You are currently browsing the monthly archive for May 2012.

Günlerdir beklediğim gün batımına nihayet dün akşam kavuşabildim (fotoğraflar bir alttaki post’ta). Böyle anlarda zaman, bir hazine gibidir. Pc’nin başından kalkıp kafamı dışarı uzattığımda gökyüzünün kızıla boyandığını görünce “baba ben gidiyorum” diyerek kaptım fotoğraf makinemi. Upuzun sokağı koşarak yarım dakikada geçtikten sonra da her zamanki noktada aldım soluğu. Önümde, zeytin ve zakkum ağaçlarından fazlası yoktu. Elektrik kablolarının, fotoğraflarımda pek yeri yoktur. O nedenle manzara olayında mümkün mertebe teknolojiden en uzak yerleri tercih ederim (hangimiz etmeyiz allasen dediğini duyar gibi oldum. ehi)

Güneş, bir türlü birbirine kavuşamayan Georgia ve Midilli üzerinden yine şiirsel bir edayla battı. Adaların birbirine kavuştuğu görülmüş müdür acaba? Ama insanlar kavuşabiliyordu, hatırladığım..

Bu sabah erkenden uyandım. Hayır, kendi irademle değil elbette. Arkada tadilat işleri var; babam ve Mümin usta matkapla yeri göğü inlettikleri için yataktan fırlayarak kalktım. Kışın fazlalıkları evin içine tıkmaktan gına geldiği için kömürlük gibi bir şey yapıyorlar. Şimdi de öğle yemeği için ara verdiler; babam sitede kim varsa davet etmiş sağolsun. Emekli bir işçi (babam), bir usta ve bir pilottan oluşan bu enteresan gruba menemen yaptım. Şimdi üçü de bir yandan yemek yerken, diğer yandan ülkeyi kurtarmaya çalışıyor..

Erken kalkışımı fırsat bilip biraz sokakları dolaştım. Dünkü yağmurdan ıslanmış kilit taşların üzerinde sekerken, onyüzbinlerce salyangoz gördüm. Bir tanesi beni fark edince pırrrr diye kabuğuna giriverdi. Hayvanları severim, ama sizin tasarımda bir iğrençlik söz konusu be salyangoz kardeş, kusura bakma dedim. Kabuğundan hiç çıkmadı. İçeride kalpten gitmiş bile olabilir :/ Çocukluğu Girit mahallesinde geçmiş olan valde sultan nasıl anlatırdı öyle kaynamış suya atılınca viyak viyak öttüklerini. Hayır, tabi ki anneannem pişirmezmiş, ama komşuların alayının favori yemeğiymiş. İnsan olmak bazen yasaklanmalı!

Oturduğumuz sokağın bir üstünde küçük dayımın, bir altında da büyük dayımın yazlıkları var. Hal böyleyken, sitenin yarısı bize aitmiş gibi bir durum oluşuyor. Önce üst sokağa çıkıp Yusufların bahçede aç karnına tonlarca kayısı yedim. Kayısıya doyduktan sonra da kendimi aşağı taraflara vurup Meleklerin sokağa geldim. Klasik, etrafta kimse yok diye bir şarkı tutturmuşum. Salına salına da yürüyorum. O DA NEA!? Merhaba Erdal amca.! ehi ehi ehi. (hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyorum). Karısını kaybedeli 2-3 ay oldu. Balkonda hep ikisini görmeye alışığım. Hay Allah, ne işi var ki tek başına? Ne işi olacak üstün zeka Esin! Adamın evi lan bura!! Bahçeye bakmaya gelmiş. Bir miktar toparlandıktan sonra sohbet ettik ve ardından kendimi Meleğin bahçesine attım. Sardunyaları solmuş, gülhatmi neredeyse elli metre olmuş! Evlendiğinden beri hiç bakamadı bahçesine Madame Angela.

Terasa çıktım. Yuvarlak masayı ve tabureleri tam ortaya atıp sabahlara dek Scrabble oynardık burada. Çay içmekten içimiz şişerdi. Sabahlayıp denize koşardık. Sanki deniz günün birinde bitecekmiş gibi bir telaşla..

Deniz hala yerinde duruyor. Kumsalı turkuaz renkte olan Georgia Adası ve sadece uzaktan bakmakla yetindiğim, karşı kıyıda duran Yunanlı sevdiceğim Midilli de.. Kayalıkların üstündeki yosunlar bile aynı. Ayşaba’nın yüzlerce dönümden oluşan tarlası.. Bahçede kendiliğinden çıkan şeftali ağacı, ortancalar ve denize uzanan dikenli patikalar da! Her şey yerli yerinde. Ben de buradayım.

Ama “biz” yokuz. Nerelerdeyiz acaba…

Midilli’den günbatımı 1

Midilli’den günbatımı 2

Zakkum ve zeytin ağacının güne vedası

Akşama bir türlü kavuşamayan, kasvetli bir öğleden sonrasıydı. Gece delice yağan yağmur, sanki tüm bulutları yok etmiş ve uzansam dokunabileceğim netlik ve yakınlıkta bir ada’yla başbaşa bırakmıştı beni. Yer-gök sırılsıklamdı. Yalnızlık da, insan suretine bürünmüştü adeta. Elektriğin gitmesini fırsat bilip oturup saatlerce sohbet ettik. Sonra dışarı çıktım. Hava öyle temizdi ki, oksijen fazlalığından nefes alamayacak gibi olup tekrar içeri girdim. Zehir solumaya alışkın, solgun bedenlerdik ne de olsa.

Boş mideme tuzlu bir şeyer gönderip bulantımın dinmesini bekledim. Yağmur dineli çok olmuştu ama bu meret bedenimi bir türlü bırakmıyordu. Kafam dağılsın diye sağa sola baktım. Okuyacak ne çok şey vardı bu evde! Atlas dergilerinin her sayısı, dünya gezegeninde yapılan bir yolculuk gibiydi. Derken, elim istemsizce yine aynı kitaba gitti: MERHABA NURULLAH AMCA! (Evet, uzun zaman oldu..)

Kutsal kitabı bininci kez elime aldığımda Tanrılar, hep bir ağızdan “HOŞGELDİN” dediler.

Mitoloji, hüzünlü bir aşk öyküsüydü sanki. Paris ve Helen düştü yine aklıma. Aşklarının kasıp kavurduğu, yakıp küle çevirdiği o kente bir daha ne zaman giderim acaba diye geçirdim içimden. Troia atının sırtında yolculuk yapmayalı, üç seneyi biraz geçmişti. Priam şahididir özlemimin.. Nurullah amca anlattı, ben yine hiçbir şey diyemeden sadece dinledim. Sayfaları çevirdikçe bambaşka hayatlara dokundum. Sonra kalkıp odanın lambasını yaktım. Elektrikler hala gelmemişti. Yokluğunda ne çok şey yapmıştım, haberi olmadan.. Mitolojik koylarda kulaç atmış, Olimpos’un sönmek nedir bilmeyen ateşinde ellerimi ısıtmıştım. Sonra bir yerlerden kalem ve kağıt buldum. Aslında çok şeye değil, bu ikisine gereksinim vardı. Neden abartmıştık ki her şeyi bu kadar? Hayatı bunca ciddiye almak da niyeydi?

Klavye nedeniyle bozulan el yazımın affına sığınarak bunları karaladım beyaz sayfaya. Şimdi buraya aktardığıma göre rahatlıkla top haline getirip çöpe atabilirim. Yaratmak zorken, yok etmek nasıl da kolay öyle değil mi? Puff!

Elektrik, 1-2 saat önce teşrif etti. Yine de arada bir kaybolup “bana o kadar da güvenme ” mesajı veriyor. Sene olmuş comolokko, hala tek bir yağmur sonrası yamulabiliyoruz. Haberleri izlerken, yağmurun dün akşam ve bu sabah, Ege’de hayatın ağzını burnunu kırmış olduğunu öğrendim. Kemalpaşa’da oturanlar: umarım iyisinizdir. Sizi severim, bilirsiniz..

Birazdan bir film izliycem. Natalie Portman başrolde (Garden State). Etkisinden tüm hafta boyunca çıkmamayı ümit ediyorum..

Hayatımın arka fonuna yerleştirdiğim kitap

Bademli’den topladığım laleleri götürüp Olimpos’a ektim..

Arka kapak

yazı

Pitane; yani Çandarlı’nın antik adı.. Rengi kaçan masa ve sandalyeler zımparalanıp boyanacak deyince, takıldım babamın peşine. Bir hafta boyunca buradayız baba-kız. Sokakta kimse yok. Aslında koca sitede insan namına bir şey kalmamış Hıdırellez’den bu yana. Biz de bunu fırsat bilip atladık geldik. Mitolojiye ve denizden gelen iyotlu esintiye boğazıma kadar batmak istiyorum. Hemen yanı başımda filmler duruyor. İki seçenek sunuyor ustalara saygı kuşağı: Gadjo Dilo mu, Into the Wild mı? “Her ikisi” diye cevap veriyorum. Bu hafta, Sabina ve Alexander Supertramp’e de doymalıyım. Carla Bruni’nin kart kızkardeşiyle evli olduğunu öğrendiğimden beri “bitmiştir bu iş” dediğim Louis Garrel’a ait bir şeyler de izleyebilirim. Öfkem günbegün azalıyor =) Le Chansons d’amor muydu neydi, güzel filmdi..

Dün, focafatihi ve prettyinpink evlendi. Sözlükte tanışıp evlenen –tanıdığım- 3. çift! (evreniz-wunjo ve odrade atreides-flyalone’dan sonra). Nikah İzmir’de olduğu için aslında uzun süre önce gitmeye karar vermiştim (sağolsunlar, reelde hiç tanımadıkları halde davet ettiler). Ama piyangodan Çandarlı çıkınca, olmadı. Neyse, önemli olan mutlu olmaları! Sözlük ve devamı olan twitter ne acayip bir yer, öyle değil mi Abidin?

Bozcaada’dan Emrah (tenesin torunu), geçen gün mention’laşırken (bu da mı girdi lan dilimize?) bir şey söyledi ki bence çok doğruydu. Esin, senin elinden interneti alsak geri neyin kalır ki? Haklıydı çok. Değişik bir evren yarattım ben burada; artık istesem de vazgeçemem.. Sonra da zaten “bize çok iyi geliyor yazdıkların; show must go on” minvalinde bir şeyler yazınca, gülümsedim. Demek ki yazarak sadece kendime iyi gelmiyormuşum. Ne güzel!!

Birazdan sahile doğru yürümeyi planlıyorum. Bu hafta, Ege’nin kuzey tarafı birazcık benimle meşgul olacak iki gözüm. Fotoğraf makinemin şarjını full’ledim. Karşımıza çıkacak güzellikler için hazırız kaptan.

Gidelim!..

Alaçatı’da cumbalı evler

Kapı önü akşamüstleri

Mavi beyaz hayat

Bir yaşam geçti gözümden, tam da gözlerimin önünden..

Alaçatı’nın ufak bir özeti

Mekanların destansı büyüleyiciliği

Oldum rengarenk

Karşı kıyıdan mı estiniz canım sokaklar?

Kalimera Eftelyamou

3 sene önce.. Kaz Dağları’na kampa gidiyoruz. Edremit’te durup marketten alışveriş yaparken dergi reyonunda buluyorum kendimi. İlk gençlikte okuduğum Blue Jean ve Hey Girl’i saymazsak, müdavimi olduğum tek dergi Atlas’tır. Yazlığın hemen her köşesinden farklı bir sayısı fırlar hatta. Sıkılmak neredeyse imkansızdır. Ama rafta bir dergi çekiyor dikkatimi. Marie Claire. Kapağında “biliyorum ben burayı ya?” dediğim, tanıdık bir mekan. Rengigül? Ve yazıları okuyunca anlıyorum ki bu sayının neredeyse tamamını Bozcaada’ya ayırmış dergi.. Düşünmeden, fiyat kısmına bakmadan alıp, parasını ödeyip çıkıyorum. Yol devam ediyor. Ve Hanlar’a vardığımızda derhal çadırları kurup kendimi içine atıyorum. Tek başıma akşama dek içinden çıkmayıp Bozcaada’mı hatmediyorum..

O gün bugündür kıymetli bir hazine misali sakladığım bu özel sayının başına herhangi bir şey gelmesin diye fotoğrafların bir kısmını bloğuma atmak için buradayım. Başlıyoruz. Vapur kalkıyor!..

İşte insanda “gidelim gidelim kaptan!” hissiyatı oluşturan o kapak! (Bu da adayı deliler gibi özlediğim şu günlerde bana kapak olabilir pek ala) Arka planda Sakız Ada’sından taze getirttiğim uzom ve Ege’nin hediye ettiği pembe Vespa (yea babe)!

Evet çok doğru bir tespit! İnsan, beden ve ruhen sadece dinlenmiş olabiliyor çünkü Bozcaada’da. Başka türlüsüne müsaade edemeyecek kadar huzur dolu çünkü..

Kapak Güzeli: Rengigül. Burayı Özcan teyze işletiyor. Asırlık bir Rum evini restore edip bu hale getirmiş. Kahvaltısıyla meşhur olan bu butik otel, sanırım erengüllerin en güzel açtığı yer.

Rengigül kahvaltı sofrasının minicik bir parçası. Uzunca bir masada envai çeşit ve organik ürünlerden yerken, gerçekten de bir Ferzan Özpetek filmindeymiş gibi hissedebilir insan.

Bir ada evi. Normalde evlerin çoğu ya otel ya pansiyon haline getirilmiş ama burada bir aile yaşıyor. Evet, o çokça hayalini kurduğum şey, birilerinin “gerçeği” olmuş. Üzerine yeterince düşünülürse, insana kafayı yedirtebilir:) Ben gördüğümde kıpkırmızı güllerle kaplıydı kapının önü.

Yukarıdaki evin oturma odası. Dekorasyon işlerinden pek anlamam ama sadelik candır, canandır!..

Aynı evin banyosu. Yo yoo, bu kadarı benim hayallere bile birkaç beden büyük (şu küveti nerden almışlar ki?)

Türkan abla ve Nejat abinin Lodos’u. Adadayken fark etmemiştim burayı ama kendileriyle bir şekilde irtibata geçince, ne yalan söyleyeyim bir an önce o enfes mezelerin ve deniz mahsullerinin tadına bakmak istedim.

Lodos’un yaban mersini likörü. Dergide bununla beraber birkaç içki ve mezenin de tarifi var. Boş zamanlarda denenesi! (Çok da beceririm yea)

Maviydi gülüşlerimiz bile!.. 

Bazen bir kedi olayım diyorum Bozcaada’da. Rengigül’ün pervazında gün boyu yatıp, sokaktan gelen geçeni izleyeyim. Ya da üzüm bağlarında bir korkuluk olayım diyorum. Kargalara kafa tutup, Dionysos’tan hiç bilmediğim hikayeler dinleyeyim. Polente’de güneş her akşam üstü değişik bir renkte batarken; rüzgar, denizin kokusunu, yel değirmenlerinin de sesini getirsin ayaklarıma kadar.

Bir rüya olsam diyorum Bozcaada’da. Çok mu çok şey istiyorum?..

Adım 1: Can sıkıntısı lazım ilkten. Yoksa mümkün değil olmuyor bu iş. Durduk yere böyle bir manyaklığa dahil olunamaz yoksa, neden 2 saat boyunca insanlığa herhangi bir katkın olmadan oyun hamuruna vakit ayırasın ki? -Oyun hamuru değil o denyo! Fimo!.. Evet, canın yeterli oranda sıkılıyorsa ilk olarak internetten sipariş veriyorsun. Malzemenin asıl adı polimer kil. Fimo en bilinen marka aslında. Neskafe gibi olmuş; anla işte. Hamur gelince de hemen atlama “şimdi ananı yardırıcam” diye. Biraz eline al, yumuşat, sev, hatta ona bir oda ver. Birbirinize alışın. Kaynaşın ulan!

Adım 2: Bir miktar siyah hamuru elinde yuvarla. Teninin sıcaklığıyla yımışacık hale getir. Hem deli gibi stres atarsın, hem de hamur şekil verilmek üzere kıvamlı hale gelir. Yalnız koyu renk olduğu için biraz boya çıkarabilir. Yanında kolonyalı mendil bulundur.

Adım 3: Top haline getirilen hamuru oklava (oklova? oklahoma?) yardımıyla aç. Kendini gözlemeci teyzeler gibi hissedeceksin ilkten. Fazla kafayı yorma. Annen: “bir gün de börek yaparken görelim; kime çekmiş ki bu kız entelli dantelli oldu” diyecek. Aldırma. Şarkı aç. Yanında iyi gider. Cranberries “Dalilah” diye çığlık atınca gaza da gelir, elini çabuk tutarsın hem. 

Adım 4: Şu büyüklük iyi. Ha dersen ben duvarıma asıcam, biraz daha yüklen oklahomaya. Bu arada ne yapıyoruz allasen biz diye soruyorsun şimdi. Wait and see..

Adım 5: İkea’dan şuursuzca topladığın kalemler sonunda bir işe yaradı ha? Evet, o mini boy kalemle şu şekli çiz ve kırtasiyeden 50 kuruşa aldığın falçatayla sınırları kesmeye başla. Hayır, bu bir yarasa değil.

Adım 6: Yee-haw! Yavaş yavaş çıkıyor ortaya. Tabi bu arada sen de benim gibi üstün zeka örneği gösterip çalışma masana direkt girişme falçatayla. Sonra çizik çizik değişik bir tasarımla kalakalırsın elinde! Tepside yap şu işi, her şeyi de ben mi öğreteyim?

Adım 7: Bu mükemmel görüntü yanıltmasın; tam 1 saat boyunca şekli çizip elimle sildim, sonra yeniden çizdim, sildim, çizdim.. ooeeh. Şimdi sarı şerit geçirecez kenarlara. Allaaam, yaşıtlarım dantel dantel çeyiz düzerken şu yaptığım işe de bak hele!?

Adım 8: Şerit işi de biraz sabrını zorlayabilir. Yılma! Seni vazgeçirmeye çalışıyor solucan. Ama finale az kaldı!! Sık dişini (Ege’ye böyle deyince gerçekten dişlerini sıktığı geldi aklıma, ahaha)

Adım 9: Bak bu harf olayı da biraz sıkıntılı ama vallahi değecek! Bunu da ikeanın sevimli mi sevimli kalemiyle çiziyor ve beş para etmez falçatayla kesip çıkarıyoruz tek tek. Ne yazıyor öyle yahu? rout da kim? hehe 

Adım 10: Finalden bir önceki kutsal adım. Hadi yine iyisin. Hiç bu aşamaya geleceğine inanmamıştın değil mi? Dur hele, şimdi biraz daha terleyeceğiz..

Adım 11: Heneee, Route 66 ya bu? Bizim şu meşhur otoban. 🙂

120 derece sıcak fırında 20 dk-yarım saat arası pişir. Sonra yeme de duvarına as. Biraz küçüğünü yaparsan anahtarlık olarak kullan. Neblim birine hediye et. Onu da ben mi söyleyeyim allasen yea!.

Not: Şekil verilmiş hamuru, direkt fırın tepsisine koyarsan, annen elinde içine edilmiş tepsiyle sokak sokak koşturur peşinden. Altına alüminyum folyo ser!

Haydi selametle!.. mucukis

1950’lerde Yusuf dedem ve arkadaşının verdiği ve neye bu kadar sevindiklerini bilmediğim, hiçbir zaman da öğrenemeyeceğim bu poz bana hep Büyük Buhran zamanları Amerika’sını, altın bulmak için California’ya göç eden güzel insanları anımsatır. Sanki hayat, siyah beyaz karelerin aksine toz pembe gibidir. Ve dünya henüz bugünkü kadar kirlenmemiştir..

Bu da 1940’lardan kalma bir fotoğraf. O kadar eski ki, orijinalinin basılı olduğu kart resmen karton gibi ve arkasında da İngilizce bir baskı var. Ve muhtemelen ablamla ikimizin azizliğine uğramış, kenarı kırılmış. Bornovalı işçiler. İçinde yine Yusuf dedem var (üst-en sol). Alt sıradaki soldan ikinci de, dedemin kardeşi. Papapa. Biz ona öyle derdik “torun” tayfası olarak. Çünkü sağır ve dilsizdi. Konuşamadığı için anlamsız sesler çıkarırdı “papapapa” şeklinde. Adının Ali olduğunu, yaşım epey ilerledikten sonra öğrendim. Eliyle zafer işareti yapmış. Diğer elinde üzüm salkımı. Bir şarap fabrikasında çalışıyorlarmış abi-kardeş.. Şu an cennetin şaraplarını içtiklerini hayal etmeden duramıyorum. Papapa yine sessiz midir ki?

Anneannem ve annesi. Torununun torununu görmüşlüğü vardır Nefise hatunun. 100 yaşında öldüğünde herhangi bir sağlık sorunu yoktu. Sadece anneannemin 15 gün öncesinde ani ölümüne dayanamayp o da aniden gitmeye karar vermişti. Bu ev, anneannemin çocukluğumun neredeyse tüm haftasonlarını geçirmiş olduğum evi.

En büyük dayım, Melek’in babası. O zamanlar minicik bir radyocu dükkanı vardı. Tamirat, satış vs yapardı. Tahta bir merdivenle çıkılırdı dükkana ve ben her girdiğimde bir kez daha büyülenirdim.

Bu da babamın çalıştığı sinema (Bornova’nın ilk sinemalarından, adını sormam lazım). Peder bey, alt solda duran yakışıklı delüğanlı oloyyor. Fatma Girik’ler, Fikret Hakan’lar, Ahmet Mekin’lerle la tanışma şerefine nail olduğu seneler..

Ya işte böyle..

Siyah beyaz fotoğrafların bendeki yeri, takdir edersin ki büyüktür. O zamanlar yaşanan rengarenk hayatların, renksiz tanığı olan bu kağıt parçaları sayesinde geçmişe döner, sokaklar, ağaçlar ve gökyüzünün gerçekten siyah beyaz olduğu algısını da yanımda götürüp değişik yolculuklar yaparım…

Cami avlusuna bırakmaktan vazgeçtiğim çeviride dördüncü günü devirmiş bulunmaktayım. Formata alışmış olsam da, bir türlü bitmiyor koduğumun çevirisi. Dokuz Eylül Üniversitesi’ne ait bir bölümün her dönemi kapsayan ders programlarından oluşan ve tabiatı gereği (tabiatını skiym) sıkıcılıkta zirveye oynayan bir iş. Tablolar, çizelgeler, her dosyada tek ya da üç-beş kelime haricinde birbirinin aynısı olan cümleler.. Haliyle kafam bulaşık teline döndü. Yarın dağcılık kulübü Şirince’ye gidiyor. Haftalar öncesinden gitmeye ve gidip de her renk şarabından içmeye karar vermiş olsam da, iş nedeniyle pc karşısında kalmak zorundayım. Ne diyorduk? Fank yu!

Az önce, facebook albümlerimi beğenen, beğenmekle kalmayıp birbirinden yabışık yorumlara boğan teyzeler sayesinde bir fotoğraf çekti dikkatimi. “Photography” albümüme ait tek bir kare (bu arada albüm isimlerinde yaratıcılık konusunda rakip tanımam! Photography, muhtemelen daha önce kimsenin aklına gelmemiştir değil mi Abidin? Senin ben yapacağın orjinal işe tüküriym.) Geçen Aralık’ta çekmiş ve feyse atmışım. Feyse bir şeyler atmak hobimdir. Hatta CV’mde bile yazar. Konuyu ne de güzel dağıtıyorum öyle değil mi, hay allasen sevgili kafacığım yae!

Uzatma ulan! Ver fotoğrafı:

Evet canımın en içi. Paint terk bir kişilik olsam da, photoshop’ta bir şeyler denemek istedim ve normalde marjinin her türlüsüne kafamla beraber girmek istememe rağmen, şekildeki şekil çıktı ortaya.

Evet. Şu an. Tam olarak. Olmak. İstediğim. Yer: KAPÜTAJJ

Aralık ayında denize girip “dalgalar beni altına alınca fotoğrafımı çeker misin?” diyen ve aşırı derecede zeka geriliği olduğundan şüphelendiğim Alman genconun affına sığınarak söylüyorum. Bak Allah’ın adını verdim, na şuraya yazdım: ben bu turkuaz denizi, deli dalgalarla mücadele halinde olmayı, sarı kumları, beyaz çakıl taşlarını ve aşağıya inmeden tam tepede durup Akdeniz’i seyre dalmayı çok özledim.

Şu an Kaputaş semalarında uçan da kuşlara malum ve de selam olsun..

Aşmış bir Goran Bregoviç şarkısı olmasının yanı sıra, Boşnakçada “Hıdırellez” demek ederlezi.

 

Dün akşam, güneşin veda edip dopdolu bir ay’ın selamladığı Çandarlı’da, ikinci Hıdırellez’i kutladık. İkinci diyorum, çünkü geçen ve bu seneki haricinde bu neşeli günü genelde Bornova’da, hatta Bornova’nın Tarlabaşı’nda geçirmişizdir. Çingenelerle yan yana. Hatta kıyak kafaları izin verdiği ölçüde kol kola!..

Dün, rakı sofrasını ve dinlerken nedense aklıma babaannemi getirmiş olan Musa Eroğlu’nu öylece bırakıp sokağa çıktık. Ege, siteden yeterince eleman toplamıştı. Dört kola dağıttım, çalı çırpı toplattım, kendimi köleleri olan şu iğrenç plantasyon sahipleri -master- gibi hissetmeme ramak kalmışken, çocuklar “yeter ulan, hadi yakalım şu ateşi” dediler. Yaktık. Kuru zeytin dalları çıtır çıtır tutuşurken, Ege dayanamayıp ilk atlayışı biraz falsolu da olsa gerçekleştirdi. Derken diğer veletler, ve onların arasına karışan “koca” veletler..

Atlasam mı atlamasam mı ikilemindeki charm kişisi

Birkaç saat tütsülendikten sonra gül ağacına gereken dilekleri astık. Bir şeyler yazıp çizmek gerekirmiş, öyle dedi annem. Çizim yeteneği tek bende mevcut olduğu için irili ufaklı evler, arabalar, üniversiteler, vay efendim tekneler, yatlar, hatta dur ulan amcamın üzerinde “1 trilyon türk lirası” yazan çek’ini çizdim. ahahaha. Biraz insaflı olun layyn dedim. Dileklerde sınırlama yoktur dedi amcaların en komik olanı. Rakı, hızlı mı nüfuz etmişti bünyeye ne?

Ve bugün hayvanlar gibi geç bir saatte uyanıp kahvaltıyı kayısı ağacının benzersiz gölgesinde yaptıktan sonra, sülalecek Bademli’de aldık soluğu. Bizim ekip koşarak koruk şerbeti içmeye giderken, ben arabayı Rum köyünün girişinde durdurup indim. Şimdi susayım da, birkaç kare anlatsın. Neler olmuş bakalım:

Zeytin kokan memleket

Merhaba.. Sizi daha önce buralarda görmemiştim. Ne güzel elleriniz varmış

Bir sokağa, motosiklet aynasından bakış

Canım çilek ağacı (kokusu burnumda hala)

Hemen her evin kapısında güller asılıydı. Demek ki dün gece Hıdırellez’di sahiden..

 

demet demet gül

Sokaklarda it gibi dolaştıktan sonra şerbet değil, cennet şeysi içmiş gibi olduğum içecek

Nitekim, tütsülü ve büyüleyici bir Hıdırellez’di. Her zamanki gibi Hızır ve İlyas’ın dillere destan buluşmasını yad ettik, gül ağacı efsanesini annemden bir kere daha dinledik. Babam ıslıkla Mahsuni’nin en sevdiği türküsü olan “Ağlasam mı” yı çalıyordu arada. Babam keyifli olduğunda şarkı söylemez, ıslık çalar hep. Aslında babam hiç şarkı söylemez; şu yaşıma geldim, bir kere bile duymadım.. Sonra komik anılar hüzünlülerle birbirine girdi. Babaannem zaten, hemen her sohbetin merkezindeydi. Hızır ve İlyas’ın ardından, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’i kattık geceye. Kadehler, bu üç güzel çocuğun şerefine kaldırıldı..

Çandarlı’da ateş, devrim ve dolunay, bir başkaydı..

Stats

  • 26,036 hits