You are currently browsing the monthly archive for December 2012.

Soğuk var, çok soğuk. Akşamları burnumuzu çıkaramıyoruz dışarı. Biz de ablamla birlikte, kuzular izin verdiği ölçüde kendimizi fimolara adadık tekrardan. Deja Vu! Geçen sene bu zamanlar Derin doğmak üzereymiş ve biz bu pembe şekerleme için, daha kendisini görmeden, pespembe bebekler yapıp şekerlerle süslemişiz günler geceler boyunca. Şimdi hamurdan bir şeyler yaparken saldırıya geçiyor aniden! Kucağımıza almadığımız zaman basıyor çığlığı.

***

Çandarlı’dayız.

Kuzine durmadan yanıyor. Haftalardır ısıdan uzak kalmış olan evin duvarlarına gizlice küp küp buz yerleştirmişler bence biz gelmeden. Babaannemin yatağında yatıyorum. Ayağımda patikler, sırtımda hırka.. ahh. Görse gülerdi, bana benzedin iyice derdi.. Az önce sahile gittik hep birlikte. Minik kuzular vardı, peşlerinden koştuk. Yakalayamayınca Ege çok üzüldü (onda çocukluğumu görüyor olmam boşuna değil. Ege benim, erkek versiyonum!) Kuzine için odun topladık. Sonra da kumların aşındırdığı rengarenk camlar ve deniz kabuklarından. 

Sonra eve gelip fimo, kurumuş dal ve camları bir araya getirdim.

Hayat bu aralar pembe tonlarında!

Birkaç saat sonra yeni bir yıla giriyoruz. Her zamanki gibi, tek dileğim; sağlık!.

DSC_0033

 Anne kuş & bebek kuş

DSC_0032

Şaşkoloz

DSC_0037

Kış ortasında bahar dalı

DSC_0063

Gökkuşağı

Mutlu yıllar! =)

Vay be, 2012 bitti bile ha?

Pek bir anlam ifade etmiyor aslında bitip başlayan yıllar. Hangi birimiz gerçek anlamda idrak edebiliyoruz ki allasen? Benim için tek olayı, yirmiler’e veda edip otuzlar’a selam çakmış olmam-dı. Bir iki güne kadar da resmen 31 oluyorum. Şimdi en azından sene olarak hesaplayınca gerine gerine “ottuz” diyebiliyordum. Otuz bir nedir yahu ahahaha!! hahah. ha. En çok ben gülebilirim buna, senin gülmeni yasaklıyorum!!=)

Bazı yerlerin kış’ını merak ediyorum demiştim ya hani (ne zaman dediğimi ben de hatırlamıyorum ki hiç mühim değil), dün, Ayder yaylasında kaldığımız kamp alanının facebook sayfasında gezinirken, yeni fotoğraflar eklendiğini gördüm! Amanın! Meryem teyze ve şirin klanı, kış aylarında da orada yaşarmış! Ve yazın güzelliği ile dudak uçuklatan, vay efendim akli melekeleri yerinden oynatan yayla, kışın apayrı bir güzelliğe bürünürmüş meğer! 

Bak da gör..

DSC_0722

Bu, kamp alanı ve restoranın temmuzdaki hali (Ali amca, Meryem teyze ve Alin) – benim kameradan

10017_4598755440942_825942612_n

Bu da Aralık’ta kamp alanının önünden geçen yol, çatısı hayvan gibi karla dolmuş şirin restoran ve Meryem teyze=) 

DSC_0726

Alin’cik ve ben (temmuz)

20522_4598740640572_1353298757_n

Alin’cik ve babaannesi (Aralık)

Bir İzmirli olarak özlemini çektiğim olaylar listesinde #1’dir herhalde şu manzara!

Şimdiden mutlu yıllar 🙂

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı şeklindeki tuzaklı soruyu, en az yumurta ve civciv ikilisi kadar sevmem. (edit: yumurta ve civciv değil tabi ki, yumurta ve tavuk olcak o. devreler gitmiş heb..) Ama ki ne zaman bu soru şahsıma yöneltilecek olsa, yollarda geze geze okuyan bilir der, ikisini de aradan çıkarmış olurum.

Bugüne dek hiç yurtdışına çıkma fırsatım olmadı. Ya da o fırsatı, uçak fobimi de yanıma alıp yaratmaktan kaçtım durdum hep (tam bir cevab veremedi). Dünyada ciddi anlamda gidip görmek istediğim tek yer Tibet olunca ve ışınlanma denilen nimet günümüz itibariyle bile henüz icat edilmemiş olunca, kalakaldım buralarda. -Sahi noldu senin şu Yunan adaları? +Bak bak, hiç bir şey de kaçmasın gözünden!! O konuya bu yaz bir açıklık getirmeyi planlıyoruz süphaneke inşallah. Hiç olmadı, Midilli burnumun dibi ayol. Birkaç kulaçta oradayım (nah ordasın!)

Konuyu yine ne güzel sapıtıyorum. Demem o ki, halimden şikayetçi falan değilim aslında. Millet facebook’larda Paris’te yediği öğle yemeğinden, vay efendim Punta Cana’daki balayına kadar her haltı gözüme gözüme sokadursun, ben toprağının her zerresinden çile fışkıran güzel ülkemin bütüüün bölgelerini görmüş olmayı kar sayıyorum kendime. Kendi çapımda bir top-10 listesi oluşturdum, Kral TV’ninkinden hallice. Hiç öyle büyük kentleri göremezsin bu listede ama. Yerin dibine girsin kış kirliliğine batıp çıkamayan; insanı solgun, insanı hayattan bezgin, insanı giderek aptallaşan çirkin kentler!!1 

Listenin bir numerosu, hiç alınmaca gücenmece yok, Doğu Karadeniz’e ait. Bazen rüyalarımda tekrar Ayder yaylasında olduğumu görüyorum. Rüyayı gördüğüm günün sabahı, diğerlerine oranla biraz daha mutlu uyanıyorum yerli yersiz..

ayder

Ayder Yaylası – 2005

kaçkar

Kaçkarlar – 2011

Gelelim ışığın ilk yükseldiği yere.. Doğu’ya! Lanet olası terör nedeniyle, yurdun belki de en muhteşem bölgesinde çok fazla bulunma fırsatımız olmadı bugüne dek. Bir Munzur çayını görmek isterdim, Ağrı dağına çıkmak, Van’da tarihi yerleri dolaşmak, Nemrut’ta gün batımını seyretmek, iki gün kar yağınca hayatın felce uğradığı İstanbul cehennemine inat Doğu’da koca bir kışı geçirmek.. Olmadı. Olması da zor gibi görünüyor. Sivas, Erzurum ve Erzincan. Sadece bu üç kenti gördüm; serin bir yaz günüydü; Erzurum’un Tortum Gölü’nde aklımı bıraktığım o öğleden sonrası..

tortum

Tortum Gölü – 2011

kapuzbaşı

Kapuzbaşı Şelalesi – 2012

antep

Fırat Nehri – 1990’lar

Denizsiz yaşayamayacağımı anladığımda, sanırım Antep civarlarındaydım ve yaşım küçüktü.. Nehirler, pınarlar, durmadan akıp giden çağlayanlar, göller; deniz olmadan pek bir anlam ifade etmeyecekti ne yaparsam yapayım. Güneş dediğin, bir dağın ardından da çok nefis batıyordu batmasına. Ama alışkın olduğum, denizle temas edip adeta yavaşça sönmesiydi. İyot kokusuz geçen akşamların daha cansız oluyordu sanki yıldızları bile.

Bu yüzden Güney sahillerini de çok sevdim, çok severim. Din hanesine “Olimpos” yazdırmayı (ahahaha) ve bildiğim tüm ezberleri bu güzel antik kentin harabelerine gömmeyi isteyecek kadar!..

Şimdi dağlara akşam çökmüştür; Hangar’da yanan odun sobasının yaydığı sıcaklık, camlardan nem olup süzülmektedir. Boştur, daha güzeldir, deniz bile kafasını dinlemektedir kesin.. Tatlı ve tuzlu suyun birbirine kavuştuğu güzel kent. ahh!

olimpos

Olimpos – 2011

kaputaş

Kaputeaaşşşş – 2011

kelebekler vadisi

Kelebekler Vadisi – 2006

siren kayalıkları

Siren Kayalıkları – 2011

Son olarak, hayallerimin yegane öznesi ve dahi coğrafyasından gelsin:

bozcaada

Bozcaada – 2006

O değil de, Mayalar tarihin en büyük göt oluşuna da imzayı attılar şaka maka. Bundan sonra tanrılar tanrısı Zeus bizatihi kapıma gelip “charm, şu gün kıyamet kopacak ona göre hazırlık falan yapın” dese, evden merdaneyle kovarım herifi! Yere girsin kehanetiniz, alametiniz, ve dahi kıyametiniz!!!1!

Sabah uyanıp camdan dışarı baktım, aklıma şu karikatür geldi (her kiminse artık): BU NE LAN, DÜNÜN AYNISI? Bu neydi böyle cidden? 30’dan sonrası tarihin tekerrür etmesinden mi ibaretti? Bu ve bu gibi sorular eşliğinde odamda oturmuş akıllı mı akıllı telefonumu karıştırıyorken, bir diğer telefon çaldı. Açan, ablam. “Aaaa, yapma yaaa? Ayy, çok sevindiieeemm” şeklindeki ifadelerden bir haltlar döndüğünü anlamıştım da, bu kadarını beklemiyordum şahsen.

MELOM HAMİLE!

Oh.my.dear! Kaçıncı kere teyze oluyorum şimdi? Onun gibi sapsarı olur kesin. Artık sabahları uyanabilmek için hayvani alarmlara ve kallavi çalar saatlere gereksinim duymayacak Angela’m. Kendinden kurmalı, ufak ama bol ciyaklı bir alarmı olacak, ehihih:) Beş kız torundan sonra, bir erkeğe kavuşur mu acaba en nihayetinde dayım? Amaaan, sağlıklı olsun da (aha vallahi yaşlılık belirtisi bu en son yazdığım).

Günler işte böyle, benden bağımsız ama çok da uzağımda durmayan gelişmelerle yuvarlanıp gidiyor minik tosbağam. Bazen gök delindi galiba bu sefer diyorum, öyle bir yağmur yağıyor. Sonra bakıyorum, yerli yerinde duruyor her şey. Kafamı herhangi bir soruna taktıysam eğer, inanmayacaksın ama bir çilekli süte bakıyor uçup gitmesi. İleri derecede optimist tanısı koydum kendime. Ya da gittikçe babaanneme daha çok benzer oldum.

-Babaanne, çikolata yer misin? +Yok ley hiç sevmem (büyük yalan). -Sen bilirsin. +Neyliydi? -Hahahaha, tamam. Al kız işte şunu!!

P.S: I miss you

bu-ne-lan-dunun-aynisi

Mimari yapıların üzerimde bıraktığı en büyük etkiyle tanıştığımda, yemyeşil bir yolda ilerliyorduk. Sağda solda eğrelti otları, şemsiye niyetine kullandığımız dev yapraklı komik bitkiler ve göğün görünmesine engel olan ulu Karadeniz ağaçları ile kaplıydı yol. Sis de vardı (ne zaman yoktu ki?)

Dün gece eski kamp fotoğraflarını karıştırırken, Karadeniz’i, ama bilhassa Doğu yakasını ne kadar çok özlediğimi bir kere daha fark ettim.

Maçka’yı geride bırakıp, dört yanından sular çağlayan değişik bir yere gelmiştik. Karnımız açtı ve fantastik köfte kokuları yükselirken daha fazla dayanamayıp Şevket’le birer yarım ekmeği götürdük ayak üstü. Gruptan ayrılmış, iki başımıza takılırken etrafı biraz keşfetme fırsatım oldu. Gece burada kalacaktık. Delice bir gürültüyle akan suyun çıkış noktasında bir yerlerde, bir manastırı görmek üzere gelmiştik onca yolu. Aynı koordinat üzerinde olmamıza rağmen gerek yükseklik, gerek sık ağaçlar nedeniyle bulunduğumuz noktadan görmek imkansızdı; öyle manyakça bir yere inşa edilmişti işte manastır.

Çadırları erkenden kurup düştük yollara. Araç çıkmaz mecbur yürüyeceksiniz dediler üzülerek; biz küstahca bir kahkaha attık. Len zaten bunun için gelmişiz? Bir macera havasındayız, aman o suyun da tadına bakalım, lütfen şu ağacın oyuğunda da fotoğraf çekilelim.

Tüm bunlar olup biter iken, bir ablamızdan bahsetmeden edemiyiciğim: Adanalı Hatice abla. Seni ve o güzel şiveni hiç unutmadım Adanalı abla. Bizim Şevket, değişik bir adam olduğu için, kendi gibi değişikleri sever. Gitti kanka oldu Hatice ile. Aradaki yaş farkı minimum yirmi ama olsun. Adana ve kebap muhabbeti yapıyorlar 7/24. Sonra kadını nasıl bi yıldırdıysa artık yemek muhabbeti yapmaktan, buncağız Kaçkar yürüyüşünde fenalaşıp oracıkta bayılıverdi (gerçek). Rakımdan falan değil; sen yıllarca balık fabrikasında çalışmış bir insana non-stop “buranın alabalığı çok gizelmiş mmmhh” dersen, kadın da dayanamaz tabi.

Manastıra çok yaklaştığımız bir zaman diliminde Hatice ablanın telefonu çaldı. Arayan kimdi hala bilmesek de, şu sözler kişisel tarihimize altın harflerle kazındı o an: BİZ ŞU AN SÜMELA “MANASTIRASI“NDAYIZ. TİLİFON İYİ ÇEKMİYOR. HADİ BAY BAAĞY.

O eğlenceli yürüyüşün ardından Sümela Manastırası’ndaydık. Yapıyı gördüğüm an, eğlenmeyi bir kenara bırakıp fotoğraf makineme davrandım. O zamanlar tüm gariban talebeliğimle Kodak’ın dandik bir dijital modelini kullanıyorum. Ve birkaç saat boyunca Kodak ve manastır ikilisiyle bütünleşmiş halde dolaşıyorum taş zemin üzerinde. O şapeller, misafirhaneler, kütüphane, o kutsal ayazma!.. Koyu yeşil sisli dağları gören manzarasıyla, karanlık bir odada durup keşişleri düşünüyorum. İnsan burada değil din adamı, tanrı payesine bile yükselebilir zamanla!

İncilden sahnelerin işlendiği fresklerde kayboluyorum bir süre. O zamanlar henüz “Sevim KALP Emre” şeklinde dangozluklar görmemiş manastır. Ya da vardıysa da ben fark edemedim genel atmosfere odaklanmaktan.

Şimdi birkaç fotoğraf karesiyle baş başa kalalım.

sumela manastırı (32)

Manastıra giriş

sumela manastırı (44)

Freskler

sumela manastırı (40)

b&w çekiciliği

sumela manastırı (49)

Derin düşüncelere dalmış charm kişisi

sumela manastırı (59)

Talebelerin arasına karışmış peder =)

sumela manastırı (84)

vuuu beybi

tou melas

Sümela Manastırı

Mayalara inat, bereketli bir Aralık’tır gidiyor meaşallah.

Geçen hafta biriciğim, küçüğüm, kuzenden öte kardeşim, cancağzım Yasuş’umu verdik yaban ellere (ehuehue, böyle dediğime bakma, damat beye hayvan gibi kanım kaynadı). Öyle bir atmosferdi ki, son yüz yılın en eğlenceli hadisesine şahitlik ettik desem, abartmış olmam. Salonda bulunan populasyonun takribi yüzde seksen beş kadarı uçuk kaçık yarım akıllı insanlardan oluştuğu için, çoğu zaman kendiliğinden açılan ağzımı kapatmak için elle müdahale etmek ve Gangnam Style dansında yerlerde debelenmek suretiyle gülmek zorunda kaldım. Ayrıca o ne güzel bir “I love you baby” performansıydı öyle; COULDN’T TAKE OUR EYES OFF OF THEM!:)

10 gün sonra da, amcaoğlunun evleneceğini öğrendik. Tabiysi sülalede bekar kalmasın, aman diyeyim. Darısı başına lafı da zaten, tamamen benim için özel olarak dizayn edilmiş bir söz öbeği sklajdkslajd

Dün bizim bızdıklar için biraz alışverişe çıktık. Kazandığım paranın tamamını yeğenlere kanalize etmekten sadistçe bir zevk alıyorum. Matmazele koca kafalı bir bebek, Ege’me de ne zamandır istediği Ray Mysterio oyuncağını aldım. Okuldan direkt bize gelip oyuncağı görünce öyle bir sarılışı vardı ki, işte bu gibi anlardı sanırım. Ne diyeceğimi unuttum.. Ödevlerini bitirdikten sonra dövüştürdük Mysterio’yu. Sonra da yere yatak serip beraber İşler Güçler’i seyrettik. Peşpeşe yapılan esprileri kaçırmamak için diziyi pür dikkat izlerken aklıma geldi: sahi, altı üstü 7 sene önce doğan bir varlık, çaktırmadan nasıl da en yakın dostum oluvermişti öyle? Tanıdığım hemen herkesten daha çok ortak noktamız vardı Ege’yle. Ya da ben öyle olması için çaba sarf etmiş; onu kendime, kendimi de on benzetmiştim. 

Dün gece Ray Mysterio ile uyudu.

Lan bu bizim Smack Down’cı herif değil mi? Vallahi de o! Bi ara Flash tv yayınlardı bu dövüşleri. Şevket’le oturup saatlerce izlerdik. Ben Mysterio’yu tutardım; o da Hollywood Hogan mı işte her ne zıkkımsa. Heriflerin oyuncağı çıkmış!!!? Kafasından tutup geriye doğru yatırınca dizleri bükülüyor, bırakınca da takla atıyor Ray. Tüm bunları yaparken de “hiaooa” diye bir ses çıkarıyor arada.

Bak artık 20’li yaşlar geride kaldı. Yaşıtlarım çocuklara kardeş yapma derdine düştü.

Bense oyuncak sektörünün geldiği noktaya inanmaya çalışıyorum işte öyle.

Oyuncaklar çok güzel bir de lan! Bence dünyanın en acayip şeyi oyuncak. Evet.

ray m. junior

Ray M. Junior

Yan odada misafir var, kaçtım geldim klavyenin başına çöktüm. İlk açtığım sosyal platformlarının tekinde bir fotoğraf çarptı gözüme. Yumuk gözlerine biraz ufak gelen yuvarlak çerçeve gözlüklü, bakımlı bir adam. Onno Tunç sandım ilkten. Siyah beyaz fotoğrafının üstündeki beyaz dizeleri görene dek:

Döndüm daldan kopan kuru yaprağa

Seher yeli dağıt beni kır beni

Götür tozlarımı buradan uzağa

Yarin çıplak ayağına sür beni

Nasıl bir yeteneğe sahipmiş ki, böyle eşsiz cümleler kurabilmiş Sabahattin Ali? “Seher yeli dağıt beni, kır beni”; bu ne kadar yalın ve bir o kadar çarpıcı bir tasvirdir öyle? Durdum, düşündüm. Edebiyat üstüne; kültür, saz, söz, şiir ve yitip giden nice aydın üstüne.. Bu meyanda içeriden sesler gelmeye devam ediyor. Bizimkiler, misafirlerle hararetli bir tartışma içerisindeler. Neden sonra cımbızla çeker gibi çektim “Sabahattin Ali” kelimesini. 

Büyük ustayı düşündüğüm ve zihnimde en yüce mertebeye yerleştirdiğim esnada, aynı hane içinde başka kişilerin benden bağımsız kendisinden bahsetmesi gibi karmaşık bir durumun içine düştüm.

Çıkamadım..

s

 

intothewild

Sonbaharda güzel olduğunu bildiğim iki yer vardır: 1- Yedigöller, 2- Ovacık.

Yedigöller’i bu mevsim hiç görmedim; genelde kamp için en ideal zaman olan yaz aylarında gidip kalmışızdır. Birkaç sene önce bana cehennemi yaşatmış olan fare ve kurbağa popülasyonunu aklıma getirdikçe bir daha asla gitmem diyordum gerçi ama, sırf sararıp dökülen çınar yapraklarının, milli park alanında meydana getirdiği görsel şöleni izlemek ve dahi ölümsüzleştirmek için bile gidilir Yedigöller’e! diye düşünüyorum artık..

Ölü yaprakların ölümsüzleştirilmesi. İroniler! Gidin artık buradan!..

Geçen hafta, tüm sülale Ovacık yaylasına çıktık. Maksat, odun ateşinde pişirilen o enfes kuru fasulye-pilav ikilisini yemek ve işte hava almak, vesaire.. Yaylaya gider iken geçtiğimiz yolların güzelliğini anlatmayı ben pek beceremem gerçi de, yukarıdaki üç fotoğrafın ortasındakine bak. Yolların bir özeti işte o kare. Çınar, meşe ve kestane ağaçlarıyla kaplı, sarı-yeşil-kırmızının her tonunun hakim olduğu yollardan yavaşça geçip, yaylaya vardık. (Bu arada fotoğrafları cep telefonuyla çektim. Bildiğin, alo dediğimiz. Tele-fon. Uzaktaki ses. Teknoloji? Ahh sevgili, emektar Nikon’um..)

Bizden önce İzmir’in meşhur dağcılık kulübü İdadik işgal altına almıştı bile lokantayı. Neyse ki hepimize yetecek kadar yemek vardı. Fasulye-pilav, turşu, yoğurt, kızarmış ekmek (lan ağzım sulandı. Tamam kestik)

Yemekten sonra yaylada yürüyüşe çıktık bizimkilerle. Mis gibi temiz havayı ciğerlere iyice stokladık ki toksinlerden arınsın zavallı solgun, kentli bedenlerimiz. Sonra bi ara durup dağlara baktım. Aklıma gelebilecek hemen her rengin birbirine karıştığı bu heybetli yeryüzü parçalarına sadece bakmak bile sonsuz bir dinginlik armağan ediyordu bünyeme. Hırs ve rekabet kavramlarından uzak, acele etmeden, telaşsız yaşamayı öğretiyordu bana dağlar. Bir süre daha durup onları izledim. Sanki görünmez bir Bob Ross, biz gelmeden hemen önce elindeki fırçayı oraya buraya sürmüş gibiydi. “Eveeet, şimdi de bacasından mutluluk tüten bir kulübe konduruyoruz tam şuraya”.

O gün, tüm bacalardan koyu renk bir duman çıkıyordu ve haklıydı galiba büyük ressam.

Mutluluk, doğanın tam ortasında olmaktı!

34824_478362338957_584645_n

Nikon’cağızımın gözünden birkaç sene öncesinin üzerinde sıfır (0) oynama yapılmış sonbaharı, Ovacık.

Stats

  • 26,036 hits