You are currently browsing the monthly archive for August 2012.

Uykusuzluktan çökmüş gözlerimi güç bela açtığımda, Bademli’nin girişindeydik. Yol bizi biraz daha kuzeye, hatta abartıp Marmara’ya götürüyordu bu defa. Hava serindi. Antik kentleri gezmek için en uygun zamanlara adım atabilmiştik nihayet!!  Sabah güneşi ve en çok da uzağı net göremediğim için takmak mecburiyetinde olduğum lensler nedeniyle gözlerimi zar zor açabildim. O da ne!!! Bir VW campervan geçmesin mi yanımdan? Hem de en kırmızısından?!! Güne güzel başlamam için, bundan daha antika bir neden olamazdı. (Antika kelimesi annemden devralındı burada: “ne antika kızsın sen”!.. yıh yıh yıh)

Fotoğrafta görüldüğü üzere, Assos, bir tanrıça gibiydi dün -yine..

Balıkçılar vardı. Ağ yamayan, tekne temizleyen, yüksek sesle birbirlerine talimat veren, yanık tenli, kırışık yüzlü, kirli sakallı balıkçılar.. Ekmek teknelerini Behram’ın kale içlerine demirleyip gitmişti bazısı. Charm insanı, tekne işini eni konu düşünmeye işte tam olarak burada başladı. Karavanı yoksa, en azından bir teknesi olmalıydı insanın şu hayatta. Daral gelince basıp gideceği, motorları maviliklere sürüp o maviliklerde günler geceler geçirebileceği bir teknenin dahiyane fikri dolandı durdu sokaklar boyunca beyninin en ücra köşelerinde. 

Selam, mavi doğramalar!! Yine biraradayız desenize. (bir arada, bi rarada, eeaaahh her neyse işte) Hemen her alanda itinalı bir “sıçış” politikası izleyen yalnız ve güzel ülkem, butik oteller konusunda son yıllarda hepimizi hayretlere düşürdüğünün farkındadır umarım.  Rumlardan devraldığımız hazinelere gözümüz gibi baktığımız sürece, bize her yer butik olabilir nitekim.

Yana yatırılmış bu ahşap sandalyeye, benden başka ATANŞIN veren olmadı bulunduğum zaman zarfında. Demek ki hakkaten antika bir kimseyim ben. Arka planda çaktırmadan süzülen güzelliği de es geçmeyelim. Assos, Behramkale -what ever- deniz renginin en acayip olduğu sahil kasabası olabilir. Yeşil -tam- değil, mavi değil, turkuaz hiç değil. Nehir gibi resmen. Bir de çok soğuk; dün yüzerken geçici paralize oluşum falan kayda değerdi cidden. Küçüklere alışkındım da, büyük balıklarla yüzmek biraz ürtükücüydü; hatta bi ara abartıp “ya kendini bilmez bir yunus LLÖAANKK diye fırlayıverirse şimdi” paranoyası da oldu mesela. Da.. Da’sı var işte.. Türk topraklarında Midilli adasına en yakın noktadan denize girmek de apayrı bir ayrıcalıktı beh!! Marika’ya el ettim; Yorgo’ya dalgalarla selam gönderdim; öptüm uzoyla dumanlı kafalarından..

Ne acayip, ne bohem bir yaşam tarzı vardı Assos’un sokaklarında. İnsanlar geçerken okuyuversin diye, raflara kitaplar konulmuştu. Bali çekmiş gibi bir uyuzluk ve şaşkınlık içerisinde deklanşöre bastım. Şöyle yaratıcı fikirleri ilk bulan hiçbir zaman ben olamadım ya, işte en çok ona yandım. Ordular ilk hedefiniz yazlığın çirkin istinat duvarına şöyle birkaç raf çakmaktır! İleri!..

Hey kedicik! Gel seni çantamda gezdireyim? *** Bu eşşolusunu, bir sanat evinin duvarlarında sekerken yakaladım. Oradaki eserlerin alayından daha güzeldi. Zaten modern sanatlardan bir halt anlamıyorum ben arkadaş. Fırçayı rastgele tuvale sallamış (attırmış diycem ayıb kaçacak), harcanılan emek neredeyse sıfır. Gelgelelim fiyat, anasının nikahında!! Sanatçı olcam ben:/

Antik kentlerde, antik kentlerin dahi önüne geçen bir alışveriş çılgınlığı söz konusu. Bu durumdan yıllardır nefret ettiğim için hediyelik eşya yerine, oradan bulduğum bir taşı, odunu falan getiririm eve. Dışarıdan bakınca hem antika, hem odunumsu göründüğümün farkındayım ama yani binlerce yıllık bir tarihin tam orta yerine kurulan ve birbirinin kopyası hede hödeleri farklı fiyatlara satmaya çalışan panayırlar, fikren bile yeterince can sıkıcı değil mi yani şimdi?

Panayırdan bir kesit. Örtülerin renk ve aranjmanının hatrına koyuyorum..

Soldaki kırmızı rengi sabah giderken Bademli’de, sağdaki turuncu rengi akşam dönerken yine Bademli’de gördüm diyeyim de tam olsun bari blog post’umuz=) Bu da evrenin bana Voswos mesajıdır iyşallah!!

Önceden yazacak şeyler biriktiği için, hangi birinden başlayacağımı bilemediğimden bakardım öylece boş sayfaya. Şimdiyse yazacak pek bir şey olmadığı için bakıyorum. Birbirinden ayırt etmekte zorlandığım günler ve rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu hatırlayamadığım kısa anlar yaşıyorum. Bir eşya, koku, yahut ses, bana hiç yaşamadığım bir hayatı anımsatıyor. Biri hararetle bir şey anlatmaya başladığında yüzüne bakıyor olmama rağmen kesinlikle neyden bahsettiğini duyamıyorum. Dudak hareketlerini okumak da pek işe yaramıyor artık. Beynim, uzaklara kaçıp başka birinin hayatını yaşıyor ısrarla.

Diyorum ya, zaman mefhumundan bihaber geçiyor günler. Yıllardır karşımda cansız bir beden gibi duran adaya bakıp saatin kaç olduğunu tahmin etmeye çalışıyorum. Akşamsa eğer, bir güzel oluyor ki sorma gitsin. Bazen ayın şavkı vuruyor tam tepede duran mitolojik kuleye. Denizde yakamoz belirdiğinde koşup tam ortasına atlamak ve sabaha dek tek başıma özgür kulaçlar atmak geliyor içimden. Tabi sadece durup izliyorum. İsim koyamadığım rüzgarlara, Sting’in büyüleyici sesi karışıyor. Bazen de Yunan kanallarından yükselen ve tellerini çokça sevdiğim buzukiyi dinliyorum cızırtılı da olsa. Türk istasyonlarına karşı verdikleri mücadele, bana mübadele zamanlarını çağrıştırıyor.

Ege’nin kuzey yamacında hayat bu aralar biraz sessiz, serin ve adalara, günbatımına, yakamozlara bakarak geçiyor..

Sis ve ada’m

Yeniay

Lesvos açıklarında gün batarken

Sayın abonemiz, internet öyle kullanılır mı allaşkına? Hiç mi kafanız çalışmıyor sayın abonemiz? İlk on günde 4 gb’tan 1’e inersen, eh bi zahmet sonuçlarına da katlanırsın sayın en akılsız abonemiz!

Girizgahtan da anlaşılacağı üzere, internetlerim öyle bitti, öyle bitti ki; çoğu siteye sadece karşıdan bakmakla yetiniyorum günlerdir. Eskiden 4 cigabayt fazla bile gelirdi, şarkı indirirdim, youtube’larda sürter, ona buna laf yetiştirirdim; şimdi neler oluyor böyle? Hep Amerika’nın, puşt Obama’nın oyunları bunlar!!1! Bayramı yine yazlıkta geçirdik. Tren gibi sıralanmış evleri, o evlerin tatlı mı tatlı komşularını ziyaret ettik ablamla. Tatlı yemekten içimde bir şerbet çağlayanı çıkıverdi. Son on yılda gerçekleştirdiğim tüm telefon görüşmelerine denk gelebilecek sayıda kişiyle konuştum. Noluyoz lan? Sülale, tatili Antep’te değerlendirince mecbur kaldık böyle yapmaya tabi; yoksa o taraklarda bezimiz olmamıştır hiçbir zaman, bilirsin. Haberler: Antep’te patlama!!! Bir telefon faslı daha falan. Neyse ki herkes iyi. Herkes derken? O ölen insanların, minicik çocukların yakını olmadığın için mi şanslıdan saydın kendini? Senin ben bencilliğine koyyim! 

Tüm bu saçmalığın ortasında bir de instagram’a üye oldum. Pek becerebildiğim söylenemez. Bi kere inanılmaz bir mantık hatası var; akıllı telefon, ipad vs ile fotoğraf çekme zorunluluğu var ama mesela normal pc’lerden yorum yazabiliyor, kişi ekleyebiliyorsun falan. Çok gerzekçe değil mi lan? Madem o kadarını yapabiliyorsun, e bırak fotoğrafı da pc’den yükleyelim?

Hep Amerika’nın işi bunlar..

Georgia

(Çerçevede görüken sarı renk rakam ve simgelere ben de kıl oluyorum ama yapcak bişi yok:/ ya da kesin var, ben çıkamadım işin içinden)

Bu da linkimiz teyzesi: http://statigr.am/charmofsmyrna 

Yağmur yağmadı tabi de, havanın birazcık serinlemiş olması bile o haftalardır yüzüne hasret kaldığım yürüyüşü adam akıllı gerçekleştirmeye fırsat tanıdı en azından. Bu hafta, halakızları kalıyor bizimle. Hal böyleyken sabaha dek konuşup eski günleri, ama en çok da Antep’teki eski ve güzel günleri yad ediyor, fırsat buldukça da denize gidip saatlerce eve dönmüyoruz. En son birkaç sene önce yine böyle bir mevsimde geldikleri zaman, Karagöl’e yürümüştük. Tadı damaklarında kalmış. Herhangi bir hazırlık yapmadan geldikleri için (ayakkabı/sırt çantası vs) en azından kıyı kıyı bir yerlere yürüyelim dediler.

Zaten sığamıyoruz buralara, iyi bahane oldu.

Sahil boyunca yediğimiz böğürtlenler kaldı en çok aklımda. İncirler henüz ermeye başladığı için, ancak birkaç tanesinin tadına bakabildik. Ege de bizimleydi. Ne ara büyümüştü de yürüyüşlere eşlik eder olmuştu? Minik sıpamın, eşeğe doğru evrilmesine sevinip hüzünlenirken, yani yine bir garip haller içerisindeyken, bir de baktım Ayşaba’nın (Ayşe abla) bostanındayız!! Kuzular, tavuklar ve bir adet mutluluktan çıldırmış Egeos.. Ayşaba, hayvanlar için bamya kesiyordu. Ben deklanşöre basarken o tatlı mı tatlı Ege şivesiyle “çekme gız” diye naz yapıyordu bir yandan. Kötü bir hastalığın pençesinden yeni kurtulmuş bu güzel kadını, taş evini, o evin kireç kokan nişli odalarını, kendine has iptidai dağınıklığını çok severim. Peynir tenekesinde sardunya, ıtır, küpe çiçeği; arap sabunu kabında biber tohumları; kola şişesinde sirke; plastik su damacanalarında zeytin yağları şeklindeki ilginç ayrıntılarda kafam bulanır durur… Hiçbir şey, olması gerektiği yerde değildir sanki ama sonsuz da bir huzur vardır bu kaosta?

Ayşaba’yla vedalaşıp yola devam ettik. Ege’nin ayağı su toplamıştı parmak arası terlikler nedeniyle. Gıkı çıksa ya? Bir kere de “beni kucağınıza alın artık” dese ya? O yaraya plastik parça sürte sürte 6 kilometre yol yürüdü güzel gözlü sıpam. Yanaklar olmuş birer elma; ısırsam koparmaktan korkarım:) Hepimiz, zeka seviyemizi 7 yaşa indirgeyip patikalarda o ne yaparsa aynısını yapmaya başladık bi ara. Koşuyor, zıplıyor, özgür kahkahalar atıyor ve her adımda çocukluğumuza biraz daha yaklaşıyorduk. Babamı, bir incir ağacının tepesinde kovboy şapkasıyla gördüğümde aklıma gelen, Tom Sawyer yahut Huckleberry Finn’den fazlası değildi.

Babam, bir Mark Twain karakteri olabilir pek ala.

Biz ilerledikçe, sol yanımızda tüm ihtişamıyla duran Georgia adası da bizimle beraber ağır adımlarla yürüyordu. Çitlenbikleri, dikenli böğürtlenleri, incir ağaçlarını, kertenkeleleri ve o çok sevdiğim patikaları geride bırakıp Denizköy’e vardığımızda vakit, öğleni biraz geçmişti. Güneşin alnında yürümüş olmanın bünyede yarattığı harareti tek şey yok edebilirdi o an: tabi ki DENİZ!!!!

Köye adını vermiş olan bu şeffaf mavi doğa harikasının içinde minik balıklarla yakalamaç oynarken, bir kere daha Ege’yle aynı yaşta olmuştuk. Değişen tek şey coğrafyaydı. Kavak ağaçlarını, pınarını ve antep fıstığını sevdiğim Çardak Köyü, yerini Denizköy’e bırakmıştı.

Hepsi bu.

Yol ve zeytin ağacı

Çocuk ben, çocuk biz, çocuk Ege..

Benim babam, Huckleberry Finn gibi adam=)

Ayşaba

Ayşaba’nın annesi

Börtlenlerim (Ege hüp diye yuttu valla.)

Halakızıyla sahilde sohbet keyfiiii =)

Hava sıcaktı. Emre’yle iki karışık yedikten sonra “kalk gidelim” dedim. “Ben bu güneşte bayılırım, sen git” deyince çocukcağıza hak verip onu yalnız bıraktım. Sokaklar kalabalıktı. Şıpıdık terliklerle denize gidenler, cami gölgesinde Cuma’yı bekleyen yaşlılar, pazardan elleri kolları dopdolu dönen kadınlar, esmer çocuklar… Çandarlı’nın çocukları esmer olur. Ege de onlardan biri oldu sanırım.

Kaleden aşağıya doğru inişe geçtiğimde, çarşaf gibi bir deniz karşıladı beni. Su ılıktı. Tarihe geçilesi, bir kenara not düşülesi kadar ılık hem de! Ara sokaklarına dalıp hayatı inceleme altına aldım. Apart, motel ve pansiyonların balkonunda kahvaltı yapan insanlar vardı. Kahvaltıyı bir an önce bitirmeye çalışıp denizle buluşmaya hazırlanan yanık tenli insanların bir kısmına gülümsemiş olabilirim. Herhangi biriyle göz göze geldiğimde, gülümseme eylemi otomatik olarak gerçekleşiyor bu coğrafyada. 

Barlar, akşama hazırlık yapmaktaydı. Güneşin altında divane gibi dolaşıp dururken canım çeşitli biraların tadına bakmak, beğendiklerimle yola devam etmek istedi. Canımızın her dediğini yerine getirecek değildik elbet!..

Sadece fotoğraf çektim. Yarı çıplak yüzen insanlar yanlış anlamasın diye de her kareden sonra başka bir sokağa daldım. Düzenli aralıklarla bir sarmaşık yahut begonvil gölgesinde soluklanmak zorunda kalıp yürümeye devam ettim. Mavi mi mavi bir kapının önüne oturup, bu eşsiz sanat eserini incelemeye koyuldum. El şeklindeki kapı tokmağı olsun, devasa kilidi olsun, rengi, dokusu, kireç badanayla uyumu.. özlem duyduğum şeylerdi bunlar hep.

Güneş, Pitane’ın arnavut kaldırımından taşlarına dik açıyla vurmaya ve kafam da -içmediğim halde- bir acayip hallere girmeye başlamışken, aynı yollardan tekrar geçerek Emre’yi bıraktığım yere geri döndüm. On beş dakika süren araba yolculuğunun ardından siteye gelip koşarak denize indik. Su, alışılmışın dışında bir sıcaklığa sahipti burada bile. El & ayaklarım buruş buruş ve bembeyaz olana ve 18.30 römorkuna yetişene dek akvaryum gibi sudan çıkmadım.

Bu hafta havanın serinleyeceği ve hatta yağmur bile yağacağı bilgisi geldi Bünyamin efendiden. Bu haberi duyurduğu esnada yanımda olsaydı şayet, sarılıp öpecektim kendisini; o derece bunalmışız sıcaklardan.. Bir eskimo olmak istiyorum.

Çeşitli dağlarda, yollarda ve patikalarda görüşmek üzere!..

“hayat” ağacı

Sana dün bir tepeden baktım Çandarlı!..

Cankurtaran

Bir kedi gördüm sanki, ama emin değilim..

Sarmaşıklı eski ev

salaş

Tuborg da güneşlenmekteydi..

Pencereden deniz

amblem

 

Tam bir ay önce Kapuzbaşı’ndaki kamp alanında, kadının teki uzaktan bakıyor ve muhtemelen orada ne işimiz olduğuna bir anlam veremediği için hafiften süzüyordu. Rahatsız olmuştum. Baştan aşağıya süzen hemcinslerimden pek haz ettiğim söylenemez. Karşı cins meselesini hiç açmayalım:)

Çadırları kuruyoruz, kadın bakıyor. Yemeğe girişiyoruz, kadın bakıyor. Yürüyüş yapmaya hazırlanıyoruz, gözler yine üzerimizde. En sonunda dayanamayıp geldi. Kamp alanının sahibi, aile dostlarıymış ve ailece(k?) -Kayseri’den- birkaç günlüğüne kalmaya gelmişler. Sonrası karşılıklı sorular, yanıtlar ve birkaç saat süren sohbet. Bir kızı, bir oğlu var. Ne güzel diyorum, ideal çekirdek aile. ehe ehehe. Her şey yolunda olmalı. Olmalı da o göz süzmeler neydi be kadın?

Ertesi gün daha bir kaynaştık. Şelaleye yapılan uzun yürüyüşün ardından kamp alanına döndüğümüzde, bizi orta yere oturttular. Hayran hayran dinliyorlar.. Ne anlattığımız mühim değil gibi. Neden sonra sohbetin rengi değişti. Grupta, annesi alzheimer hastası olan bir ablamız, hayat hikayesini anlatınca bu kadın deli gibi gözyaşı akıtmaya başladı.. Yüzünde ifade değişmeden akıyor ama yaşlar. Biz de sanıyoruz alzheimerlı teyzeye ağlıyor; sakinleştiriyoruz falan nasıl olsa yaşamış yaşayacağı kadar diye.. Nerden bilelim. Nerden tahmin edelim.

Kocası, amcasının oğluymuş. Annem diyor ki “ay maşallah kızım ne güzel işte sapasağlam çocukların”.. Orada fırtına kopuyor. Dünyadaki tüm sesler kısılıyor sanki o an, bir tek onun sesi. En büyük çocuğu, zihinsel engelli olarak doğmuş. On beş yaşındaymış ve hayatımda ilk defa ayrı kaldım oğlumdan diyor. Neden diye sormaya fırsat olmadan gözyaşlarıyla beraber ağzından dökülmeye devam ediyor bir bir kelimeler. Kansermiş. Göğsünün birini almışlar ve tedavi devam ettiği için, oğlunu tee Akhisar’da bir rehabilitasyon merkezine yatırmışlar. Hiç bir şey koymadı da, ondan ayrı kalmaya dayanamadım diyor. Gözyaşları sele dönmüş, hepimizi bir tarafa savuruyor.

O gece yemek yiyemedim. Ben böyleyim. Başkalarının acısı, tam mideme oturur ve orada öylece kalır. Bizimkiler ortalığın havası değişsin diye darbuka faslına falan giriştiler. Çocuklar dans ediyor etrafımda; neden bilmem, çocuklar beni çok sever.. Küçük kız, Ege’yle yaşıt. Ona, yaptığım fimo bebekleri anlatıyorum. Gözlerini kocaman açmış, beni dinliyor hayran hayran. Bilsem, yanımda getirmez miydim iki üç tane. ahh!.. Ama sorun değil, İzmir’e dönünce ben sana gönderirim kargoyla diyorum. Kocaman bir sevinç çığlığı atıyor. Annesi mahçubiyetten itiraz edecek gibi olunca da içli içli ağlamaya başlıyor. Ağlamasın diyorum! Lütfen artık ağlamasın bu yavru.. Güçbela adreslerini yazıyorlar, orada bulduğumuz eski bir karnenin arkasına.

İzmir’e dönerken yol boyunca aklımda olan tek şey bu aileydi. Eve girer girmez fimo koleksiyonumu çıkardım hemen bazadan. Küçük kız için iki bebeği, Ege Sera’dan aldığım minik yataklara yerleştirdim. Yanına üç-dört parça daha bir şeyler ekleyip güzelce paketledim ancak Çandarlı’da olduğum için bir türlü gönderememiştim bir aydır. Ve nihayet birkaç gün önce İzmir’den yola çıkan kargo, tam 2 gün sonra Kayseri’ye ulaştı. Telefonda duyulan sesleri, neşeleri, bir şeyleri doğru yaptığımın habercisiydi adeta.

İnsanları, bilhassa çocukları mutlu etmenin, ulaşılabilecek en kutsal mertebe olduğuna inanıyorum. Ülkemizin büyük çoğunluğu hobi olarak hacca gitmek yerine bunu yapmayı denese, şu an belki millet olarak sınırında olduğumuz cinnet ortamının esamesi bile okunmazdı. Hem merak etme, sen yine hurilerle oynaşmak üzere cenneti garantilerdin badem bıyıklım..

Canan

fırında fimocuklarım (cadı da Canan’ın artık) =)

Antalya’dan geldiğimden beri aralıksız yapmakta olduğum çeviri nihayet bitti. Bi ara lanetli herhalde demeye başlamıştım, yaptıkça uzuyordu bu da. 100.000 karakter olarak alınan iş, hangi ara ve NEDEN 200.000 karaktere dönüşür ki yoksa? (Bir haftada iyi para ha?) Tabloları kopyalayıp yapıştırmaya o kadar alışmıştım ki, gece pc’yi kapatıp yastığa başımı koyduğumda da işlem kaldığı yerden devam ediyordu. Alnımın akıyla bu işten de kurtulmuş olduğum için sevinçten sitede anons yaptırtmak istedim. Bayram abi muhtemelen şöyle derdi Güneydoğu aksanıyla: “Dıkkat dıkkat. Esin çevirisini bitirmiştir. Bitirenlerin dıkkatine” (Bir defasında site içinde bir cep telefonu bulunuyor. Akabinde gelen anons aynen şu şekil: “Dıkkat dıkkat. Bir cep telefonu bulunmuştur. Bulanların dıkkatine”. skdjfkdslkfjkl)

Çeviri bitince, koşarak kendimi denize attıktan sonra eve geldim. Zaman, cidden de son derece göreceli bir kavramdı ve çeviri olmadığı zamanlar geçmek nedir bilmiyordu. Sabahtan beri onlarca şey yapmış olmama rağmen hayvan gibi vakit kalmıştı başka şeylere de. Fotoğraf çekecek bir şey kalmamıştı etrafta, her şeyi zaten ölümsüzleştirmiştim amké! Müzik dinlemek istemiyordum, playlist yapış yapış ezberimdeyken hele!.. Okuma & yazma eylemlerinden de bir süre uzak durmalıydım. Gözlerimin yeterince ağzına sıçılmıştı. Derken bir aydınlanma yaşadım. Liseden bu yana doğru dürüst dokunmadığım kömür kalemlerim girdi kadrajıma! Matbaacı amcam sağolsun, istemediğim kadar kağıt ve defter de vardı. Başladım çizmeye.. Çizgilerim değişmişti. Yüzler, bilhassa dudaklar aynıydı ama. Çizdikçe ruhumun yükseldiğini gördüm. Yaşım 30’dan gerilere gitti.

Taş çatlasın 18’im şimdi!..

bir kalem açma yöntemi olarak falçata:/

poo-tee-weet! (Vonnegut’a selam ederim)

Çalışma masası. Esin’in esin kaynağı

Şair burda Kerouac’a seslenmiş haykırmış aslında..

Dün akşam, annemin kırk yıllık arkadaşı geldi bize oturmaya. Hayat dolu, aslında deli dolu bir kadın. Sağdan soldan tuhaf darbeler yedikten sonra çözümü aşırı mutlu görünmeye çalışmakta bulmuş sanırım. Onca derde rağmen sahip olduğu yaşam enerjisini başka bir şeye bağlayamıyorum.

Annem, üniversitede çalışmaya başlar başlamaz tanışıyor Nurdan ablayla. Ve o gün bugündür kopamıyorlar. Bostanlı-Bornova arası, çok bir mesafe olmamasına rağmen İzmir’de pek görüşemez, Çandarlı’da her yaz muhakkak bir araya geliriz. Evleri birkaç sokak yukarımızda:) Kedisi var Sülo, onu da alır öyle gelir. Havada kahkahalar ve eskiler uçuşur..

Dün akşam da bir zaman tünelinin içindeydik aslında.

Annemin işyerine gitmek, en mühim çocukluk maceralarımızın başında gelirdi ablamla. Kampüsü (Ege) bir uçtan bir uca dolanır, tenis oynayanları izler, acıkıp sandviç yer, yorulunca da kendimizi annemin odasına atardık. İçinde boy boy evraklar, hiç kullanılmamış kağıtlar, dolma kalemler, zımbalar ve daktilonun yer aldığı bu “oyun” alanında, mesai saati bitimine dek kendimizi kaybederdik. Annem daktiloda delice bir şeyler yazmaya çalışırken onu izlemekten büyük keyif alırdım. Asla bu kadar hızlı yazamayacağımı düşünüp üzülürdüm kendi kendime (şu an robotik bir hızla klavyeyi konuşturuyor olmam da ironik ya gerçi).. İş arkadaşları gelip severdi bizi; iyi kızlardı (hastaneye kumaş diken terzi kızlar, işçi kızlar, memur kızlar).. Nurdan abla da onlardan biriydi. Hiçbir zaman makyajsız, takısız, süssüz görmedim kendisini. Kadın olmayı bu kadar ciddiye alan başka bir insan tanımadım henüz şu ömrümde.

Dün akşam 20 yıl aradan sonra atölyelerdeydik yine annem, ablam, ve Nurdan ablayla. Tablodan ne çok eksilen olmuştu daha emekliye bile ayrılamadan. Terzi kızlardan en çok aklımda kalmış olan Bilge abla (beni mıncık mıncık severdi, ehi), annemle aynı odada çalışan ve geç yaşta baba olduktan sonra yüreği bu sevinci kaldıramayan Arda abi, ve daha niceleri..

Tam yirmi yıldır adım atmadık oraya. Nedeni yok. Mezun olduğu okula neden uğramazsa bir insan, annem de sanırım bundan dolayı tamamen çıkarmaya çalıştı iş hayatına dair her şeyi hayatından. Bunu hiçbir zaman sorgulamadık. Ama ben bir gün gideyim diyorum. Gideyim de bir merhaba diyeyim çocukluğuma…

Kampüs kreşinin önünde annem, kucağında ablam, karnında ben:)  (eskiden fotoğraftaki kişilerin gözlerini kalemin ucuyla oyma hastalığım vardı. belli ki annemin gözlüğe de girişmişim ehühehe)

Stats

  • 26,036 hits