daha doğrulanmaktaydı gözümün önünde. Bornova’nın tek katlı evleri ve o evlerin çiçek dolu bahçeleri baharın olanca güzelliğini karşılarken, tanımadığım insanların yüzüme bakıp gülümsedikleri güneşli bir günün tadı, henüz bitmeden damağımda kalmıştı.

Siesta

Akşamüstü bizimkilerle Homeros’a, oradan Kayadibi’ne geçtik. Ege de vardı. Hem de 23 Nisan’da kovboy olacak olan bu cengaver yalnız değildi. Yanında bir de at kafası getirmişti. Valla lan ahahah. Biz, bir tanıdığın kafeteryasında kapuçino yudumlarken, yakışıklı kovboyumuz atına binip vahşi doğanın ortasında gözden kayboldu. Meğersem dondurma almaya gitmiş! “Bugün neler yaptın okulda, anlat bakalım genco” diye sordum. “Okula yavru bir çocuk geldi bugün teyzeea” diyerek her zamanki orijinalliğini göstermekte gecikmedi. Yavru çocuk dediği de, arkadaşlarından birinin kardeşi kldfjsklfjdkf

Ege ve yeni dostu. Düğmesine basınca geğiriyormuş ahaha

Kahveleri bitirdikten sonra biraz doğada gezelim dedik. Yürüyerek zeytinlik bir alana geldik. Gençler içki içiyordu. Bir tanesinin elinde olta vardı. Deniz, kilometrelerce uzakta olduğuna göre içkiyi biraz fazla kaçırmıştı sanırım delikanlı. Onları geride bırakıp yürümeye devam ettik. Yeşil bir battaniyeye sarınmış dağlar, her zamankinden bir miktar daha güzel göründü gözüme. Güneşin, körfezi terk edişine de şahitlik ettikten sonra eve geldik.

Dışarıda bir hayat vardı. Ve yaşanasıydı!..

Kayadibi

ma little cow-boy!

Ekşi sözlük sayesinde keşfedip hayatıma dahil ettiğim yazarların bir bir “gerçek” yazar olmaya başladıklarını biliyor muydun?

Her ne kadar son zamanlarda -hatta yıllarda- sadece menfaat üzerinden giden ve artık en baba suser’ların ne yazık ki yazmadığı bir ortama dönüşmüş olsa da, sözlüğü hayatımdan tamamen çıkarmam mümkün değil. 7-8 sene öncesi. Sitenin varlığından zaten haberdarım ama bir adam sayesinde bağımlı hale geleceğimi nereden bilebilirim? Siz benim neden yazdığımı nerden bileceksiniz? =) Bir şeyler, bir şeyler. İmza: stevemcqueen. Kim ki bu adam? Ne yer ne içer, nerede yaşar? Henüz yazar değilim. Gün ve gecelerim, sitiv entry’lerini tek tek okumak ve hayvanlar gibi eğlenmekle geçmeye başlıyor. Sonra ver elini uludağ sözlük macerası (aynı nick’le). Ekşi kadar olmasa da sözlük formatı altında bir şeyler yazmak, delice bir keyif! Ve stevemcqueen başlığına yazdığım entry’nin ardından gelen güzel mesaj: merhaba ben sitiv. Burada da yazıyorum.

O gün bugündür kopmadık kendisiyle. Hatta bugüne dek sakladığım ama artık sözlüğün gelmiş olduğu konumdan ötürü artık pek de sallamadığım bir sırrı da vereyim bari; beni sözlüğe aldıran sitiv’dir. Bu kıyağını unutamam. Ama sonrasında nasıl ödeştiğimizi de anlatacağım. Torpille geldiğim anlaşılmasın diye geyik meyik yapamıyorum. İlk entry’lerime bak, hep bir ciddiyet, robotik bir gerizekalılık hakim. Tanım’ın ötesine geçemeyen, yaratıcılıktan uzak, wikipedi şeysi gibi yazılar. Bu ben değilim, ben bu olamam. Ama “sabret” diyor sitiv. Bir abi edasıyla koruyup kolluyor beni sözlükte. G*te girebilecek bir şay yazsam, anında kükreyerek azarlıyor; çünkü uçmamı istemiyor.

Derken bu manyak kendi uçuyor sour airlines’da.. Yapayalnız kalmışım. En önemlisi, günlük stevemcqueen entry’lerinden ve sözlükte hayvanlar gibi eğlenmekten mahrumum artık. Hangi akla hizmet olduğunu bilemesem de sitiv uçmadan önce tüm entry’lerini üşenmeden tek tek kopyalayıp bir word dosyası haline getirmiştim yalnız. Herif kendi bile yapmamış bunu, bana da bak hele! Bu ne manyakça sevgi ağğhh! Canım sıkıldıkça açıp açıp okuyorum. Ve twitter’ın ilk zamanları; Dizüstü Edebiyat tarafından keşfedilmesi, stevemcqueen’in Onur Gökşen’e doğru evrildiği o ilk zamanlar. Bir gün odamda oturmuş yine bir şeyler okuyorum; tak, telefon: Esin, sende benim eski entry’ler duruyordu de mi? -E evet? -Hah işte, onları hemen mail adresime gönderiyorsun. -Tamam da noldu olm, söylesene? -Çok güzel gelişmeler var, haber vericem sana! Afferin kız! (entry’leri saklama aferin’i bu! hihihi)

Sonra o mevzubahis entry’ler derlenip “Bizim de Renkli Televizyonumuz Vardı”ya dönüştü. D&R’dan kitabı alıp eve geldiğimde bizimkilere gururla diyorum ki: -bakın bu kitap biraz da benim sayemde çıktı. Havalar binbeşyüz. İlk önce ablam okuyup birkaç saat içinde bitirdi. “Ne komikmiş bu adam yahu” oldu ilk tepkisi. Sonra da ben devraldım nöbeti; zaten bildiğim entry’leri soğuk bir ekran yerine kanlı canlı sayfalar üzerinde okuyordum sadece. Sanki doğduğum günden beri tanıdığım bu adamın maceralarını, bin üçyüz ellinci okuyuşumda da aynı kahkahaları atmamın nedenini ben de tam olarak açıklayamıyorum.

Şimdi ikinci kitabı çıktı. Henüz alamadım; ama ilk fırsatta elimde olmasını umut ediyorum. Twitter’da onbinlerce takipçisi olan bir fenomene dönüştü, kadınlar hasta falan. ahahaha! Facebook’ta mesajlar alıyorum: -Esin, sen nerden tanıyorsun Gökşen’i? -O da kim? Haaa, sen sitivi diyorsun. Sayesinde karizma yapıyoruz, hatunlar muhabbetimizi kıskanıyor (çatlasınlar ayol). Fotoğraf da çekmeye başladı, bence artık puzzle tamamdır. İzmir’e geldiğinde kitap imzalatıcam. Ama imza yerine random gülüş istiycem, çünkü bana random’ı bulaştıran kendisidir.

Bazen edebiyat ve internetin bir araya gelince yapabildiği şeylere çok şaşırıyorum.

Yedi Kere Sekiz (tipe bak hele ahahaha)

Bugün Bozcaada biraz daha eksildi. Bugün domates reçelleri öksüz, Madam Eleni yalnız kaldı..

Simyon amcayı, adaya ilk gittiğimde tanımıştım. Seneler önce kendi çabasıyla başlattığı domates reçeli furyasını bir marka haline getirmiş ve adını, adanın da ötesine taşımıştı. Minicik dükkanında karısıyla bir şeyler hesaplıyordu ben içeri adımımı attığımda. Burnunun ucunda düştü düşecek gibi duran yakın gözlüklerinin üzerinden bakmış ve gülümseyerek aksanlı Türkçesiyle “hoşgeldiniz” demişti. Hoş bulmuştum. Normalde reçel denen gıdadan pek hazzetmesem de,  birkaç kavanoz kadar alıp İzmir’e dönmüştüm. Bizimkiler bayılarak yedi; damak zevkime uygun olsa ben de ayılıp bayılabilirdim. Ben de kavanozun üzerine sardığı ve üstünde kırmızı harflerle “Simyon Salto” yazan ambalajı sakladım. Geçenlerde bahar temizliği nedeniyle çıkardığım kitapların arasından düşüverdi yere. Adadan geldiğimden beri karşılaşmadığım bu kağıt parçasının, bana bir mesaj verdiğini anlamalıydım.

 Domates reçeli (fotoğraf, google’dan)

Bu sabah, Simyon amcanın da bu dünyadan göçüp gittiği haberini aldım Türkan abladan. (Bu arada Türkan abla, Lodos Bozcaada denilen efsane mekanın, leziz deniz mahsüllerinin, mezelerin ve adanın tanrıçası olur.) Dün akşamdan beri üzerime çöreklenmiş tuhaflığın nedenini, babaanneme bağlıyordum. Onu haddinden fazla özlediğim şu neşeli bahar aylarında, onunla sohbet edememenin acısı her zamankinden beterdi. Gece, midemden yutağıma kadar çıkıp geri inen, ve sonra tekrar çıkıp imanımı gevreten ekşimsi sudaydı sanki babaannem. Geçsin diye mide ilacımı aldım. Geçmedi. Yatakta sağa sola döndüm, yıldızları saydım. Geçmedi. Babaanemin özlemi kramp olmuş, içime oturmuştu. Sabrı geldi aklıma. Şu dünya yansa her daim korumaya özen gösterdiği sakinliği. Huylarımı ondan almış olduğum söylenir durur hep, ama ben onun gibi olamam ki.. Sonra komik anılar dizildi peşpeşe gözümün önünde. Yazlığa nereden girdiğini anlamadığımız ve uzunca bir süre kurumuş mısır koçanlarını kemirerek hayatta kalmış olan fındık faresiyle yaşadığı macera gelince aklıma, tek başıma kahkahalar attım. “Babaaane bi kere senin gözlerin iyi görmüyor, nerden çıktı fare falan?” “Gördüm diyim ley! Gece yorganın üstünde bir o yana bir bu yana zıplıyordu. Uyutmadı beni!!”.. Ve ertesi gün, hayal gördüğünü sandığımız farenin bulunması.. Şeko’ya çok kızdığında şirazeden çıkıp ona “orspu Şevket” demesi..  Ben çeviri yaparken yanına çağırıp, gel azcık sohbet edelim, demesi.. “Esin yavrum, sen benim torunum değil, kızımsın”la başlayan cümleleri..

Sanırım kış aylarında, bazı acıların üstesinden gelmek daha kolay oluyor. Kapalı ve yağmurlu hava, her nedense buna daha çok olanak sağlıyor sanki. Şimdi bahar. Tüm ağaçlar çiçek açtı.. Meyveler değişiyor. Babaanem sarı elmayı çok severdi. Şimdi bu sonsuz döngüye karıştığını düşünmek, çok tuhaf..

Ve bugün Simyon amcanın da bu döngünün bir parçası olduğu haberini aldım.  Dükkan duvarında, büyük bir çerçevenin içinde bir fotoğrafı duruyordu. Fotoğrafın sağ tarafında da, Yunanca bir yazı. Çıkarabildiğim tek kelime: S’agapó. Yani seni seviyorum. Kim bilir, kim çekmişti zamanında..

Güle güle Simyon amca..

Pek kimseler yoktu yolda. Bahara uyanan kiraz çiçekleri haricinde. Ve çimenler. Ve keçi sürüleri. Ovacık yolu kapalıydı, başka yoldan geçtik. Yaylada kahvaltı ettik. İki güzel çocuk tanıdım, Burhan ve İlyas. İlyas dedi ki, bana Elles derler buralarda. Hoppalaa, dedim. Birazcık üşüdüm, arabaya geçtim. Yol devam etti. Önümden delice akıp giderken aklıma gelen fikirler, bir film senaryosu yahut kitap konusu olabilecekken kapalı mekanlarda nasıl da hepsini unuttuğumu düşündüm. Çayırları izlemeye koyuldum. Asıl ot gibi yaşayan bizlerdik. Onlar, adam gibi layıkıyle yaşıyordu işte hayatı! Tire’de insan seline kapılıp pazarı tavaf ettim. Neşeli köy insanları gördüm. Bizden güzeldiler. Çok yaşlı bir amcadan mürdüm eriği alıp yolda yiye yiye fotoğraf çektim. Enteresandı tabi, bir yanda faşır fuşur suyu dökülen bir poşet, ağzımda erik, boş kalan elimde kamera, belimde sıcaktan bunalıp astığım ceket, omzumda çanta.. Kilometre bazında çok yürüdüm, ama tabi hiçbir şey anlamadım. Ali Efe Hanı’na bir kez daha girip Semih Kaplanoğlu’nu ve Nejat İşler’i yad ettim. Süt, Yumurta ve Bal’dan oluşan triosuna At’ı da eklese hiç fena olmazdı. Ortalık, attan, kişnemeden ve berbat bir kokudan geçilmiyordu azizim. Tire’yi bitirip, Nazarköy’de aldık soluğu. Bir çay molası için geldiğimiz köyün dört yanında boncuklar yanıp sönerken, sonunda bileğime göre bir bileklik bulmuş olmanın sevinci, durmadan yazan kafe sahibini parçalama isteğimi unutturmaya yetmişti.

Koca günü devirip İzmir’e geldiğimizde güneş hala yerli yerindedi.

Demek ki yaz o kadar da uzak değildi..

Ovacık Yaylasında iki kanka

Tire pazarından bir kesit

av tüfenkçisi =)

Ali Efe Hanı’nda bahar

Han atı

Nazarköy işçisi

boncuklar

Alışkanlıklar, dostlar, kitaplar, geçtiğim yollar, ezbere bildiğim şarkılar, tanıdık simalar, aşina sesler, atılan kahkahalar, şarkılar, kısacası her şey değişti hayatımda. Okullar bitirdim, on beş sene önce tek kelimesini anlamadığım bir dilde ahkam keser, ona buna kafa tutar hale geldim, para kazandım, dost kaybettim, sarhoş oldum, biraz yaş aldım, teyze oldum, sonra bir daha teyze oldum ve tüm bunlar olup biterken, yanımda hep biri vardı.

Smyrna’ymış ilk adı, zamanla İzmirni’ye dönüşmüş ve sonunda İzmir çıkmış ortaya. İzmir benim anamdır, demişti bir şair. Ve ben bu şairin cümlelerini, uzak memleketlerde yaşayanlar da anlayabilsin diye başka bir dile çevirirken, oturup ağlamamak için zor tutmuştum kendimi. İzmir, benim de anamdır çünkü. Kendimi onun kollarında buldum ve bildim bileli hep vardı kokusu. Ne ben ondan geçebildim, ne o beni bıraktı kendinden uzaklara. “Üniversiteyi dışarıda okumak, hayatı öğrenmek, ayaklarımın üzerinde durmak, yurttan sıkılıp arkadaşlar ve fiyonk makarnayla ayrı eve çıkmak, ve artık müsaadenle senden başka şehirler tanımak istiyorum” talebime, “otur oturduğun yerdea!” diye kükreyerek karşı çıkmıştı bir yaz günü. Hiç unutmam. Ben de yaptığım tek tercihle Ege’sinde tutsak kalmıştım.

İplerim tamamen elindeydi sanki. Biraz uzaklaşsam burnumda tüterdi kokusu namussuzun. Gittiğim kentlerde ve bu kentlerin birbirinden soğuk sokaklarında her karışını ezbere bildiğim sıcak Bornova’yı özlerdim. İstemsiz kıyaslamalara giderdi direkt aklım. Kordon’u, Saat Kule’si, Küçük Park’ı, Alsancak’ı, Kızlar Ağası, Havra sokağı, ve en çok da denizi, nefes almalık bir rıhtımı olmayan, insanı yabani gibi bakan kentlerde bir el boğazıma yapışır, ve doğduğum topraklara geri dönene dek sktirolup gitmezdi oradan. Hala da öyle gerçi..

Bir faşist gibi değil, tutkulu bir şair gibi severim ben İzmir’i. Bildiğim tüm yönler onu gösterir, bütün sokaklar ona çıkar. Yolumu kaybetmem imkansızdır, çünkü en iyi bildiğim rotadır İzmir. Bu rota bazen dağlarını, vadilerini, bahara uyanan patikalarını, ama en çok da sahillerini, sahil kasabalarını, kadın-erkek oturulabilen köhne kıraathanelerini, semt pazarlarını, insanların gülümseyerek birbirine selam vermekten geri durmadığı palmiyeli caddelerini gösterir. Takılıp giderim bir rüzgarın ardı sıra.

İzmir, bildiğim en uzun hikayedir benim. Bıkmadan dinlerim, yılmadan söylerim, tanımadığım insanlara anlatmaktan usanmam. Hikayeye eklenenleri oturur büyük bir keyif eşliğinde izlerim. Bazen eksilenler olur, ardına bakmadan gidenler. Ucundan kıyısından bu şehrin tadına bakmış birinin, başka kentlerde yapamayışını görüp gizliden gizliye sevinirim.

Saçları güneşte açılmış güzel bir kadındır İzmir. Güzelliği, soyundandır.

Şairin de dediği gibi İzmir benim ailemdir, anamdır.

Üniversiteyi başka memleketlerde okumama izin vermediği için hep bir “keşke” ile baş başa bırakmış olsa da, kızamam ben ona. İnsan, anasına kızamaz ne de olsa..

Stats

  • 26,157 hits