3 sene önce.. Kaz Dağları’na kampa gidiyoruz. Edremit’te durup marketten alışveriş yaparken dergi reyonunda buluyorum kendimi. İlk gençlikte okuduğum Blue Jean ve Hey Girl’i saymazsak, müdavimi olduğum tek dergi Atlas’tır. Yazlığın hemen her köşesinden farklı bir sayısı fırlar hatta. Sıkılmak neredeyse imkansızdır. Ama rafta bir dergi çekiyor dikkatimi. Marie Claire. Kapağında “biliyorum ben burayı ya?” dediğim, tanıdık bir mekan. Rengigül? Ve yazıları okuyunca anlıyorum ki bu sayının neredeyse tamamını Bozcaada’ya ayırmış dergi.. Düşünmeden, fiyat kısmına bakmadan alıp, parasını ödeyip çıkıyorum. Yol devam ediyor. Ve Hanlar’a vardığımızda derhal çadırları kurup kendimi içine atıyorum. Tek başıma akşama dek içinden çıkmayıp Bozcaada’mı hatmediyorum..

O gün bugündür kıymetli bir hazine misali sakladığım bu özel sayının başına herhangi bir şey gelmesin diye fotoğrafların bir kısmını bloğuma atmak için buradayım. Başlıyoruz. Vapur kalkıyor!..

İşte insanda “gidelim gidelim kaptan!” hissiyatı oluşturan o kapak! (Bu da adayı deliler gibi özlediğim şu günlerde bana kapak olabilir pek ala) Arka planda Sakız Ada’sından taze getirttiğim uzom ve Ege’nin hediye ettiği pembe Vespa (yea babe)!

Evet çok doğru bir tespit! İnsan, beden ve ruhen sadece dinlenmiş olabiliyor çünkü Bozcaada’da. Başka türlüsüne müsaade edemeyecek kadar huzur dolu çünkü..

Kapak Güzeli: Rengigül. Burayı Özcan teyze işletiyor. Asırlık bir Rum evini restore edip bu hale getirmiş. Kahvaltısıyla meşhur olan bu butik otel, sanırım erengüllerin en güzel açtığı yer.

Rengigül kahvaltı sofrasının minicik bir parçası. Uzunca bir masada envai çeşit ve organik ürünlerden yerken, gerçekten de bir Ferzan Özpetek filmindeymiş gibi hissedebilir insan.

Bir ada evi. Normalde evlerin çoğu ya otel ya pansiyon haline getirilmiş ama burada bir aile yaşıyor. Evet, o çokça hayalini kurduğum şey, birilerinin “gerçeği” olmuş. Üzerine yeterince düşünülürse, insana kafayı yedirtebilir:) Ben gördüğümde kıpkırmızı güllerle kaplıydı kapının önü.

Yukarıdaki evin oturma odası. Dekorasyon işlerinden pek anlamam ama sadelik candır, canandır!..

Aynı evin banyosu. Yo yoo, bu kadarı benim hayallere bile birkaç beden büyük (şu küveti nerden almışlar ki?)

Türkan abla ve Nejat abinin Lodos’u. Adadayken fark etmemiştim burayı ama kendileriyle bir şekilde irtibata geçince, ne yalan söyleyeyim bir an önce o enfes mezelerin ve deniz mahsullerinin tadına bakmak istedim.

Lodos’un yaban mersini likörü. Dergide bununla beraber birkaç içki ve mezenin de tarifi var. Boş zamanlarda denenesi! (Çok da beceririm yea)

Maviydi gülüşlerimiz bile!.. 

Bazen bir kedi olayım diyorum Bozcaada’da. Rengigül’ün pervazında gün boyu yatıp, sokaktan gelen geçeni izleyeyim. Ya da üzüm bağlarında bir korkuluk olayım diyorum. Kargalara kafa tutup, Dionysos’tan hiç bilmediğim hikayeler dinleyeyim. Polente’de güneş her akşam üstü değişik bir renkte batarken; rüzgar, denizin kokusunu, yel değirmenlerinin de sesini getirsin ayaklarıma kadar.

Bir rüya olsam diyorum Bozcaada’da. Çok mu çok şey istiyorum?..

Advertisements