You are currently browsing the monthly archive for September 2012.

Gözlerimi kapatıyorum, yeşil bir battaniye örtmüş üstüne Ayder. 

Bir mısır bahçesinin yamacında durup sislerin ardındaki Kaçkar’ı izliyorum. Birbirine destek olup zorla ayakta durmaya çalışan çitlere dayamışım sırtımı. Ahşap evlerden bilmediğim bir dilde konuşmalar yükseliyor. Birileri bir şeye kızmış ama neye? Uzakta hayal meyal seçebildiğim bir adam, var gücüyle tuluma can verirken, Kazım giriyor araya: işte gidiyorum.. 

Heidi’nin Alplerindeyim sanki. Kendinden başka her rengi yutup yok etmiş sanki yeşil; zehir gibi nüfuz etmiş yaylanın tamamına. Burada insan yaşlanmaz ki diyorum. Dert edecek ne olur baksana şu coğrafyaya! Burada ölünmez ki? Sevimli ahşap evlerin arasında tek başına duran mezarı fark ediyorum sonra bir kez daha. On beş yaşımdan beri aynı soruyu soruyorum: kimsin, kimdin, neden buradasın, neden yalnızsın? Ne önemi varsa artık.. Yayla şenlikleri oluyor; horon oynanıyor, tulumlar çalınıyor, laz gençler hep bir ağızdan hep aynı melodiye birbirinden farklı sözcükler ekleyerek deyişler okuyor. Damarları patladı patlayacak! Mevsimler değişiyor. Muhtemelen aylarca kapalı kalıyor yayla yolu. Sonra, bekleyişlerinin bir ödülü olarak baharı karşılamak üzere evlerine geliyor Hemşinliler. Bu bir döngü. Ve o döngünün tek sabiti adeta o tek mezar. Kim, neden yatıyor.. Bilinmez.

Ayder, masal kitaplarının haylaz sayfalarından kopup düşmüş sanki Karadeniz’in en doğusuna. Tek bir sayfada neler neler yazmıyor ki. Gel burada yaşa, yaşlan diyor insana daha ilk tanışma faslında. Ben her gittiğimde, Çamlıhemşin’den yukarı doğru çıkarken ciğerlerime derin bir nefesi doldurup öyle adım atabiliyorum anca. Her seferinde nefes almayı unutturacak kadar güzel oluyor çünkü. Akşam, minik yayla evlerinin loş sarı ışıkları arasında bir başka oluyor da, gündüzleri tam bir destana dönüşüyor Ayder. İnsanda sadece bayır aşşağı yuvarlanma isteği uyandıran çimenlere güneş vurunca, dev bir antep fıstığının içine hapsoluyorsun adeta. Sonra bir bulut geliyor. Bulutların içinde yürürken, bir çocukluk merakın daha cevaplanmış oluyor böylece. Pamuk bir döşekmiş gibi üstüne uzanamıyorsun ama, içinden geçiyorsun bulutun. Yüzünü öpüp gidiyor bilinmez uzak diyarlara. Çimenlerde izini bırakmayı ihmal etmeden elbet..

Sonra tekrar gözlerimi açıyorum; İzmir’deyim.

 

(fotolar: Ayder-Kaçkar karışık)

Advertisements

-Kavunlarımız çok tatlı olup, kesinlikle GDO içermeğz!

Ortalık mis kokuyor. Sarı Eylül. Kavuncu bir bana, bir makineye bakıp anlam vermeye çalışıyor. Karşılıklı gülümsemeler, olaylar.. “SAVAŞTEPE KEŞMEÇE” yazmış kartona. Bir gülüyor bir gülüyorum. Bir elimle de nefis kavundan yiyiyorum. “Savaştepe’den kalkan trenler İzmir’e akar/ İzmir’in kızı deniz, denizi kız, sokakları hem kız hem deniz kokar”. Şair güzel demiş demesine; velakin şu an dalga konusuyuz neylersin.. Domatese dümbüt dermişiz. hahaha

 “Keşmeçe” bunlar! 

En son geçen sene yine bu zamanlar gibi Savaştepe’den geçmiş ve Soma’ya, Angela’mın yanına gitmişiz. Şimdiyse Soma devrini sonsuza dek kapattık çünkü tayini çıktı bizim ballının; hem de Aliağa’ya! yaa yaaa..

Fotoğraf makinesiyle bir şeyler deniyorum, yolda ayçiçek tarlaları. Elimde su değmiş, akmış gitmiş notlar. Uzun pozlamayı anlatıyor. Hareketli nesneler şöyle çekilirmiş, çünkü bundan dolayıymış falan. Oysa ben ne zamandır olayı Program’a sabitleyip sadece ISO’yu ayarlıyor ve gerisini sevgili kamerama bırakıyordum. Yeni şeyler öğrenmek için yeni bir kafa gerekir-miş!! Aha ayçiçeği tarlası! Toplanan ürünler, boynunu günbatımına çevirmiş en hüzünlü çiçekler!.. Dalları yerlere değen zeytin ağaçları.. Maşallah tabi, maşallah! Biraz bulanık akan Bakırçay.. Bu güzellikler, ışık hızıyla geçilir mi be kaptan?

aklımda kalan:/

Karavanlar, göçmen kuşlara benzer. Deniz kenarına park edili olanlar ise, martıdır martı! Karavan’ın kervandan geldiğini biliyor muyduk? Üstünde deve resmi olan bir kervan gördüm; sanki biraz yalnızdı hatta terk edilmiş gibi bir hali vardı.. Nereden gelip nereye gitmektesin ey yolcu? diye sordum. Sessiz kaldı. Fotoğrafını çektim, bu hüzne ancak siyah beyaz yakışırdı..

 Karavan arkadaş

adam haklı beyler!

-Beni fotoğrafçılık emellerine alet edemezsin!! (ettim bile nihahaha)

offf, nebçim de yedim =)

Yaz bitti. Yazı da bitti.

Kadınla adam, bir mekana bir şeyler dinlemeye gidiyorlar. Önlerinde rakı kadehleri. Enstrümanlar giriyor devreye, ardından da Aynur’un o eşsiz, büyüleyici sesi. O ana dek gülümsemekte olan kadın başlıyor ağlamaya. Yüzü sahneye dönük, adam hemen arkasında onu izliyor ses etmeden. Gözünden inen yaşlara, bedeninde durduramadığı bir titreme eşlik ediyor. Adam kadının omuzlarına bakarken “Kürtçe biliyor musun?” diye soruyor. “Hayır”. “O zaman neden ağlıyorsun?”

O zaman neden ağlanır ki?

***

Kürtçe ile, kendisine dair herhangi bir fikrim olmadan ama hep varlığını hemen yanı başımda hissederek yaşadım. Babaannem konuşurdu. Gizli saklı. Türkçe konuş derlerdi, ayıp. Neden? Cevap yok. Bizi büyüttü babaannem; annem çalışırken ablamla ikimize o baktı. Ve “anadili”ne küstürülmüş bir şekilde, ağzını bıçak açmadı yanımızdayken. Şivesi bozuktu, eve gelen arkadaşlara tercümanlık yapmak zorunda kalırdım. Alenen olmasa da içten içe, gözleriyle, bakışlarıyla dalga geçen olurdu; adıyla, konuşmasıyla, belki alışkın olmadıkları ve tamamen geldiği kültürden kaynaklanan hal ve hareketleriyle, çenesinin tam ortasında yer alan yeşil renkli dövmeyle.. “Telli mi? hahahhaha” Bu gibi anlarda ne yapacağımı bilemezdim. Kimin adına utanmam gerektiği konusunda kafam karışırdı hep. Babaannem sen benim her türlü canımsın derdim içimden, ve sımsıkı sarardım minik bedenini minik kollarımla. 

Babaannem, doğduğu andan itibaren konuştuğu ve Türkçeden çok daha hakimi olduğu anadilini, İzmir’de yaşadığı zaman zarfında hiç konuşmadı. 40 yıllık bir asimilasyon sürecinden bahsediyorum yani.. Bazen kızlarıyla konuşurdu evin kuytu köşelerinde. Biz geldiğimizde susarlardı anlaşmış gibi. Neden? Cevap yine yok.. 

Ben büyüdüm. Ailemiz büyüdü. Başka ailelere karıştık. Babaannemin sayamadığım kadar çok torunu oldu, torununun çocukları, hatta birkaç sene daha sıksa dişini, ahh biraz daha yaşasaydı, torununun torununu görecek ve o güzel kareyi ölümsüzleştirmek üzere ben devreye girecektim. Olmadı.. 

Anlatmak istediğim, babaannem Kürtçe konuşmaya hasret gitti.

Son aylarında sohbet etmek için yanına çağırdığında tuhaf şeyler söyler olmuştu. Bunamamıştı hayır, son nefesine kadar her şeyin, herkesin pek ala farkındaydı. Babaannem artık bize bir şeyler anlatırken, özlemini çektiği Kürtçeyi kullanmaktaydı sadece. Nedenini bilmiyorum. Hiçbirimiz bilmiyoruz. “Babaaneeaa ben anlamıyorum Türkçe konuş kız” diye uyardığımda ayılır, sonra bi ara yine hakimiyeti kaybedip anadiline dönerdi. Öyle rahat ediyordu belli ki. Belki bizle bile konuşmuyordu. Karşısında fiziken biz vardık evet ama o kesinlikle Urfa’yı ve oradaki yakınlarını yaşatıyordu kafasında. Annesini, babasını, kocasını, oğlunu, dört bebeğini, kardeşlerinin tümünü, yeğenlerinin bir kısmını kaybetmiş olan bu asırlık çınarın, gitmeye ve artık delice akan “nehrin” diğer tarafındaki sevdikleriyle buluşmaya hazır hale geldiğini nereden bilebilirdik bir Kasım sabahı, saat tam dokuzu beş geçe, sirenler acı acı çalarken..

Gönül Yarası filminin, başlangıçta anlattığım sahnesini ne zaman izlesem, gözyaşlarım istemsiz akar durur. Az önce de açayım dedim.. Babaannem gittiğinden beri şarkıyı bile dinlememiştim. Aynur Doğan, zaten mevsim itibariyle açılmakta olan yarama adeta tuz bastı. Kürtçeyi konuşmanın ayıp sayıldığı yıllar ve içinde bulunduğumuz zamanları harmanlayarak düşünmeye çalıştım. Bir yerde bir yanlış vardı da neydi? İşin içinden bir türlü çıkamadım.

 Gittiği yer her neresiyse, umarım özgürce konuşabiliyordur orada.

Telli turnalarla selam gönderiyorum arada bir sana. Şeko, Urfa’dan geldi bu sabah; sana toprak getirmiş.. Memleketini örteceğiz üstüne birkaç gün sonra. 

Benim canım babaannem..

(ortadaki)

 

 

İnan ki buraya sonbahar geldi. Bizim üç adet incir ağacımız var ve ben üçünü de ayırt etmeksizin çok seviyorum. Bir tanesi burada, arka bahçede yaşıyor ve her sabah pencereden bana günaydın diyor. Diğer ikisi de Çandarlı’da. Yaprakları sararıp dökülmeye başladı. Bu ne istikrardır? Hiç mi şaşmaz şu doğanın saati? Bir kere de Eylül gibi açsa ya tomurcukları.. Neyse, günde ortalama 7-8 incir diyorum, iyi rakam ha?

***

Fotoğraflar, birkaç gün önce ziyaret edilen Bergama’dan. Bergama’nın, tarihi sokaklarının, Akropol’ünün, bilhassa da dükkanlarının ayrı bir yeri vardır bende. Minicik bir ilçe; esnaf, müşterilerinin hemen hepsini tanır. Kimin ne istediğini -karşı taraf daha bir şey demeden bilir; kumaşları paket yaparken iki çay söyler manifaturacı. Öyle deme, manifatura olsun, züccaciye olsun, bunlar önemli parçalarımız bizim:) Çıkarırsan bitmeyiz belki ama çok eksiliriz be!.. Ben, değerlerini henüz hayattalarken biliyor olmaktan mutluyum. Outlet mağazalara inat, terziler hala ayaktadır. Vitrinde tek parmak lekesi göremezsin; yılbaşı zamanı spreylerle HOŞGELDİN YENİ YIL da yazılmaz; indirimi müjdeleyen dev puntolu, rahatsız edici yazılar da.. Terzi efendi, burnunun ucundan düştü düşecek gibi duran yakın gözlükleriyle bir şeyler dikerken, ihtiyacın olmasa da bir sipariş verip katkıda bulunmak istersin. Fabrikasyon olmayan ürünleri -üstelik- tek başına üretmenin ne denli zor olduğunu iyi bilirsin çünkü.

Hanları hamamlarıyla, 2012 değil de 1900’lerin başını yaşıyor adeta Bergama sokakları ve arastası! Caddeye çıkınca, bir tokat gibi suratına çarpılıyor gerçek zaman! Korna yahut fren sesi eşliğinde..

Böyle bir yere çok yakın olmak bile insanı durduk yere sevindirebiliyor.

Kozak Yaylası’nı es geçmedik tabi ki. Asırlık fıstık çamları, birkaç senedir küsmüş; meyve vermiyorlarmış gerçi ama yine de temiz havası, çamların kokusu, Kaz Dağları atmosferi yeter.

Yalnız yolda su içmek istedik, bazı arkadaşlar bizden önce işgal altına almıştı çeşmeyi.

aiii aiiii

Not: ilk defa bir post’u anırarak bitiriyorum.

Bugün, o klişe esprinin yapıldığı yaştan gün almaya başladım ve inancın olsun, şimdiye dek ekstrem bir durum olmadı. Yani diyorum ki, 31 çok güzel sen de gelsene?

30’a bastığımda “bitti bu iş, bugünden itibaren herkesler sana teyze diyecek, karşıdan karşıya geçerken kendini bilmez piçler yardıma koşacak ve her gün aynada suratına bir gece önceden gizli bir güç tarafından atılmış gibi duran çizgileri fark edeceksin” demiştim içimden. Yok öyle bir şey çünkü krem kullanıyorum. ahahaha, şaka bee! Ama bu yaşlanma olayının biyolojik açıdan bizi bunalıma sokacak derecede hızlı değil de, bir kaplumbağa hızında ilerlemesi hoşuma gitmiyor değil. 31’den gün alıyorum ve soranlara çok rahat şekilde “yoo, daha 30’um, bi sorun mu var bilader?” diyorum.

O değil de, yaş ilerledikçe, valde başta olmak üzere, mürüvvetimi görmek isteyenlerin sayısı çılgınlar gibi artıyor. Mürüvvetim ortalıkta yok diye işe almadılar mesela geçen gün. Proud to say that I have stayed at home (yani diyor ki, evde kaldım ısısısısıs).

Kişisel tarihime düştüğüm notların beni bile aştığı sevgili bloğumda, tam ottuz bir (rakamla 31, in english thirty one fjdksljfkd) yaşına girdiğim şu tatlı esintili Eylül akşamını, bu kalbinden de temiz sayfaya kaydetmeyecek değildim herhalde.

Ay bir yaşıma daha girdim, sen çok yaşa beyaz atlı prens wordpreNs 🙂

üretim yılı: 1982

hepi börtdey olsun bari. püffffff

Üzerinde bulunduğumuz yarıküreye sonbahar geldiği zaman sahil kasabalarında bir tenhalaşma olur. İnsanlar, asıl ait oldukları yerlere gider. İş yahut okullara dönülür. Yaz akşamlarında çılgın atılan mekanlar ölüm sessizliğine bürünürken, sahiller kimsesizleşir. Dokunsan ağlayacak gibidir kasaba. Kentin aksine, bir kimliği ve en önemlisi duyguları vardır sanki ve işte tam da bu sebepten ötürü onu Eylül gibi, ya da en geç Ekim, bir köşeye kıvrılmış ve hayattan elini eteğini çekmiş olarak görebilirsin. 

Ve ben bu terk edişleri çokça severim; tabi orada kalıyorsam eğer..

Çandarlı’dan döneli birkaç gün oldu. Antalya’dan bu yana adımımı dahi atmadığım İzmir’deyim. Ve şunu söylemekte yarar var; özlemişim. Daha önce bu kente göbek kordonuyla bağlı olduğumu yazmışım sözlüğe. Yaşım bundan epey küçükmüş, çünkü sözlükteki ilk zamanlarımmış falan filan.. Evet, eski entry’leri başa sarıp okuduğum ve kah hüzünlenip kah mutlu olduğum bir dönemdeyim. Duygular karmaşık. Kafa da çok bulaşık. Yeni entry yazmak için dün birkaç saat boyunca şukela’ya tıkladım durdum, beceremedim. Ya içini dolduracak adam akıllı başlık kalmamıştı, ya da blog var diye orada kendimi yahut başka şeyleri anlatmanın -artık- ne kadar gereksiz bir çaba olduğunun farkına varmıştım. Anlık bir durum da olabilir, acele etme diyor iç ses. Ve her zamanki gibi daldan dala atlamamdan dert yanıyor, ahh!

Ne diyorduk? İzmir..

Dün, sapsarı bir sonbahar sabahında erkenden kalkıp Bornova sokaklarında dolandım durdum. Ciğerlerime doldurdum bu çocukluğumun, ilk gençliğimin, üniversite yıllarımın ve hemen her anımın geçtiği denize uzak, kalbime çokça yakın ilçeyi. Yanımda gözlerini denizin renginden, isminiyse Deniz Gezmiş’ten almış ve bu aralar Antep’ten dönmek nedir bilmeyen abisini çok özlediğim güzelce bir çocuk vardı. İçinden geçtiğimiz sokaklarda ona Levanten evleri anlattım; deniz gözleri kocaman açıldı. Jiro’ların evinin önünde durup, pencereden içeri izinsiz dalan ve perdeleri nazikçe harekete geçiren rüzgarı izledik. Kim ki bu Levantenler? Nasıl yaşamışlar? Hala buradalar ki, dedim.. Bornova’yı Bornova yapan onlar. Ömrümde gördüğüm en güzel, en estetik harikası evlerin sahipleri, Avrupa kökenli aileler.

Ben anlattıkça ilgisi daha çok artıyordu Deniz’in. Sevdiğim şeyleri, sevdiğim insanların da sevmeye başlamasıyla mutlu olan bir kimseyim. Hangi ev, hangi aileye aitti tam olarak bilmesem de, Levantenlerin buradaki asırlık varlığından uzun uzadıya bahsetmem bile mutlu etmişti mavi gözlü çocuğu. Tabi hikayeler karın doyurmuyordu. Kahvaltı bile etmeden arşınladığımız sokaklarda deli gibi acıkmış ve artık yürümeye mecalimiz kalmayınca da soluğu Üniversite fırınında almıştık.

Bir gece önce delice eğlendiğimiz Küçük Park’taki bu meşhur fırından, bir kız çıkıyordu tam da biz içeri girerken. Hal ve hareketlerinden, üniversiteye yeni başladığı anlaşılıyordu. Bir elinde yeni aldığı sıcak poğaça, diğer elinde düştü düşecek gibi görünen fotokopiler ve omzunda kayışlarından biri düşmüş çantası olan bu kızın ardından uzun uzadıya baktım. 525’e yetişmeye çalıştığını ve kendisini o değişik otobüste bekleyen maceraları düşünüp gülümsedim. Deniz sordu, neye gülüyorsun?

Giderek uzaklaşıp metro istasyonundaki kalabalıkta gözden kaybolan kendime güldüğümü tahmin edemezdi çocuk tabi..

levanten. la fontaine. le vent nous portera (çağrışım)

Jiro’ların evi (aka Giraud)

hastası olduğum pencere

bu olayın ismi nedir ki?

Yanıyor mu yeşil köşkün lambası? (köşk değil gerçi, idare et)

Küçükpark’ta kafalar güzelken

Smyrna & Charm

(Not: Bir noktayı açıklığa kavuşturmakta fayda var. Bu nick’i seçerken, “charm” sözcüğünü İzmir’i betimlemek amacıyla smyrna’nın önüne kondurmuştum. Steve yazar ol diyordu, fazla düşünecek vaktim yoktu. Ne olsun ne olsun dedim, charmofsmyrna çıktı. Sonra da üstüme yapıştı nalet olasıca:) Charm of smyrna, yani İzmir’in büyüsü. benim değil, İzmir’in..) 

Takribi on yaş küçük benden Zeliş. Sitenin biraz yukarısında, dağda, ailesiyle, keçileriyle, güvercinleriyle yaşıyor yıllardır. Elektrik-su olmadan, dünyanın en güzel manzarasına karşı son derece iptidai bir hayat sürüyor kendi haricinde üç kişiyle. Başka kimse yok. Arada bir yürüyüş yaparız o tarafa, bizimkiler keçi peyniri falan alır. Öyle tanıştık. Çok güzel gülümsedi beni ilk gördüğünde, ben de karşılıksız bırakmadım elbet. Esmer teninde inci misali parıldamıştı dişleri, hiç unutmam. Sarıldık; o kadar zayıftı ki kemiklerini kırmaktan korktum. Tuttu elimden, ağıla götürdü. Boynumda makinem; anne ve babaları dağda otlamakta olduğu için durmadan meleyip hoplamakta olan oğlaklarla tanıştık.. Al götür bir tanesini dedi. Kıyamam ki ayırmaya anasından, hem İzmir’de ne ederim peşimde bir yavru keçiyle:/

O günden sonra sıkça uğrar, düşmeyen yolumuzu düşürür olmuştuk bu güzel ailenin evine. Her gittiğimde daha sıkı sarılır oldu bana Zeliş. Çünkü etrafta “arkadaş” diyebileceği kimse yok, anne-baba ve durmadan çalışan bir abi figürü dışında insan yok hatta hayatında. Ne zaman gitsek, bir düğüne davet eder beni. “Haftaya dayımgilin düğünü var. Gelin siz de.” Tamam der, bir türlü yerine getir-e-mem sözümü. Bir sonraki gidişlerimde biraz sitemlidir bu nedenle; “hani gelecektiniz. Bir eğlendik ki sorma gitsin..” <Ah be Zeliş, ben en yakınlarımın bile düğününe tahammül edemeyen bir tipim..>

Böyle böyle üç-dört kere daha davet etti. Sonra pes etti galiba (ya da evlenecek insan da kalmamış olabilir lan o maratona can mı dayanır). Bir süre sesi çıkmadı. Derkennn.. Evvelsi gün bizimkilerin yine keçi peyniri alası tutunca, gittiler. Ben de nalet bir çeviriyle uğraşıyorum bu arada; dedim siz gidin, Zeliş’e de selam söyleyin.. Döndüklerinde o müjdeli haberi verdiler: yarın köyde bir sünnet düğününe gidiyoruz!! nırınımm. Te allam, ne giyecem, ne takacaz, nasıl davranıcaz, nerede oturucaz, Ege’yi napıcaz (bizle kalıyor bu hafta) vsvsvsvsvs.

Netice itibariyle parmak arası terliklerle katılmak zorunda kaldığım ilk düğün vallahi de billahi de şehirdekilere, hatta kırdakilere oranla bin kat daha çekilirdi yahu. Fotoğraf makinesi olan tek insan evladı ben olduğum için oradan oraya savrulmam ve tee Çeşme’lerden tek günlüğüne gelmiş, canımıniçi thelittleemermaid’i ekmek zorunda kalmam haricindeki sıkıntıları saymazsak, ciddi anlamda enteresan bir deneyim oldu benim için.

Bir köy düğününe katılıcam ve bloğumu o fotoğraflardan mahrum bırakıcam ha? ha ha?!

Her şey bu sofrayla başladı. Gömüldüm de çıkamadım. Börek neydi öyle aaabii!

Say hello görlz =)

Zeliş

Çandarlı manzarası

Düğün ahalisi (evet sırf kadın, çünkü erkeklerin alayı rakıları götürüyor o esnada)

Değişik bir düğün perspektifi: neşeli ayaklar

Sarı kafa sünnet çocuğu=)

Bunlar da bugünki Karagöl yürüyüşünden:)

Fötr şapkalı charm

Dedenin güçlü omuzlarında sonlanan bir yürüyüş!

Canım kavaklar

Dalında böğürtlenler

Karagöl

Yine bir yürüyüş sonrası hamır gibi yoğrulduğum için satırları zor yazıyor ve klavye başında uyuyakalmamak için gözkapaklarımı mandalla tutturuyorum. Yanımda Ege, “teyze hani bitmişti çevirin?” diyor. Çeviri değil bu, blog! Okumayı öğrenmemesi lazım bu pijin. Olur da bloğumu falan bulursa, yemnederim sülaleye kepaze eder. Dün yaşıtı bir elemanla kavga etmiş. Dedi ki “bissürü küfür saydım teyzeaa”. “Hiiii, nelermiş onlar bakim?” “Gerzek, inek, sürüngen, BEBEK dedim çocuğa!!1!1!bir!!bir”

Senin ben küfürlerini yerim ulan!

Dünden beri kaçıncı keredir başa sardığımı hatırlamıyorum. Levent Yüksel, tanımlamakta güçlük çektiğim sesiyle durmaksızın “beni bırakın” diyor. Yıkılan eski meyhaneler nerededir acaba!.. Sabaha yaklaşılan şu dakikalarda damarıma basılan ve neye iyi geldiğini henüz bilmediğim bir ilaç etkisi yapıyor şarkı. İstanbul’un hiç görmediğim sokaklarında gece turları atıyorum. Cihangir. Daha önce yanlışlıkla bile içinden geçmediğim semtleri özlemekle geçiyor günlerim. Cihangir’de bir adam. Kafası güzel. Günün tam da bu saatlerinde eriyip yok oluyor arka sokakların tekinde. Eriyor çünkü gerçek falan değil. Kullanıcı adı var, yazıları var, anlamakta güçlük çektiğim cümleleri, dağınık kelimeleri ve doğru yerlerde doğru noktalama işaretleri var. Kendisi yok. Elleri var, çok düzgün.

Atreju ne demek ki.. Nasıl okunur? Sözlüğe bakmadım. Sözlük artık pek de bakılası bir mecra değil.

Atrejuu!

Levent, gecenin koyu renginde hala “beni bırakın bu caddelerde” diye haykırmaya devam ediyor. Hiç yaşamadığım, hatta doğru düzgün tadına bile bakmadığım İstanbul’u ve oradaki “olası” yaşantımı özlüyor olmam normal mi sence? Şarkıların rengi olsaydı, bu şarkı kesinlikle siyaha çalan bir kahverengi olurdu. Parlak da olurdu ama. Yağmur yağmış mesela, sokaklar ıslanmış. İleride belli belirsiz bir sokak lambası vuruyor akıp giden suların üstüne. Gökyüzünde ay ya da yıldız yok. Havanın bulutlu olmasından değil ama; ay ve bütün yıldızlar zamanında bu kente küsmüş.

Dünden beri Beni Bırakın adlı şahesere sığınarak, İstanbul’u, hatta İstanbul’un bir kere bile görmediğim Cihangir’ini özleyip duruyorum işte.

Nedensiz.

fotoğraf: google

İtiraf etmeliyim ki, bu işe başlarken bu kadar abartacağımı hiç düşünmemiştim. Altı üstü tombul bir kuzu yapacak, becerebildiğim oranda da kuzu, ördek yahut bilumum sevimli hayvancıklar çizgisinde devam edecektim. Öyle olmadı. Bazı gün ve gecelerim internet denen nimetten araştırmalar yaparak geçti. Çünkü fimoyla aramızda değişik bir aşk oluşmuştu kısa sürede. Tabi ki işin ustalarını gördükçe kıskançlık krizlerine girmedim değil; ama zaman içinde -hiçbir profesyonel eğitimim olmamasına rağmen- onlara bir hayli yakınsadığımı fark ettim. (Yakınsamak nedir la? Bu kelimeyi 30 yıllık ömrümde ilk kez burada kulladığımı belirtmeden geçmeyeyim. Bloğu bol bulduk, aman her şeyi belirtelim lütfen.)

Fimodan şaheserler yaratmak için canımın sıkılmasını beklemek gibi ilginç de bir huyum var. Dün de bu can sıkıntısının ortasında ayağa fırlayıp “sahi boş boş oturacağına yapsana kızım bir şeyler” diye emir verdim kendime. Arka plana da sevdiğim birtakım şarkıcıları dizdim; dedim siz de şarkı söyleyecek ve vaktin daha çabuk geçmesine katkıda bulunacaksınız. F.D bile çıkageldi tee Bozcaada’dan; dedi ben de varım!! E hadi öyleyse patlat bi Lavinia dedim. Lavinia ne güzel bir isim, diye de ekledim..

Sonra şunlar oldu:

Dur bakalım ne çıkacak yumurtadan

Instagram mı? Yok artık Lebron?

Bu toplar da nesi..

Insta-radio-piggy

Biraz cızırtılı çekiyor ama radyo radyodur =)

domuscuk

Aggromela okuyorsan; televizyon olmadı ama radyo var elimizde. ehehe 🙂

Stats

  • 26,157 hits