You are currently browsing the monthly archive for July 2012.

Markete gidiyorum. Bir pide, bir de gazete alıp eve geri dönücem. Akşamüstü olmasına rağmen ortalık fena sıcak. Ama Antalya sonrası harbiden hiçbir yerde bunalamıyorum yuppiii. Havada hafifçe bile esse, rüzgarı sevinçten yalayacak gibi olduğum, nemsiz diye atmosferi öpmeye çalıştığım egzantrik bir dönem işte. Bir daha yabış yabış olmamak adına o memlekete Temmuz’da gitmeyi geçici süreliğine akıldan çıkarmışım. Çıkarmışız.. Maaile. Masülale (inşallah böyle bir kelime vardır)..

Canımın içi İzmir, bahçe olayını öyle abartmış ki marketin bile on dönüm bahçesi var. Ekmek dolabıyla gazete reyonu arasında gidip gelirken (marketlerde hep kafam bulaşık teline döner de ehehe), bir adam takılıyor gözüme. Daha doğrusu ayakları. Çimento lekesine benzeyen, koyu renk bir şeyler yapışmış esmer tenine. Kafamı yukarı doğru kaldırıyorum; üst-baş perperişan.. Hafif gri, kıvırcık, kocaman bir kafası var. Yüzüne bakınca anlıyorum; bizden değil. Sahi, bir insanın sahip olduğu zeka düzeyi nasıl oluyor da yüzüne alenen yansıyor? Kendi kendine tartışıyor; hararetli. Daha fazla orada kalmak adına gazete olayını abartıp saatlerce döndürüyorum mekanizmayı. O da karpuz seçiyor ve ortadan ikiye ayrılmış olanı beğenip büyük bir neşeyle kucaklıyor. Nasıl mutlu..

İşinin bittiğini anladığım an ben de gazeteyi seçip kapıya yöneliyorum; aynı anda kapının yanındayız. “Bayanlar önden lütfen” diyor gülümseyerek. Dişlerinin bazısı var, çoğu yok. Neden öyle olmuş ki?.. Kasada önceliği ona veriyorum, belli belirsiz seviniyor. Çatlak karpuzu için birkaç bozuk parayı, kasiyer kızın avucuna koyuyor. Kız yüzüne bile bakmadan sayıyor paraları. Hemen yanında durup dikkatlice izliyorum. Yüzünde daimi bir gülümseme=) Ama karşılık veren yok. Sıra bana geldiğinde o biraz daha takılmaya karar veriyor; muhtemelen içerisi serin diye. Ben benimkileri ödeyip çıkacakken dönüp “iyi akşamlar” diyorum. Yüzüme bakıyor, ilkten anlamıyor. Arkasındaki raflarda bir insan arıyor? Başkası yok, iyi bir akşam dileğinin muhattabı sadece kendisi halbuki; kasiyer kız bile değil. Olayı fark edince de o ana dek yüzündeki tüm tebessümleri bir hamlede söndüren bir gülümseyişle “iyi akşamlar” diye karşılık veriyor, yarı mahçup..

Marketten çıkınca bu defa caddenin karşısında, kocaman kirli bir çuvalı sırtında taşıyan ve eli yüzü kapkara olmasına rağmen sarı saçları batmakta olan güneşin altında ısrarla parıldayan güzeller güzeli bir çocukla göz göze geliyorum. Çocuk uzaklaşıyor. Aklım da onunla beraber gidiyor hiç bilmediğim en ücra köşelerine bu kentin.

Bu kentte yoksulluk iki surete bürünmüş, boğazıma yapışıyor!..

Advertisements

Ne güzel şarkı değil mi? Behzat’ta duymuştum ilk. Duymuş da beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Vega gibi gruplara neden bir şans vermediğimi sorguladığım ve Behzat’ı soluksuz izlediğim bir dönemdi.

Şarkıda, “iz bırakanlar unutulmaz” diyor. Doğru söylüyor!..

Türk filmlerini çok seviyorum. Eski-yeni, postmodern, sanatsal, komedi fark etmiyor. Hemen hepsini izlemişimdir bugüne dek (Cüneyt Arkın ve Malkoçoğlu içerikliler demedik ulan!) Aynı filmi -misal Hababam Sınıfı serisi- onlarca kere bile izlemişimdir hatta. Asla bıkmam. Az önce sıcaktan bunalıp çeviriye ara verdiğimde aklıma Şener Şen düştü yine. Ne çok değerliydi benim için; sanırsın aileden biri!! Youtube’u açıp film bölümlerini izlemek pek adetim değildir ama açtım, saatlerce sıkılmadan aklımda en fazla yer etmiş olan Yeşilçam videolarını seyrettim. Hepsinde Şener Şen başroldeydi. Kemal Sunal, Perran Kutman ve o dönemlerin olmazsa olmazı, Adile Naşit de oldu muydu işin içinde, bir cümbüşe dönüyordu adeta oralarda hayat.

İnanmazsan gel de bak:

http://www.youtube.com/watch?v=v9L96Hh9jJc&feature=fvwrel

Bu filmde, fooliş bir kazanovayı oynayan Şener Şen beyefendi hazretleri, Perran Kutman tarafından sekreteriyle basılıyor. Ah o meşhur replik: TÜKÜR ULAN BABANIN SURATINA!!!

http://www.youtube.com/watch?v=NX6dvei2hG0

Olay çok net: Çünkü Vecihi geliyor! ahahaha

http://www.youtube.com/watch?v=MAqQU5A0HAs

Adile Naşit ve tombul siyahi teyzenin gözlere ekstra atanşın piliz! Gulyabani rulez!

http://www.youtube.com/watch?v=F3RJ4hP2vkU

-Onlar sendikalı. +E ben de Harranlıyam?

http://www.youtube.com/watch?v=bDGgwFlkigw&feature=results_main&playnext=1&list=PLEB3A9E7EF1765F1B

İbne gibin, puşt gibin bir şey işte

(Şener Şen: nasıl şahane Güneydoğu Anadolu şiven var senin be adam!! O dönemler bir de sadece böyle puşt roller verilmiş kendisine hep, ki her biri ayrı bir tez konusu. Sonra Baran oldu. Ali Haydar oldu. Sevgim, katmerlendi; tabi o bunu hiçbir zaman bilmedi..)

Yeşilçam’ı ve yalnız & güzel ülkemizi sevelim lütfen.

…Hikayemizin kahramanı, birkaç ay önce bıraktığı noktaya bumerang misali geri dönmüştü. Üç ev ve bir çadır arasında dokuduğu mekikte, sabit olan tek şey yollardı. Beyaz yahut sarı şeritli, virajlı, dönemeçli, bol ağaçlı yollar.. Takribi on beş yıl aradan sonra ilk yaz’ını geçireceği Antalya’da, kocaman bir sürpriz beklemekteydi kendisini. Araçtan indi, vakit gece yarısını epey geçmişti. Her zamanki gibi kalabalıklardı. Gidip bir an önce yatağa kavuşmak isteyen yol yorgunu on iki kişi arasından sıyrılıp, araçtan ilk inen o oldu. Alev!! Evet, havada salınan şeyi tanımlamak için daha uygun bir kelime bulamadı! “Aklı olan arabadan inmesin, buralar yanoyyor!”..

O gece bu evde nasıl uyuduk, klima takılana dek nasıl hayatta kaldık hala herhangi bir fikrim yok. Havuz düşmanı olan ve sabah en erken 11 sularında uyanabilen BENN, YAŞAR USTA, bile totalde 2 saat uyuyup kendimi havuza attım ve klima takılana ve sağdan soldan duya duya mecburiyetten Rusçayı sökene dek o cehennem suyundan çıkamadım. Su bile sıcak Katerinacığım. Yazının geri kalan kısmında iki kelimemden dördü “sıcak” olacak; nabalım. Kısmet böyleymiş..

Denize bir defa gittim. Çandarlı’dan bu yana ilk defa bir denize LÖNK diye girdiğime sevinmiş olmam haricinde, Konyaaltı’nın bir olayı yok. Gözünü seveyim Ege koyları estetiğinin. Dalgasız, akvaryum gibi deniz nedir, bilir misin? Peki dışarıdan bakınca nasıl göründüğünden bihaber, üstsüz güneşlenen teyzelerin olmadığı bir kumsal? Bu saatten sonra beni, ıssız bir Ege sahili paklar!..

Yine de, bu coğrafyanın büyülü atmosferinin hala ve ısrarla hastasıyım. Tabelalar sayesinde, yanlış zamanda olmasına rağmen sonunda doğru bir yere gelebilmiştik: bir tek bana ait olsun isterdim ama her haliyle güzeldi Olimpos. Denize kavuşmaya çalışan tatlı suyun, Nisan’dakine kıyasla pek dermanı kalmamış gibi bir hali vardı. O uzun yolu çocuklarla yürürken, hippilerle karşılaştık yine. School Bus kod adlı bir karavanda, gitar çalıp hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Şeko bombasını patlatmakta gecikmedi: “sıcaktan geberecekler bu saçlarla tipini sktiklerim!!” Şekoyla anlaşamadığımız tek nokta, hippilere gıcık oluyor oluşu. Bak yine sinirlendim, iki dövüp geleyim en iyisi şunu. Tamam, o bunaltıcı havada birbirine girmiş saç ve sakalı biz görmeye bile dayanamazken, onlar bizzat deneyimlemekteydi ve yanımda her ihtimale karşı taşıdığım lastik tokalarla gidip bağlayıvermek istedim ama ben bu adam/kadınların tüm saçmalıklarına razıydım..

Hippileri geride bırakıp sahile vardık. Kaleye çıkma önerim, sıcak ve susuzluk nedeniyle çocuklar tarafından hunharca reddedildi. Ben de üzüntüden Mardinli midyecide buldum çareyi.. Ulupınar öncesi mideye, midyeyle iyi kıyak geçtik yalnız ha! Matmazel, sıcaktan Allah’ın cezası Kemer’de fenalık geçirene dek her şey enfesto gitmişti aslında. Boncuk boncuk terler dökülüyordu minik alnından. Dile gelip konuşsaydı eminim “hay ben sizin Antalyanıza daaa, Kemer’inize deee sokiym” minvalinde bir şeyler söylerdi, eminim. Neyse ki derhal arabaya binip klimayı çalıştırınca kendine geldi kuzu.

Antalyos, bebeyim, çok güzelsin. Ama bu gelişimde tanıyamadım seni. Yüzde doksan nem oranı mı olurmuş LAAYN!

i came, i saw, I BURNT!!! (ahaha bu yazının ne anlama geldiğini çocuklara soruyorum. İngilizce seviyesi eksi beş yüz olan Yusuf: “Geldim, Destere oldum. Sonuncusunu bilmiyorum..” LAJDKSLJDFDKSFJ)

Olimpos

soğuk su bulmuş charm

teyze-yeğen derede sek sek sekerken

Ulupınar

(Aslında Ulupınar böyle bir yer değil. Aslında Ulupınar, içinde ulu çınar ağaçlarının, şırıl şırıl derelerin, çağlayanların ve her şeyden önemlisi dört mevsim kesintisiz bir serinliğin yer aldığı bir doğa harikası ama sadece acıkıp gittiğimiz için çekebildiğim tek tük fotoğrafları bunlardan ibaret.. Sorry Ulupınar.)

Dün akşam denizden dönünce, Ege, dayımlar tarafından yemeğe davet edildi. Emre (yaş 17) ile iyi anlaşıyorlar. Aradaki 10 yaşa rağmen boğuşup, Ben10 Alien Force oyuncaklarıyla oynuyorlar falan. Bizimkinin arkadaşları daima 15+. Sahilde gençlerin gözdesi, ergenlerin favorisi!

Her neyse işte, dün de Emre’lere yemeğe gitmeye karar verdi. Artık hazırlanması daha uzun sürüyor. Çünkü kıyafet beğenmiyor aq! Bu yaşına dek saçına tarak sürdürtmemiş olan çocuk, şimdi ayna karşısında saatler geçirebiliyor (aşık mı acaba lan?!) Giyinmeler, saçları ıslatıp yana taramalar falan. Bir de içine her tür oyuncağı tıkıştırdığı minik sırt çantasını da taktı omzuna. Oiiihh, bebeğim büyümüş. Yemeklere gidiyor:/ Gerçi davet edildiği ev, bir üst sokakta ama olsun 🙂 Tam da bu sebepten kaynaklı değişik bir ruh hali içerisindeyken, evin üst katında bilmem hangi düşüncelere dalmışım. Uzaktan cılız bir çocuk sesi: anneaaa, yardım edin anneeeeaaa! Yan tarafın torunu herhalde diyorum. Biraz mızmız bir çocuk. Buradan İzmir’e giderken “Türkiye’ye gidiyoruz yaşasın” falan diye seviniyor. Sonra neden Ege 15+ grupla arkadaş. E bundan işte?

Sesi duymama rağmen fazla iplemeyip iş güç yapmaya devam ediyorum. Ama ses, biraz daha yakınlaşıyor. “Yardım eden yok muu? Yüzüm parçalandıııı” AHA!? BU SESS!!!! EGEEEEEE!!!!!!

Bir de koştum ki, sırtında yamulmuş çantası, üst baş perişan, yüz göz yara bere. Emre’lere giderken büyük ihtimal heyecan yapıp kumlarda patinaj çekmiş. Ve nasıl becerdiyse yüzünün üstüne düşmüş. Hemen koşup sarıldım. Yüzünü temizledik vesaire..

Ege’ye olan sevgimi tanımlamam istense, sanırım çuvallayacağım en büyük konu bu olur.

Çünkü öyle bir şey yok. Sevgisi, okyanusları bile geçti içimde!..

-Bana bir şey söyle, ki iyi hissedeyim.

+Pembe.

-Sevdiğim bir renk değil. Hem renkler beni mutlu etmez.

+Mutlu olayım demedin ki, iyi hissedeyim dedin.

-Bir şeyin de ayrıntısına takılmayıver be! Bir kere olsun.

+O zaman yunus!

-Evet, günün tek güzel şeyi. Tam üç taneydiler, gördün sen de değil mi?

+Evet.

-Ne zamandır yoktular! Anneannem olsa, “hanidir” yoktular derdi. Anneannem beni ciğerparem, şekerparem diye severdi.

+Münire sultandan bahsediyorsun?

-Evet. İki dede, bir anneanne, taze de babaannemi kaybettim. Gören oldu mu?

+Sanmam..

-Peki neden hala iyi hissedemiyorum kendimi?

+İç açıcı konulardan bahsetmediğin için olabilir mi?

-Soruya soruyla karşılık. Bir sıfır öndesin!! Bugün iyi sıkıldık ha. Hani moda bir söylem ya şimdi, DEV sıkıldık.

+Kaç kişisiniz genelde sıkılırken?

-Hahaha, kendimden “biz” diye bahsetmeyi severim. Olayları, hisleri, yaşananları daha az üstüme alınır, çoğul birtakım kişilerin üstüne atarım.

+Beyza’nın Kadınları gibi mi?

-Aaa sen de iyice deli damgasını vurdun!!

+Dickinson’ı ve defalarca bahsettiğin o dizeyi sevdiğini söyleyen sen değil miydin?

-Bendim! Alexander Supertramp, Thoreau ve Ergüder Yoldaş’ı unuttun!.. Hayatı sınırlarda yaşayan bir insan, cinsiyeti her ne olursa olsun “adamımdır”.

+Behzat Ç?

-Sus sus onu hiç söyleme!!

+Kafan dağılıyor mu? İyi geliyor mu?

-Dağılmayı geçtim, savruluyor şu an adeta! İyi geldin. Sefalar getirdin.

+Deniz nasıldı?

-Bilmem. Gitmedim ki.

+Nasıl yani? Kamptan döndüğünden beri?

-Evet, bir yığın iş vardı. Dublörüm olmadığına göre hepsini kendim yapmak zorundaydım. Ve doğal olarak bir hafta boyunca alnımda “çevrimdışı” ibaresiyle yaşadım. Liseliler haricinde kimseyle iletişime geçmedim.

+Alemsin!!

-Canımsın. Kalp ❤ (Bu simgenin kalp olduğunu, sağda solda gördükten tam 2 yıl sonra anladığımı da belirtmeden geçmeyim.)

+Napıyorsun peki?

-Hoppalaaaa. İki saattir kime, ne anlatıyorum höö!

+Öyle değil. Çeviri haricinde.

-Hmm.. Yazmadığım anlarda okuyorum. Dergilerden çok şey öğrendiğimi söylemiş miydim?

+Evet. Atlas ve hemen her sayısı!

-Maşallah ukalalık da diz boyu.  Sohbetiniz cidden çok iç açıcı.

+Sen sordun, ben söyledim. Thats all bro!

-Bu kadar mı? Buraya kadar mı?

+Evet, yemek yiyecekmişsiniz. Annen öyle dedi.

-Eet, Şeko kebap olayını o kadar abarttı ki dün, bugün yine aynısından var. İstersen sen de gelebilirsin.

+Afiyet bal şeker. Sen iyiysen, o bana yeter!

-Yep pa! Sahiden iyi geldin. Gel şöyle bi sarılayım:)

(aradığınız kişi şu an yemek yemek üzere merdivenlerden iniyor. İnşallah düşmez. Sakardır da biraz. Vukuatı da boldur bu konuda ayıptır söylemesi. Ayy nasıl bitecek lan post. Hadi kaçtık)

Apo’cuğum. Özledim ulan!

Hiç konuşmadı bu kız, gözlerinden anladım her şeyi.

Derede buğday yıkayan yörükler ve küçük kız

palmiye kafa. ahaha

Yolda karşımıza çıkan güzel

Adın ne senin, dedim. Hiçbir şey söylemedi. Ayşegül olma ihtimali yüksekti.

sarıkafalar =)

“Yine gelin” der gibi gibi..

Şu an, akış gücü olarak dünyanın (Victoria’dan sonra) ikinci büyük şelalesinden bildiriyorum. Bugüne dek Düden, Manavgat, Güzeldere, Türkmen, Erfelek olmak üzere yurdumun çeşitli çağlayanlarını gördüm. Bazılarında -kah banyosuzluk nedeniyle mecburiyetten, kah aşırı sıcağa dayanamayıp- yüzdüm bile hatta. Ama buradaki güzellik, yazarak yahut fotoğraflarla anlatılacak gibi değil.

Bizim ekip yıllar önce Atlas dergisinde görüp keşfediyor burayı ve bununla beraber toplamda 3-4 kere gelmiş bulunuyorlar halihazırda. Ama benim için bir ilk oldu. Çok da güzel oldu. Kamp alanımızı aşırı şirin bir aile işletiyor. Boy boy çocukları var. Favorim, Apo (photos coming soon)!.. Nasıl iptidai şartlarda yaşadıklarına inanamazsın. Nasıl yerlerinde olmak istediğime de inanamazsın.

Bugün kayalara çarpıp yükselen ve Ayder’deki gibi sisli bir ortam tandansı yaratan suların altında durduk. Sırıksıklam olmak için toplamda 1 saniye yeterli oluyor. Altına giriyorsun ve hiçbir çaba sarfetmeden saçından tırnağına yıkanmış olarak çıkıyorsun.

Adana ve Kayseri’nin paylaşamadığı kadar varmışsın be Kapuzbaşı!

Ben susayım, hatta ben susayıp bir koşu çağlayandan kana kana sular içeyim, fotoğraflar konuşsun o halde.

5 temmuz 2012

tabela

şelale ve değirmen

rock fall!

ekşını severiz

muhteşem trioloji

yörük evlerinden gökyüzü manzarası

endemik çiçekler (kitap arasında kurutacakken, dut ağacının kenarında unuttm bunları. ühühü)

katil dut!!

çadırda Jack’le kalıyorduk…

Çadır-uykutulumu-mat.

Pembe valizle yollara düşmeye hazırız kaptan!

Yarın bu saatlerde değişik yerlerden geçiyor olacağız muhtemelen. Gece yolculuklarını severim. Şoför değilsen eğer, koltuğa başını yaslayıp uyumak ve gözünü bambaşka bir coğrafyada açmak gibisi yoktur. Neden o uykunun tatlılığı, en şahane yataklarda olmaz Abidin? Cevab veremedi.. Bu defa rota tam olarak neresi bilmesem de, bir İç Anadolu turuna benziyor. Bol bol çağlayan olacak, uçsuz bucaksız vadiler, yer altı şehirleri ve çok kısa bir süre için de olsa, peri bacaları. Bir peri bacasının içine girip Yashica efendiye poz verdiğimde, Asmalı Konak yayındaydı ve diziye ismini veren ev, yeni yeni meşhur olmaktaydı. Var sen düşün kaç zaman olmuş. 

Değişiklik iyi gelebilir. Haftalardır aynı manzaraya bakmaktan, aşırı soğuk denize bir türlü giremeyip çocuk viyaklamaları eşliğinde çeviri yapmaya çalışmaktan birazcık sıkılmıştım. Yine de şu an yanımda mışıl mışıl uyumakta olan Ege’m başta olmak üzere, matmazeli ve diğer ufaklıkları (kuzenlerin yavruları da buradaydı günlerdir) çok özleyeceğimi adım gibi biliyorum. Çocuk, eşittir bağımlılık.

Yanıma pc almıyorum. Birlikte çalıştığım ofislere de önceden haber verdiğim için mümkün mertebe gerzek telefonumu da kapalı tutmaya çalışıcam. Belki matmazelin çıkardığı saçmasapan sesleri duymak isteyebilirim arada. Saatin etkisiyle midir nedir, yazamıyorum. Bak iki oldu. Lan naptınız, nazar mı değdirdiniz olm?!=)

Postu, meren tarafından bugüne dek çekilmiş en güzel fotoğrafla kapatmak istiyorum. Arizona rüyasından..

Çadır, yıldızlar, kampsal ortamlar falan (photo by: meren -aka: evreniz)

Stats

  • 26,157 hits