You are currently browsing the monthly archive for October 2012.

Geçtiğimiz yıl bu zamanlar (ya da birkaç gün sonrası mı desek?) yine aynı kişilerle bir başka şehirde, Akdeniz’in tadına bakıyordum ve mutluydum sanırım. Müzik vardı, içki vardı, yollar alabildiğine uzanmaktaydı daha önce görmediğimiz koylara paralel. Antik çağlardan kalma bir kentin harabeleri üzerinde oturmuş, denizi seyretmiştik.

Şu an ise, hayatımın sabiti olarak gördüğüm Çandarlı’dayım. Rüzgar, denizden esiyor. Yine müzik ve içki var. Sadece Akdeniz yerini, girinti ve çıkıntılarına ölüp bittiğim Ege’ye bırakmış..

Lodos zaman zaman şiddetini arttırıp, tel kapıyı açmaya ve bahçede duran ıvır zıvırı havaya fırlatmaya çalışıyor. El ayak çekilince dalgaların sesi bir, bunlar iki. Son birkaç gündür kısa film festivali tadında gördüğüm rüyalarda, yadsınamaz birer katkılarının olduğunu düşünüyorum. Ve soykırım planları yaptığım sivriler! Artık vücudumda ısıracak yer kalmadığı için midir nedir bilemesem de, çok fantastik hareketlerde bulunuyorlar. Göz kapağımdan sonra dudağım! Harika! Sabah tam bir Angelina Jolie’yim yine anlaşıldı:/

Burası soğudu, soğudu odalar. Artık battaniye kesmiyor, yorgan mevsimine –nihayet- kavuşabildik. Aynı istikrarı Bornova’nın da göstermesi, dileğimiz.. Bornova demişken, sahi nerede o eski bayramlar? Babaannemle birlikte bir bilinmeze gittiler işte, nerede olacak! Mezarına şeker koymuş yine halam; annem çok severdi dedi. Babaannem meyveyi de çok severdi; nar ağacı dikeceğime dair söz verdim toprağına eğilip. Önceden, öpmek için eline doğru eğilirdik. Bu çok garip. Hayatın döngüsü içinde, ona alışmaya çalışmakla geçiyor zaman. Gittiği yerde huzurlu olduğuna, en son gördüğüm rüyadan sonra neredeyse emin oldum; ben hacca geldim kızım, dedi ve bunu söyledikten sonra gülümseyerek gözden kayboldu. Mevta bir insanın, sevdiği bir insanın rüyasına girip hacı olduğunu söylemesi, benim bildiğim her dinde hayra yorulmalıdır.

Babaannem ki ecnebi mezarlığının önünden geçerken Fatiha okumadan etmezdi..

Nereden nereye savurdun yine beni blog?

Geçmiş kurban bayramımız, gelecek Halloween’imiz kutlu olsun o halde!

Advertisements

Nerede okuduğumu hatırlamasam da, Yıldız Tilbe’nin şarkılarının çoğunu, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden esinlenerek yazdığı kalmış aklımda. Bu müthiş bir şey değil de nedir, diye sormadan edemiyor insan.. 

Yani. Eğri oturup doğru konuşalım. Kimin aklına gelir?

Adam kadını öyle sevmiş ki, gitmiş boğaz köprüsünden atlamış karşılık bulamadı diye. Kadın, araya giren bir başka kadının tam kalbine isabet ettirmiş kurşunu. Üçüncü sayfaların demirbaşı olan aşk cinayetleri, efendime söyleyeyim felaket haberleri, bu değişik kadının iç dünyasını işgal edermiş meğer, biz anlamlarını çözmeye çalışaduralım.

Şarkıların geneline bu basitlikte, ama bir o kadar görmezden geldiğimiz gerçeklikte olaylar hakim. Te Delikanlım zamanlarından bilirim Yıldız Tilbe’yi; eski şarkıları ezberimdedir hala. Son yıllarda dengeli dengesiz basmakta olduğu çizgi yahut müziği ve fiziksel görünüşünün geçirdiği evrim pek de umrumda değil açıkçası. Herkes şarkıcı olabilir, ama yorumcu olmak apayrı bir meziyet ister. Şarkının, dinleyeni alıp bir yerlere götürmesi gerekir ki Tilbe, eski şarkılarıyla bunu hakkıyla icra etmektedir.

El Adamı şarkısını, son birkaç aydır yeniden keşfettim ben. Oturup ilk kez dinlermiş gibi yaptım ve yine çok sevdim. Sözlük diyor ki, bir hayat kadının hikayesini anlatıyor bu şarkı. Tabi yaa! “Ellerini hangi su yıkar ortalık malı”. Bunu öğrenince ufkum çok değişik diyarlara yelken açıp uzaklaştı. Muhakkak ki bir yorumdur bu; yani sanmam ki kadın çıkıp kesinliğini açıklamış olsun. Ama olsun, ben bu şarkıyı öyle dinleyip daha çok seveceğim artık. Bir hayat kadınının da, toplumsal damgalarından sıyrılıp birini sevme hakkı olduğunu bilerek ve bunu yürekten kabul ederek..

Ve bir kez daha; 

“Böldü sabır, çekti kopardı seni, bittin / Sığ yüzüne kapattığın saçlarımı kestim.”

Sanırım insanoğlunu hiç anlayamayacağım. Geyiği öldürüp boynuzları sergilemek bizde, tilkinin derisini yüzüp kürklere bürünmek, fildişinden hedehöde yapmak, maymun götünü mobilyacılık sektöründe kullanmak hepsi bizde anasını satayım. Hadi temel gereksinimlerini anlarım; hayvanın etinden sütünden yararlan, okey. Ama sırf görsel zevkin için bir canlıyı katletmene diyecek söz bulamadım insanoğlu! Yukarıdaki manzarayla ilk karşılaştığımda, hayvanın kendi eceliyle ölmüş ve kabuğunun biri tarafından tesadüfen bulunup değerlendirilmiş olmasını diledim canım okuyucu. Kaplumbağaları sevelim!

Bu bağrı yanık ağaç kütüğü, bizim sitenin yanındaki arsada duruyor yıllardır. İlk karşılaşmamızda annemle beraber sarmaşık topluyorduk. Baharda bizim oralar sarmaşık ve tilki kuyruklarıyla dolup taşar. Annemde bir neşe bir neşe olur ki sorma gitsin.. Çalılıklarda verdiğimiz zorlu mücadeleler sonucu (sadece onların arasında filiz veriyorlar), eve kucak dolusu otlarla döndüğümüzü bilirim. Her ne ise, yine bir gün sarmaşık avındayız. Annemle koskoca doğada sadece ikimiz varız. Ve karşımıza birden bu abi çıkıyor! Bunun gerçekten de bir ayı olmadığına ikna olduğumuzdaki rahatlamayı burada tarif edemem canımın içi. Herif bir de ellerini yaradana doğru kaldırmış, gelin de hüpletivereyim sizi mesajı veriyor aghaghsaghdsg

 

Yine bir Çandarlı manzarası. Buranın sahibiyle güzel bir muhabbetimiz var. Evin oğlu, beslediği güvercinlerden zorla vermek istemişti de güçbela kurtarmıştık paçayı. Lan napayım ben güvercini? Takla mı öğreteyim bu yaştan sonra! Tövbee. Öndeki taş evin sahibi olan teyze de birkaç ay önce rahmetli oldu. Evin cümle kapısından çıkıp toplam sekiz adım attıktan sonra cumburlop denizdesin. Teyzenin hortlağından korkmasam, bizimkilere alalım bu evi bubaaa diye baskı yapacam ama yemiyor.

Hello my name is jimmy pop. ahahaha tipe bak! O nasıl efendi bir duruştur öyle piç kurusu seni! Bu kadını çok iyi hatırlıyorum, Bornova’nın Çamiçi köyünde yaşıyor. Tam bir yörük kadınıdır kendisi; çekik gözleriyle olsun, kırmızı yanakları, rengarenk şalvarıyla olsun.. Kendisi de bir yörük olan anneannemi hatırlatır durur, nedensiz.

Bu da İzmir güzeli. Her gün farklı renklere bürünerek güneşi uğurlayan bu kenti, haddinden fazla seviyorum. Şair ne diyordu sahi;

İzmir anamdır benim…

İzledim.

Kah yollardaydım az önce, kah Sal Paradise’in daktilosunun E harfinde..

Sertti biraz, e o kadar olsun’du.

Çok spoiler verme charm, izleyen var izlemeyen var.

Okuyan var, okumayan kalmasın lütfen mümkünse.

Kitabı okurken Dean nasıl bi heriftir sence deseler, Garret Hedlund suretinde bir adam çizebilirdim. Nereden tanıyorum, ah nereden? Tabi yaa, bizim Patroclus bu! Achilles’in kardeşi gibi sevdiği cengaver savaşçı Patroclus.

Yol fotoğrafları, nasıl desem böyle dört mevsim. Her birinin içinden sanki ben de geçip gittim.

Sorgulamadan, yargılamadan, bu deli insanları gerçekte tanımış olmayı isterdim. mad to live, mad to talk..

İzlememde katkılarından ötürü, speşıl tenks to mies.

“Dean be a “holy goof”, but he also reminds Sal of “some long lost brother”..

Yeni bir diziye resmen aşerdiğim şu günlerde ilaç gibi geldin işler güçler!

Hoşgeldin adamım, hoşgeldin.

Blog post değil, bir aşk mektubu olacak aslında bu yazı. Zira iki haftada 16 bölüm bitirip ortalıkta leyla gibi dolaşmama sebebiyet vermiş bu şaheser ile, tabir-i caizse platonik bir aşk yaşıyorum. Long distance da denebilir. Onlar İstanbul’un bilmem neresinde, ben yurdun en batı köşesinde. Özlüyorum ulan, yedi düvel duysun, seviyorum! Sanki her gün oturup sohbet edermişiz gibi, ya da ortak bir geçmişe sahipmişiz de anlatacak çok şey birikmiş gibi..

İzle bak, gıdaklayacaksın demişti, sevgili hemşirem & hemşehrim procastinator. İlk bölüm, dizinin tarzına alışkın olmayan bünyeden dolayı tam bir adaptasyon süreciyle geçmiş olsa da, onu izleyen bölümlerde kah iki yana devrilerek kahkahalar attım, kah oraya buraya yapılan zekice göndermeleri daha iyi idrak edebilmek için durdum düşündüm. Böyle bir oyunculuk ne gördüm, ne de işittim. Ahmet Kural tek başına da sırtlayıp gidebilirmiş olayı, ama evren bu ekibin bir araya gelmesini istemiş ve öyle de yapmış nitekim. O kadarını söyleyeyim. Diyorum ya, özlüyorum eşşoğlueşşekleri. Bu, “ay keşke bir bölüm daha olsa onu da izlerdim şimdiii” özleyişi değil. Resmen onlardan biri olmak, ya da en azından fiziken yakınlarında olma isteği..

Garip ama İşler Güçler!

http://www.youtube.com/watch?v=JWWb0_3oNJ8 

İlk olarak hangi seneydi, yaşım kaçtı ilk gördüğümde, bunu pek hatırlamasam da Şirince ile epey eskilere dayanır hukukumuz. Eskilerin, güzelliğine nazar değmesin diye Çirkince dediği bu benzersiz köy, aslında Ege’de geçmişten günümüze ayakta kalabilmiş mimari yapıların çoğunun olduğu gibi, Rumlara ait. Tarihin tozlu bir sayfasında, köyün etrafındaki uçsuz bucaksız çölü üzüm bağlarına çevirip şarap yapmaya başlamışlar. Ve tam sistemi oturtmuşken yerine, mübadele bir kara bulut gibi gelip çökmüş üstlerine. Yunan elinden Şirince’ye gelen Türkler, nasıl kullanacaklarını bilmedikleri evleri birer ahıra çevirmişler (şaka değil). Çoğunun sanat eseri niteliğindeki kapı & pencereleri ve merdivenleri, kışın yakacak olarak kullanılmış. Bağlar bakımsızlıktan kuruyup gitmiş. Sonradan aklını başına devşiren bir babayiğit, madem elimizde böyle bir hazine var, öyleyse değerlendirelim diyerek bugünkü haline getirmiş Şirince’yi.

Günümüzde bu kadar güzel olduğuna göre, geçmişini tahayyül dahi edemiyorum.

Bizim dağcılık kulübü, ritüel misali her sene Ekim ayının ilk haftası Şirince’ye yürüyüş düzenler. Parkur listesinin, Foça-Kozbeyli’den sonra demirbaşıdır bu köy. Ve tahmin edileceği üzere, cennet bağlarının arasından geçip içinden şarapların aktığı bir diyarda sonlanan yürüyüş, tam bir festivale dönüşür. Dün de, bu festivallerin tekindeydik yine full kadro.

Ben yine her zamanki gibi gezgin ruhumu da yanıma alıp sokaklarda tek başıma dolandım durdum akşama dek. Tek başıma derken, elbette iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı köy, ama kalabalıklar içinde de yalnız kalınabiliyordu değil mi sevgili şair? Her kimsen.. Önce tek solukta, köyün en hakim tepesinde yer alan  St. John Baptist Kilisesi’ne çıktım. Her fotoğraf için 5 tl isteyen satıcı nineler ve kilise avlusunu ticarethaneye çevirmiş girişimcilerden (kilisede nar ve portakal suyu satmak nedir allasen?) soyutlayarak kendimi, bir süre bu görkemli yapının içinde durup buradan geçip gitmiş insanları, keşişleri düşündüm. Sonra tekrar bahçeye çıkıp süs havuzunun kenarına geldim. Ortasında minik bir Meryem Ana heykelinin bulunduğu havuza bozuk para atıyordu yerli ve yabancı turistler. Rahat bırakın şu kadıncağızı dedim, tabi hiçbiri duymadı..

Hail Mary!

Kiliseden aşağıya inip tüm köyü adım adım gezmeye başladım daha sonra. Taş duvarların taşları arasında şarap şişeleri vardı azizim. Eskimiş ayakkabıların içinde çiçekler ve kızların saçında papatyadan taçlar gördüm. Çarşıda hangi sokağa dalacağımı kestiremediğim bir anda, sağa çevirdim yüzümü. Sarmaşık ve sardunyalardan örülü bir yer çarptı o an gözüme. İlerledikçe, bir masalın içine doğru çekildiğimi hissettim. Bir adım daha attığımda beyaz badanalı bir evin önünde buldum kendimi. Durup bir şeyleri bekliyormuş gibi yapmaya başladım. Halbuki bir şey beklediğim falan yoktu! Kapı ve pencereler de maviydi, ben nasıl gideydim o saatten sonra oradan? Akşama dek bu gibi şuursuz işler peşinde sürüklenip durduktan sonra, güneş etkisini daha az hissettirmeye başladığı zaman bizim ekibin yanında, şarap evinde aldım soluğu. Şarap, büyü olmuş bünyeye nüfuz ediyorken, yirmi küsur kişi aynı anda şöyle diyorduk:

“Al şu kadehi yaşla doldurma, düşürme yeter gönlümü gama..”

Şirince de bize eşlik ediyordu o an;

Kiliseden bakınca Şirince böyle bir yer

Kilisenin hemen üst sokağında bulunan konak

Bu köyde şarap bir insan suretine bürünmüş, adım başı çıkabiliyor insanın karşısına

Park yerini çok sevdim bebek!

Ahey hey hey. İşte o ev!!

Şu pencere benim olsun, gerisi yalan olsun

Her açıdan çekeceğim, hepsini bitireceğim bu evin nihohahah

Sürreel kare

Ev değilmiş ya la? Butik otelmiş? Niye uyarmıyonuz?

yansıma

Şarap evindeki gizli tuzaklar

Dağlara sonbahar geldi! İşte şimdi çeşitli hayvanların izlerini bırakarak geçtiği patikalarda yürüme zamanı!..

Derince bir oyuğa kafamı soktuğumda karşılaştığım dünya, sararmış çınar yapraklarının oluşturduğu bir mezarlıktan fazlası değildi. Topraktan fokur fokur kaynayan sulardan içtim; taze böğürtlen yedim. Dikenleri ellerimi kollarımı çizdi. Umursamadım. Koyun ve keçilerin açtığı minik yolda, çalılara takılmış yün parçaları vardı. Mayınlara basmamak için kenara çekildim. Yanlış olmasın, büyükbaş heyvan pisliğine “mayın” diyoruz dağcılık grubu olarak. Tuvalet gereksinimi olan da, “çiçek toplamaya” gidiyor mesela. Jargon muydu bu olayın adı?

Dağlar ne güzel, ne güzel!

Doğada bir ajan olmuş, koyunların izini sürüyorum

Dikenli tellerin sudaki yansıması

böğürtleeen ulen!

Sonbahar

Yaprakların arasından merhaba demeye çalışan güneş

-Neden eskilen şeyler kıymetli hale gelir Fernando Hoze?

+Çünkü geçmişin kendisi kıymetlidir Maria Mercedes. Bu ne be? Ne biçim isimlerimiz var lan bizim? Git bi çay demle, bir işe yara bari kadın!!

Bu yazıyı, babamın 1970’lerde, biz henüz portakal kabuğunda vitamin bile değilken aldığı emektar Yashica’ya adamak istiyorum. Kendisiyle tanışma hikayemiz epey eskiye dayanır. Ben bildim bileli ailenin bir parçası olan bu bebek (Electro 35 GS), çocukluğumuzun mühim bir kısmını oluşturmaktadır. Yıllar içinde başından türlü işler geçmiş, oradan buraya sürüklenmiş ve lensi birazcık zarar görmüş olmasına rağmen hala canavar gibi fotoğraf çekebildiğine eminim. Eminim diyorum çünkü takribi on beş yıldır rafta sergilemek haricinde herhangi bir münasebetimiz olmadı bu Japon gülüyle. Eşekliğimizi bağışla Yashica!

Nikon’un gözünden I

Nikon’un gözünden II (gümüş kısımdaki darbelere dikkağt)

Babam, gerek bizimle olsun gerek tek başınayken harikalar yaratırdı kamerasıyla. O dönemler fotoğrafçılık henüz ayaklar altına alınmamış, baya baya saygın bir hobi. Boynumuza takıp gezdiğimizde Antep’te birer Alaman, Urfa’da ise Frangsızız. Yaz tatillerinin alayı Güneydoğu’da geçtiği için, Yashica ile çekilmiş fotoğrafların yüzde doksan gibi ciddi bir oranının, bu bölgeye ait olduğu bilgisini de vereyim ve seni, birtakım fotoğraflar ve onların gereksiz mi gereksiz açıklamaları ile başbaşa bırakayım.

İstanbul’da adeta bir İzzet Günay (değil tabi ki lan, babam olur kendisi). 80’ler. Tam bir dönem fotoğrafı gibi gelir bana her baktığımda.. Lütfen sana da öyle gelsin.

Çocukluğumun özeti. Pisiko bir ablam olduğundan daha önce söz etmiş miydim? Neyse zaten burada odaklanılması gereken nokta, renklerin enfesliği (Ben de nasıl bi evrime uğradıysam artık, çocukken İsveçliymişim ya la?!)

Aslında normalde hayvansever insanlarız. Ama bu eşeğe (kod adı: Bozan) neden bu kadar yüklenmişiz o gün, bilmiyorum:/ Ortada ezim ezim ezilmekle meşgul kız çocuğu ablam, diğer veletler ise hala çocukları olur. Bu fotoğraf, aile eşrafı içinde bir klasiktir ayrıca.

Halam ve minik ailesinin bir diğer fotoğrafı. Tüm çocuklar halama ait değil elbet, sarı bluzlü kadını tanımıyorum.

Neden hep eşek hep eşek diye soracak olursan, buna verecek net bir yanıtım olmaz. Burası Urfa ve eşeğe binen kişi de Şeko. Bekir amcaların, baraj altında kalan evi. Noldu bu ev, diye sordum Şeko’ya. Sular çekilince bazen görüyoruz Esin abla dedi. Kötü oldum..

Fırat nehrinden su almaya gelmiş olan çingene çocuklar (bu defa da beygir çıktı, yapacak bişi yok)

Çingeneler (beygir kafasının farkındayım, rica ediyorum bu bahsi kapatalım)

Beni soracak olursan iyiyim be iki gözüm. Bu saçma sıcaklarda bir de grip çıktı başıma, onu def etmeye çalışıyorum. İşler Güçler’e başladım; günde minimum sekiz bölüm izlediğim için geceye bitecek gibi görünüyor. Yeni bölümü yakalamam lazım çünkü Behzat Ç’den sonra cinsi sapıklar gibi izleyebileceğim bir şey daha olması epey keyiflendirdi durduk yere. Gülmekten helak oldum, sesim çıkmiye.

Hadi kaçtım.

Stats

  • 26,157 hits