You are currently browsing the monthly archive for November 2012.

Uzun zamandır bahsetmemişim;

Derin -the mademoiselle- büyüyor. Egem okuyor, yazıyor, bulduğu her yere bir şeyler çiziyor. Bu iki minik varlıkla vakit geçirirken aldığım keyfi, hiçbir şeyden alamadığımı fark ettim geçenlerde. Hemen her gün beraberiz. Akşam olup evlerine gittiklerinde “oh len amma gürültü varmış hane içinde” rahatlaması yaşasak da, ardından gelen o sağır edici sessizlik (ah, klişelerle seviyorum sizi çocuklar!)

Derin bu aralar bana takmış durumda. Hele bir görüş alanının dışına çıkayım. Kıyametleri koparıyor=) Ege de bu yaşlardayken bağımlı hale gelmişti, demek genetik diye bir şey varmış sahiden. hihi. Sonra geçer gibi oluyor bu bağımlılık hali ama mesela haftanın birkaç akşamı eve zorla götürüyorlar Ege’yi hala. “Teyzemle uyuycam. Teyzemle TV seyredicem. Teyzemle oynayacaz, sabahlara kadar başında bikbik ötüp ona uykuyu haram edicem vsvsvsvs”

İşler Güçler’e sardığımdan beri, dizinin yayınlandığı akşamlar bizde kalıyor hep. Haftalardır teyze-yeğen kahkaha tufanı içinde izliyoruz diziyi. Benim sevdiğim şeyleri sevmesine bayılıyorum. Bir de mesela, hangi ara dizi/filmleri oturup sessizce izleme büyüklüğünü gösterecek kadar olgunlaştı ki bu sıpa? Neyse, yarınki rezervasyonunu da bugünden halletti (anneme çaktırma ama Cartoon Network’te birkaç çizgili film de izleyebilir miyim? diye sordu. Alacağı cevabı bildiği halde hem de)..

Bu iki velet, hayatta “hayır” diyemeyeceğim iki bodur insan oluyor aynı zamanda. Tepemde biraz yer kalmıştı, onu da Derin hallediyor sağolsun. Diş çıkarıyor bu aralar; zayıfladı, huysuz, meymenetsiz bir tipe dönüştü ama hala hayvan gibi tatlı. Boynunun kokusu, ömre bedel. Saçları var, tek tük. Minik bir toka takıyorum bazen; sinirlenip fırlatıyor. hahaha! Ablam Ege ve dersleriyle yeterince meşgul olduğu için çoğu zaman annemle beraber bakıyoruz matmazele. Akşamüstü odamın perdesini çekip ayağımda sallıyorum. Fonda Barış Manço olmadan uykuya dalamıyor mesela. Ne zaman “Hasret kaldım seni sevmeye” dese üstad, bizim hanfendinin gözler hoop kayıyor. Sonra ben de kıvrılıveriyorum yanına. Kokusunu içime çekip nefes alışını izledikçe, sadece ablanın bir parçası olduğu için bu kadar abartılı seviyor olamazsın kızım, diyorum kendi kendime. Başka bir şey olmalı.

Bir açıklama yapmaya çalışıyorum, haddi hesabı olmayan sevgi(leri)me..

Minik minik elleri..

Teyzenin izinde!

Merhaba sizi biraz çok, pek çok, hatta çok çok sevebilir miyim?

İnsanın bir günlüğünün olması güzel şey. O çocuksu, amatör ruh kaybolmuyor işte bir türlü. İlk tuttuğum günlük İngilizce olduğu için hemen bırakmıştım, hiç unutmam. Anasını satim zaten bildiğim totalde üç beş kelime; hangi birini anlatayım olayların. Geçenlerde ömrümde ilk kez rüyama girmiş olan ve bana İngilizceyi sevdiren Rana hoca, aynaya bakıp konuşacaksınız derdi. Rüyalarınızı bile İngilizce göreceksiniz artık! Bak o raddeye hiç gelmedim çok şükür=)

Yabancı dilde günlük faciasının ardından, başka bir faciaya yelken açtığımın farkında olmadan, ikinci girişimimi kimselerin anlamayacağı gerzek harflerden oluşan, şifreli, tuhaf bir günlük yazmaya başlayarak gerçekleştirmiştim. O birbirinden kargacık burgucuk 29 harfi ezberlediğimi ve aylar boyunca bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. Sonrası kayıp. Harflerin yazılı olduğu kağıdı kaybedince, zamanla “ne yazmış bu gerizekalı”dan öteye gidememiş bir ergenlik hezeyanı işte.

Sonra ablamın sevgilisi (şimdiki kocası), ona mükemmele çok yakın bir günlük hediye etmişti. Önce evimizin bir köşesinde sadece durdu o canım defter. Arada bir çekmecesinden çıkarıp hayran hayran izliyoruz. Öyle güzel tasarlanmış ki, üstündeki manzara resminin diğer yarısı, defterin kılıfında olduğu ve ikisini birleştirmenin tek yolu da, defter ve kılıfını birbirinden ayırmak olduğu için saatlerce sıkılmadan o resimle oyalanabildiğim kalmış aklımda.

Sonra bir gün aniden anneannem öldü.

Böyle dann! diye yıkıldı dünya başımıza. Hiçbir şeyi yoktu çünkü. Her Cumartesi evine giderdik tüm çocuklar, torunlar.. İzmir köftesini onun kadar güzel yapabilen bir insan olamadı mesela sonra. Bunu anlatmamın nedeni, anneannemi kaybettikten sonra ablamın o güzel günlükteki ilk yazısını ona ithaf etmiş olmasıdır. Aylarca ne yazacağını bilemeden öylece bekletmişti evdeki çekmecede. Sonra bir baktım; anneannemi anlatmış sayfalar dolusu. Üstüne gözyaşı düşmüş mavi tükenmez kalemin. Dağılmış, bir yerlere savrulmuş harfler..

O yazıdan başka da bir şey yazmadı ablam. Sanırım ilk ve son günlük denemesiydi. Sonra bana dedi ki “al ne yaparsan yap bu defteri”..

O defter benim ilk adam akıllı günlüğüm olmuştu işte. Geçenlerde evin kömürlüğüne yaptığım fantastik yolculukta karşıma çıktı, gülümsetti. Evet kalem ve kağıdın o büyüleyici atmosferinin yerini bu donuk ve renksiz ekran tutamıyor. Mesela şarkılarda bile mektup sözü geçer; elektronik postadan yahut telefon mesajlarından bahseden bir şiire rastlamadım hiç. Varsa da karşıma çıkmasın zaten. Evet, biz elimize kalemi alıp, ucu kıvrılmış kağıtların üstüne bir şeyler yazan, hatta nasır tutmuş parmağımızı artık hissedemez hale gelinceye dek bıkmadan usanmadan yazan bir nesildik. Sonra böyle şeyler çıktı işte. Şikayetçi değilim, olmamalıyım da. Çünkü müteşekkir olmamı gerektiren unsurların sayısı o kadar fazla ki. Mesela bu blog. O olmasa, çektiğim fotoğraflar ve kafamda birikmiş uzun paragraflarla ne halt edeceğimi asla bilemezdim. Yine yaşıyor olurdum, ama işte öylece geçip giderdi sadece sanki hayat.

Bugün Dramalılar Köşkü’nde babamın gençliğini, Yusuf dedemi ve ağabeyini gördüğüm zamanki heyecanımı kimlere nasıl anlatacağımı bilemedim ve işte şimdi buradayım. Profesyonel kamera yasak dediler, biz de yeni aldığımız akıllı telefonla çektik ettik. Hafıza kartı zımbırtısını evde unuttuğum ve şu an Çandarlı’da olduğum için (kablosuz internet de yok), köşkte çektiğim fotoğrafları buraya koyamayacağım. Bunun eksikliği tarif edilemez, ama köşkü aşağı yukarı tarif etmem gerekirse. Oh siktir sanırım bunu da beceremeyeceğim! Odalarda kayboluşum, köşkün cümle kapısından içeri adımımı attığım anda, yaşadığım yüzyıldan hızla geriye doğru akan zaman, içine girdiğim ve şu saatlerde hala çıkamadığım o “vintage” atmosfer, Yusuf dedemin bir odaya, papapa’nın ayrı odaya konulması suretiyle içimi burkan detaylar.. kayda değerdi gerçekten.

Sonra işte kalktım kendime sahlep yaptım. Merdivenlerin tepesine tüneyip, kuzinenin içinde yanmakta olan kütüğü izledim. Bir film izler gibi.. Ayaklarım, nine çoraplarım sayesinde hiç üşümedi oh ne güzel. Sonra Behzat Ç başladı. Ağzıma sıçıldı.

Ağzıma sıçıyorsun bazen hayat.

Bloğu açarkenki amacım pek fazla kişinin bilmediği, kendime ait, rahatça atıp tutabileceğim, yeri geldiğinde haftalarca yüzüne bakmayacağım, bazen yalnızca içimi dökeceğim ve bazen de hafızamda kalması gereken ayrıntıları ilerde unutmamak adına en içimden gelen, en saf, en az kalbin kadar temiz (dlcksjhkdhjsf) duygularla yazabileceğim bir platform oluşturmaktı.

Sonra birtakım şeyler çığrından çıktı. Hala büyük bir keyif ve şevkle yazıyorum ama şu tanıdıklar tarafından okunuyor olduğunu bilme hissi. pff:/

Dün Şekoyla kalktık kendimize akıllı telefon aldık. hahaha! Tanıyanlar bilir, telefon ve ben, galaksinin birbirine en uzak çiftiyizdir. Zavallım evin herhangi bir köşesinde, bir bilinmezde çalar durur. Tek başına. Çaresizce.. Zaten hat üzerinde konuşmalarım, ilk insan yaratıcılığından öteye gidemezdi normalde. Behzat Ç’ye bulaştığımdan beri şimdi sadece “hea, nea” gibi en temel tepkiler süslüyor konuşmalarımı.. Sadede gelelim. Telefonla olan ilişkim, birbirlerine kıçını dönüp uyuyan bir karı kocadan farksızdır normalde. Ama bir süredir Ege’yle beraber kullandığımız ipad ve ablamın iphone’u aracılığıyla harikalar yarattığına şahit olduğum instagram, kanıma girdi. Iphone’a da bir dünya para verecek değildim. Mnskym o paraya neler neler yapılır (dün de kendimi, J.Lo konser biletine verilen parayla neler yapılabileceğini hesaplarken yakaladım. Etti mi sana iki?)

Şeko’nun da “bu fiyata başka yerde bulamayız” gazına gelmemle, Cuma’dan kararımı verdim. Marka, model falan belli. Amacımız Cumartesi sabahı Forum’a gidip telefonları almak. Şeko diyor ki izdiham olabilir, o yüzden erken kalkalım bi zahmet. Biz de karga bokunu yemeden Forum’a varıyoruz. Herifin izdiham dediği şey de totalde 3 zavallı insancağızdan ibaret. Neyse o siyahını, ben beyazını aldık çıktık, eve geldik. Dünden beri kurcalamaktan bi hal olduk. Kendisine de derhal bir instagram hesabı açtık ayrıca; Şekosuz instagram’ın gram zevki çıkmıyordu zaten. Yalnız bizimki biraz uçmuş; bildiğin Çandarlı’dayken çektiğimiz fotoğrafın altına Deutschland falan yazıyor kcsjddksj. İyice havaya girdi.

Bakalım bakalım..

Yeni telefonumla ilk çektiğim fotoğraf manidar olsun dedim ve birkaç ay önce yazlıktayken yaptığım insta logosunu ölümsüzleştirdim. Güzel de oldu galiba namussuz!

ccc instagram reyiz ccc

Dün gece uyurken, ya da ben öyle sanırken, yataktan kalkıp odanın diğer ucuna geçtiğimi gördüm. Her şey, olması gerektiği yerde gibiydi. Masanın üstünde bilgisayar açık. Yatağım boş, çünkü ben odanın öbür tarafındayım. Hafif bir ışık var, belli belirsiz böyle. Kafamı başka yöne çevirip tekrar yatağa bakıyorum. Ve minicik bir beden yatağımda uzanmış. Yaklaşıyorum. Hemen tanıyorum babaannemi. Zaten küçüktü, daha da küçülmüş. Yatağın yarısını bile kaplamıyor. Cenin pozisyonunda, öylece duruyor. Yaşadığım şoku atlatıp yanına gitmek için birkaç adım atıyorum:

-BABAANNE!

Sesim, bilim kurgu filmlerindeki gibi mekanik çıkıyor. Rüyamdaki babaanne çığlığım, gerçekte uyuyan ben’i uyandırmaya yetiyor da artıyor bile.

Birkaç dakika nefes alışımı kontrol edemiyor, yatakta kıpırdamaktan korkuyorum. Ya hala burada, tam yanımdaysa? Ne yapar, nasıl tepki veririm? İnsan, uyku mahmurluğunda mantıklı düşünemiyor haliyle. Hele bir de garip bir rüyadan yeni uyanmışsa.. Birkaç dakika, babaannemi bir sene sonra ilk kez bu kadar gerçekten hissettiğimin farkında olarak kan-ter içinde etrafa bakınıyorum. Diğer odaların tekinden bir ses duyuluyor. Mekanik bir ses!!

Babam, dağcılık kulübünün telsizini açık unutmuş. Birileri, iletişim kurmaya çalışıyor. Saat ebesinin nikahı olmuş! Göğsüm daralıyor, kalbim hızla çarpıyor.

Babaannem, geçen sene bu hafta gittiği yerden gelip, torununa tuhaf bir yolla dokunup geri gidiyor.

Gözüm yaşarıyor, yüreğim kanıyor..

Yüzünü,
Gülerken ağzının kenarında oluşan çizgiyi,
Ve başka kimsenin bilmeyeceği detayları
Ben hep göreceğim
Sanki daha dün gibi, hiçbir zaman eskimeyecek
Asla elveda demeyeceğim

Hiçbir zaman unutulmayacaksın
Aradan, isterse milyonlarca gün geçmiş olsun
Zaman dediğin, hayalden başka nedir ki
Seni hala burada, tam yanımda hissediyorum
Bir hatıradan çok daha fazlasısın
Hiçbir zaman unutulmayacaksın

Artık elini tutamıyorum
Gözlerinin içine de bakamıyorum
Seninle konuştuğum zaman,
Kafamda yankılanıp duruyor sadece sesler
Ama kalpler bir toz bulutundan yapılmışsa
Ve yıldızlardan düşebiliyorsak eğer,
O halde bu gece gökyüzüne bakıp
Nerede olduğunu göreceğim

Dünya, gittiğini bilmeden
Dönmeye devam ediyor

Hiçbir zaman unutulmayacaksın
Çünkü sen, bir hatıradan çok daha fazlasısın

Babaannem…
http://www.youtube.com/watch?v=B9g35fMP8u0

10 Kasım; daha güzel bir yere gidişinin birinci yılı.. Kelimelerin bir halta yaramadığı anlar vol.9:05

Öğlene doğru yatağından doğruldu. Artık her sabah henüz daha gün doğmadan bitişikteki evin horozu tarafından uyandırıldığı için biraz hırçındı. O gün, horoz sesi bitince ezan başlamıştı üstelik; birbirleriyle önceden bir anlaşma yaptıklarına neredeyse emin olduktan sonra yatağı toplamaya koyuldu. Gözleri, yeni güne başlamak istemezmişçesine yarı açıktı.

Horoz mu? Kaldı mı ki onlar?

Yeni yeni uyanmakta olan algısı, günlerden Pazar olduğu ayrımına vardı. Evde yalnızdı. Giderken seslerini duymadığına göre, horoz ve ezan konçertosu sonrası derin bir uykuya dalmış olmalıydı. Her zamanki gibi geç saatlere kadar oturup bitap düşünceye dek çeviri yapmış, kafasında türlü fikirler volta atarken uyuyakalmıştı. Bunu durduramıyordu. Günün diğer saatlerinde başka başka şeyler onu meşgul ediyordu da, gece olup yazma eylemini bıraktığı ve kafasını yastığa koyduğu vakit beynine üşüşen düşüncelerden bir türlü kurtulamıyordu. Yastığın üstünde İstanbul yazısı, nevresimde kırmızı bir tramvay vardı. Oturup uzun uzun inceledi. Yine doğru dürüst görmediği İstanbul’u ve aslında hiç görmediği Cihangir’i özledi. Hareketleri, dünyanın güneş etrafında dönme hızını kıskandıracak kadar yavaştı. Bugün, acele etmesini gerektirecek herhangi bir şey yoktu ama, bu soktuğumun nevresimi ve bazası ile edildiği imtihan, onun bile terbiye hudutlarını aşmaktaydı. Küfretti.

En çok küfrettiği insanlardan biri de Graham Bell’di, çünkü hiç işi yokmuş gibi telefonu icat etmişti. Birileri aradı. Konuşma taklidi yaptıktan sonra kapatıp odayı toplamaya devam etti. Odada fazla eşya olmamasına rağmen, dışarıdan molotof kokteyli atılmış gibi görünüyordu ortalık. Kaosun ortasında durup, minicik bir kamp çadırının içinde geçirdiği mutlu günleri düşünüp gülümsedi. Karavan ve basit hayat fikrine her geçen gün daha çok ısınırken içi, bu defa da zil çaldı. Telefon zili, kapı zili, okul zili, kilise çanı, koyun çanı, çobanın kavalı..

 “and therefore never send to know for whom the bell tolls

IT TOLLS FOR THEE!”

Yukarıda yazılanları bir yerlere kaydedip gitti. Yolculuk yapmayalı epey olmuştu. Ama son haftalarda, başta On the Road olmak üzere izlediği yol filmleri, ona bir oyun oynamış ve bir yerlerde olma isteğine gem vurmuştu işte. İyiydi böyle. Aman mümkünse karışılmasın, yapılmasın edilmesin’di. Tüm dünyanın aksine yaşadığı hayatında büyük yer kaplayan iki minik sıpayı o gün görmemişti. Matmazelin çıkardığı saçmasapan sesler, suratına kondurduğu bol tükürüklü öpücükler, her geçen gün daha da yaman bir delikanlı olma yolunda emin adımlarla ilerleyen küçük ağa-bey’in bitmez tükenmez istekleri, ödev yaparken sıkılıp evin holünde attığı komik turlar, birlikte kovboyculuk oynamaları, özlenen detaylar arasında yerlerini almışlardı bile. Bu minik adama hikayeler anlatmanın ve oturup yüzünde oluşan ifadeleri izlemenin muadili bir keyif yoktu yeryüzünde. Şimdi yanında olsa Kızılderililerden girer, çeşitli savaş kahramanlarından çıkarlardı.

Akşam olmuştu bile.

Telefonda zoraki çıkardığı sesler hariç, sabahtan beri tek kelime etmediği için yine sesine yabancılaşacağını düşünüp bir şarkı açtı. Boğazını temizledi. Piyanonun sesini duymadan Paul McCartney başlamıştı bile.

“Hey Jude” diyordu.. “Take a sad song and make it better”.

Paul McCartney, bu işi sahiden de iyi biliyordu.

goldies

Amerikan filmlerindeki tavan arası sahnelerinin hep ayrı bir yeri olmuştur bende. Sanki orada, alternatif hayatlar gizlidir. Yaşamadan bir kenara itilmiş, ya da fazlaca yaşandığı için artık vazgeçilmiş hayatlar..

Evimizde çatı olayı olmadığı için, kullanılmayan ama atmaya yahut başka birine vermeye de kıyamadığımız eşyaları kömürlükte saklıyoruz. Kömürlük haricinde her şeye benziyor bu nedenle. Bana sorsan çocukluğumdan beri dünyanın başına gelebilecek olası bir felakette içinde saklanabileceğimiz bir sığınak gerçi de (az önce The Road filmini izledim, etkisindeyim, kafam başka türlü çalışmaya başladı, Maya takvimi beyin hücrelerimde perende atıyor)..

Ufak ziyaretçisi çok oluyor bizim kömürlüğün. Hamam böceği mi dersin, fındık faresi mi..

Üniversite notlarımın da tamamı orada. Fakültenin hemen bitişiğindeki mekanda sarışın mavi gözlü ablaya çektirdiğimiz fotokopiler, kitaplar, defterler. Bir dolabın içinde muhafaza ediliyor olmalarına rağmen halleri içler acısı. Kimbilir neler, hangi organizmalar gezmiş üstlerinde. Okuma yazma bilen bir fare hayal ediyorum; hiç sıkılmıyordur eşşoğlusu. Rastgele bir tanesini çekip çıkardım dolaptan. Elimde buzdolabı poşedi.

Aspects of American Culture defterim. Ahh, Seçil hoca!.. Sayfaların çoğu, Sema’yla muhtemelen sıkıcı bir dersten kaytarma yöntemi olarak seçtiğimiz yazışmalarla dolu. Akıllı telefon yok o zamanlar, kafası zehir gibi çalışan çocuklar var sadece. Yazdıklarımızın yüzde doksanı derslerle ilgili; “Sen hangi konuyu seçtin..” “Moby Dick’te kaçıncı chapter’da kalmıştık?..” “Vizem çok düşük ya, finalde en az x puan almam lazım..”

bkz. nerds 

Yol teması işlediğimiz o kutsal dönemde, iki kişi kafanıza göre bir konu seçecek ve bunu bölümdeki hocalar karşısında savunacaksınız demişti Ayşe hoca. Aldı mı bizi tatlı bir telaş? (olm kadın bölüm başkanı, ne tatlı telaşından bahsediyon allasen?)  Biz Sema ile iki müzik sevdalısı, vay efendim lyric meraklısı bünyeler olduğumuz için populer müziği seçmişiz. Her ikimizin evinde de bilgisayar var ve fakat internet yok:/ Bu enteresan araştırmayı kütüphanede sürdürmenin ne denli absürd ve beyhude bir çaba olduğunu, 3, bilemedin 4. gün elimizde bir bok olmamasından anlayınca alıyoruz soluğu ergensporların mekanı internet kafede. Paramız bitince fakültede, Seçil hocanın odasının hemen önünde duran tek pc’den bilgileri sömürüyor, disketlere atıp evde işimize yarayanları tek tek ayıklıyoruz. Sunum, power point destekli olacağı için bir yığın klip doldurmuşuz CD’lere; Madonna’dan, Marilyn Manson’a; Beatles’dan the Doors’a.. Efenim biz çok renkli kişilikleriz sayın hocam. Hocalarımız=)

İşte ben Madonna’yı, tam da o zamanlar tutkuyla sevmeye başladım. Ödevin konusu müzikti evet, ama bu kadın da müziğin ta kendisi olduğu için aslında hep onu anlattığımızı sonradan anladım. Madonna’nın saçları, Madonna’nın abartılı giyim kuşamı, Madonna’nın ceketinin vatkası, Madonna’nın hafifmeşrep dansları, Madonna’nın müzikte açtığı çığır, Madonna’nın devrimi!.. Dilimiz damağımız kuruduğunda kurtarıcı bir melek gibi girdi hafif loş salona “Frozen” diyerek. Ardından “Like A Virgin” geldi. Bu şarkıda, tabuları sanki beraber yıkmıştık onunla ki Ayşe hoca bile halinden memnun görünüyordu. Sonra sistemi itin bi tarafına soktuğu “American Life” ve 80’lerden birkaç şarkı daha dinledik.

Dinledikçe, anlattıkça, tanıdıkça sevdim Madonna’yı. Onu, salt bir şarkıcı ya da “ses” olarak ele almak, yaptığı müzik çerçevesinde değerlendirmek, diğerleriyle kıyaslamaya giderek tanımaya çalışmak, büyük bir yanılgıya düşmekle eşdeğerdir dostum (hey dostum derdin ne senin?!). Çünkü şarkıcı kimliğinin çok ötesinde bir kavram Madonna. Herkesten farklı bir ışığının olduğunu görmek için illa derinleri zorlamak gerekmez gözlerle. Biyografisi, tanıdığım kimsenin hayat hikayesine benzemiyor. Sokaklarda başlayıp görkemli malikanelerde devam etmekte olan müthiş bir peri masalının tek başına kahramanı adeta bu kadın!

Ama beni en çok hangi kısmı etkiliyor bu hikayenin biliyor musun? Beş yaşındayken kaybettiği annesi için sarf ettiği şu cümle;

“Bugüne dek üstesinden gelemediğim tek olay, onun ölümü..”

Bunun üstüne söylenecek bir şey yok.

Sözün bittiği yerde dinlenecek şeyler olması da güzel tabi: http://www.youtube.com/watch?v=Eq01a0KEJ9U

Maddy in my room

Stats

  • 26,036 hits