You are currently browsing the monthly archive for January 2013.

Dün kendimi, “Neden hepsi bu kadar güzel oldu bu çocukların?” diye sorarken yakaladım. Tarifini tam tutturmuştu sanki anne-babaları. O anne-babalar ki, en güzel günlerim hep kendilerinin yanında yakınında bir yerlerde geçti. Bunlar da büyüyecek, dedim. Belki Derin de 30 sene sonra hoplayıp zıplayan kardeş çocuklarına bakıp, tıpkı teyzesi gibi içinden konuşmalar yapacak kendisiyle. “Zaman nereye kayboldu böyle?” 

Ege, bir gün önce karne hediyesi olarak alınan (bütün notları 5) dev Ferrari’nin karton kutusuna boylu boyunca girmiş, kendini duvardan duvara çarptırırken kızlar durmaksızın çığlıkla karışık, histerik kahkahalar atıyordu. Yeter! diye bağırdım. Kafanı aynaya çarpacaksın yeteer! Almira birden sustu; Naz kızıl saçlarını savurarak öfkeyle baktı; Alara, Ada ve Derin henüz çok küçük oldukları için ne olup bittiğine anlam veremediler, durmadan kuduran Ege’yi izlemeye ve çıldırmaya devam ettiler. 5 kız, 1 oğlan!! DEJAVU!

Çocukluğumun beraber geçtiği sıpalar büyümüş, anne baba olmuştu. Şimdi o yavrular, küçükken tıpkı bizim yaptığımız gibi, bir araya geldiklerinde sadece delice eğlenmekteydiler. Nasıl bu kadar güzel oldu bunlar? diye sordum tekrardan kendime. Çünkü anne-babaları çok güzeldi.

Çünkü biz güzel çocuklardık..

zeytinlik

Baharda zeytinlik ve biz

(hahaha Melek ve ablam, olaya sonradan dahil olan iki at hırsızı; Halil ve Deniz de yeni evli bir çift gibi çıkmış, şimdi dikkat ettim. Bu karenin yıldızı, gelincikli mini boy charm <3)

İzmir’in büyüsü. İzmir’in buğusu. On numara blog yazan yazar.

Mahlas altı girdileri önemlidir (Günümüz Türkçesiyle nick altı entry’leri demek aslında. Günümüz Türkçesinin bunca bozulduğunu neden söylemiyorsun Vasilis? Bizim aramızı neden bozmuşlar sevgili Vasilis?) Benim mahlas altı girdilerim az ama pek kıymetlidir. Zaman zaman açıp okurum. Yirmi küsur kişiyi kafamda canlandırırım okurken; nasıl bir halet-i ruhiye yazdırtmış olabilir o satırları diye.. Karmam, birkaç puan inip çıkmak suretiyle 500’lerde seyir eder durur. Bu, bazı dillerde iyi bir şeydir. Karma mühimdir.

LET’S NOT KILL IT!

Geçen akşam, çizgili pijama giyen bir çocuğun filmini izledim. Arkadaşına da veriyordu o pijamadan ve birlikte ölüyorlardı; el ele. Eyvah! Spoiler verdim! Neyse ne diyorduk? Çocukların öldüğü bir dünyada yaşıyoruz, Tanrı’dan merhamet dilemek de nesi? hahahaha

Yazıyla gülmek; geldiğimiz nokta bu.

İnsan, yüzünde beliren çizgileri sever mi? Ben sevdim. Gülünce göz ve ağız kenarı kendini belli eder ve bu bölgelerde çizgi oluşması, gülme eyleminin hakkının verildiğine delalettir. Ağlamak bile o tahribatı yapamıyor çehrede. Hayat ne garip, gülsen bir türlü, ağlasan hiç olmayacak.

Biriyle oturup sabahlamayalı çok olmuş. Yere yatak serip uzun uzadıya dertleşmek, istediğin zaman uyuyabileceğini bildiğin halde hadi biraz daha inadını sürdürmek ve sabahın ilk ışıklarında içmeden sarhoş kafasına erişmek, güzel şeyler bunlar. Yapmadıysan da fark etmez gerçi. Büyük bir kayıp değil. Sadece minik bir artı. Yıl olmuş ikibinonüç. Neden herkes durmadan bunu tekrarlıyor? Olmayacak mıydı? Beklenti mi büyüktü? Hep diyorum, yanlış yüzyılı seçmişiz yaşamak için.

Dışarıda nefis ve çok taze bir hava var. Baharın ilk günü gibi. Camı açınca içeriye doldu; üşümediğim için kapatmadım hala açık. Bu hafta Kemeraltı’na gitsek, Havra sokağının o kendine has kokusunu tekrardan algılayıp hatıralara bayram ettirsek diyorum sayın İzmir’in buğusu?

Fotoğraf da çekeriz hem? Ne dersin?

(Fotoğraf lafını duyunca tamam olur dedi. Bir insan, bir konuda bu kadar zayıf olsun! Hayret doğrusu! =)

 

Bugün, Bornova’nın serin ama güneşli bir öğleden sonrasında, saatlerce yürüdük.. Mademoiselle de vardı; ki iki adımda bir durdurulup sevildi, öpüldü, bolca şımartıldı. Meydandaki güvercinlerle dans etti; minik gülücükler dağıldı dört bir yana.

DSC_0152

Bornova Meydanı, güvercinler ve kilise

DSC_0170

charmos + mmselle

DSC_0226

Dramalılar Köşkü, cümle kapısı

DSC_0224

Pencere

DSC_0222

Oldies goldies dedikleri..

DSC_0209

Tabiysi kendi penceremmiş gibi oturup havaya girebilirim. Buna hakkım var sayın Bornova Belediyesi (3 fotoğrafım sergileniyor ne de olsa)

DSC_0206

İşte çekip facebook’a koyduğum ve belediye tarafından köşkte sergilenen fotoğraf(ımız). Ahh, dilsiz amca!

DSC_0233

Mutfak kısmındaki hazinelerden biri – kahve kutusu

DSC_0239

Hamam

DSC_0241

Soyunma odası

DSC_0237

Kurna (kokuları kalmamış olsa da sabunlar bile orijinal)

Köşkün hemen girişinde, caddeyi gören küçük bir bina daha var. Oradaki görevli, evin sahibinin bir zamanlar sabahları Bornova halkını buradan selamladığını söyledi. Çıkıp herkese günaydın falan dermiş, camdan dışarı bakarak. Dedim ki, biz yaşıyor muyuz sahiden? Bu nedir yahu?! Bu insanlar nasıl yaşamışlar böyle; işin en acı kısmı da neden bu kadar hızlı değişmiş her halt? Neden ucundan kıyısından biz de dahil olamamışız? 

Şeko da dedi ki, ben de bizim evin balkonuna çıkıp halkı selamlıyorum, n’olmuş?

Adam düz. Dümmdüz =)

Bu da böyle bir anımdır, canım blog!

Ailemizde ikiz geni, sadece babamın dayı çocuklarında var. Urfa’da yaşıyor Ahmet ve Mehmet amcalar. Saydım, bugüne dek hayatımdan 6-7 ikiz kardeş geçmiş. Ben onlar kadar birbirine benzeyen iki insan evladı daha görmedim. Aynı anda doğdunuz tamam, eh tek yumurta ikizi faktörü nedeniyle birbirinize de benzediniz, ama aynı şekilde yaşlanmak nedir allasen?

Evleri çok yakındı birbirine. Urfa’ya gittiğimizde bir akşam Ahmet amcadaysak, diğer akşam Mehmet’in evindeydik ve inan, dekorasyon haricinde pek bir şey değişmezdi bu süreçte. Ses tonuna kadar kopye. İkisi de evli ve eşlerinin adı Telli (yok yok, iki farklı kadından bahsediyoruz panik yok). Sonracıma aradan seneler geçti ve Ahmet amca, Mehmet amcaya kızını verdi. Evet, amca çocukları evlendi çünkü bugün git, hala dünyanın en normal hadisesi gözüyle bakıyorlar bu işe. Elden bir şey gelmez. Sonra ortak bir torun geldi Ahmet ve Mehmet’e. Adını Mehmet koydular (default olarak geliyor oralarda bu isim).

Mehmet’in durumunu düşündüm dün. Çünkü konu onlardan açılmıştı aile içinde gerçekleştirilen bir sohbet esnasında. Oğlum, yeminler olsun dünyada bir ilki yaşıyor olabilirdi bacak kadar boyuyla herif. Bir o yana koşuyor dedeee diye; esmer, topan burunlu, ak saçlı bir adam. Diğer yana koşuyor dedeeee diye; yazmaya gerek yok, kirpiğe kadar aynı manzara. Yetkililer ilgilensin, bizim sülale de meşhur olsun litfen. Esra Ceyhan’a yazayım diyorum; o sever böyle gerzek şeyleri. Dudak büker, darılır Mehmet’in dramına. Düşünsene oğlum, çocuğa hangi dedeni daha çok seviyorsun diye soruyorlar. Kaç dedem var kü? diye cevaplıyor. AHAHAHAHAHAH

Çok enteresan olaylar olaylar.

İyi geceler. nihınk=)

Biraz işten güçten, efendime söyleyeyim aynı tekdüze ortamdan uzaklaşmak, biraz da açıkçası fotoğraf çekmek için, Kemalpaşa’nın şirin mi şirin bir Boşnak köyündeydim dün. Melek’in anneannesi ile dedesinden kalma bir bahçe var; annemler her sene kardeşlerle toplanıp bu bahçenin zeytinlerini toplamaya giderler (ki bahsetmiştim pek möhteşem zeytincilik geleneğimizden). Maksat doğayla iç içe olmak; bir de elimizde natürel diyebileceğimiz hiçbir halt kalmadığı için, en azından üstünde sıfır oynama olduğunu bildiğimiz ve gönül rahatlığı ile mideye indirdiğimiz zeytinin, afedersin yağını çıkarmak.

Gittim gitmesine. Ama bir köy, bu kadar soğuk olsun? Yok artık dedim, bu kadarı da fazla!.. Güneşin bile ortaya çıkmakta tereddüt ettiği bir vakitti bunu dile getirdiğimde. Ve kendimi derhal bahçedeki evin içine attım. Babam sobayı yaktı sağolsun, benim için (kalp). Takribi yarım saat sonra çözülen ayak parmaklarım sayesinde tekrar normal düşünmeye başlayabilmiştim nihayet. Bu ev!! Melek’in anneanne ve dedesinden kalma bir hatıra.. Sayısız çocukluk anımızla dolu. Sanki mutfakta o enfes Boşnak böreğini pişiriyor Zahide teyze! Kazım amca da dışarıda keçilere yem veriyor..

DSC_0083

Soğuk ortamlar falan

DSC_0105

Dağ taş buz tutmuş anacım

Soba yanıyor; fakat bence sadece kendisini ısıtıyordu. Kaç zamandır kimse kalmamıştı koca evde. Yerler taş, pencereler eski usul, ev ultra korunaksız, hava da anasının nikahı kadar soğuk. Hal böyleyken, şimdi düşününce, o sobanın kendisini bile ısıtması mucize gibi geldi gerçi. ahah!

DSC_0110

Kendine hayrı olmayan sobanın dumanı (bkz.isim tamlaması olayının bokunu çıkarmak)

Sobayla bütünleşik halde kaç saat geçirdiğimi anımsamıyorum. Güya hava almaya gelmiştim, aldım bir güzel havamı. Pencereden dışarı bakıyorum, zeytin ağaçlarının altındaki çimenler bile buz tutmuş minsk! (yanlış olmasın. Minsk, soğuk iklimi ve hatunlarıyla tanınmış güzide bir memleketimizdir. Artık küfretmeyeceğim çünki leydilere küfür yakışmıyor sfjsjfk). Dışarı adım attığım an, bir soğuk hava kütlesi geri içeri püskürtüyor beni. Yapacak bir şey yok, bugün de böyle geçecekmiş napalım kısmet. LAN HARBİ EVDE YAPACAK HİÇBİR ŞEY YOK!! Bir insan, vınn denen asrın icadı varken (ki aslında sevmiyorum lanet olasıcayı; ömrümün yarısı bunu terbiye etmeye çalışmakla geçti minsk!), neden ama nedenn bilgisayarını almaz ki yanına?! Akıllı telefon, internet olmadan bildiğin bir Ajdar Anık zekasına düşüveriyor. İstediği kadar ayküsü olsun. Yere girsin öyle zeka!

Bilgisayar yok. Telefon, instagramsız sıkıcı. Kalktım odaları dolandım birkaç saat boyunca. Baya böyle hiking gibi düşün. Birinden giriyor, diğerinden çıkıyorum. Arada bir zeytin ağacının kah tepesinde, kah altında deli gibi zeytin toplayan bizimkilere bakıp, yaradandan kendileri için ivedilikle akıl diliyorum!

DSC_0088

Niş ve mütevazi süs eşyaları

DSC_0091

Eski kapı

DSC_0094

Gün boyu tüneyip dışarıyı seyrettiğim pencere

DSC_0095

Vampirlere karşı bile önlem alınmıştı. Vay annassını!

O saatler geçmek bilmedi canımın içi. Toplam 4 saat geçirmişim evde, ama 400 yıl olduğuna kalıbımı basarım. Sonra da zaten televizyonun icadıyla devam ediyor olay. 3 kanal var: Trt çocuk, Belgesel ve Kanal Türk. Neden böyle olmuş, bilmiyorum:/

Neyse, 3’ü arasında, aynen odalardaki gibi sekip dururken ve kendimi, en az trt belgesel’de izlediğim nine ve dedeler kadar içi geçmiş, feleğin çemberinden girip çıkmış, vay efendim onun bunun sillesini yemiş bir ihtiyar gibi hissederken, KanalTürk’te bir Yeşilçam filmi başladı. İsmi YALI. Başrolde Sezercik var, ama bu defa büyümüş ve Mahsun Kırmızıgül kadar kıllandığı için cik’lik bir tarafı kalmamış. Filmde bir ablamızla yalıda durmadan sevişiyor Sezercik. Allah kahretmesin, hipnotize olmuş gibi değiştiremiyorum kanalı. Zaten değiştirsem ya Pepee, bilemedin dedeler çıkacak karşıma (açmayın!). Sezercik iyidir diyerekten tam 2 saatimi de aha bu filme kurban ettim.

Film bittiğinde akşam olmuştu ve dışarısı beş-on kat daha soğumuştu. Dışarı çıkıp, hala hızlarını alamamış gibi görünen ebeveynlerime çattım: HADİYİN LAN! KALANINI EVDE TOPLAYIN DİYCEM AMA EVE AĞAÇ GÖTÜRÜLMEZ aghagshaghdag.

Bugün, zamanın göreceliliğine bir kere daha hayran kaldım. Zahide teyze ve Kazım amca, ortalama seksen yıl yaşamışlardı mesela, ama bana kalırsa 500 yaşında olduklarını hepimizden saklayarak gittiler bu dünyadan.

Köydeysen eğer, dünya dönmüyor azizim. Öyle mal mal bakıyor insanın suratına!

PiEs: Yine de severim tabi. Yine de giderim tabi..

sez

Bu da kıllanmış Sezercik

(Filme dair caps aradım, bir Allahın kulu da eklememiş. Aferin len! Ne işiniz var zaten öyle manyakça bir filmle)

Kerouac’ın öğrettiği en güzel şeylerden biri de, içinde bulunulan an’ın kıymetini daha iyi öğrenmeme yardımcı olması oldu. Ne diyordu metaforsuz direkt söylemlerine hasta olduğumunun güzel gözlü Jack’i: yoldaysan eğer, sadece yolda olmayı düşünürsün. Acıktıysan acıkmayı, susadıysan bir çeşmeye eğilip kana kana su içmeyi, yaralıysan acıyı.

Ben hiç bu kadar net olamazken, ve bu konuyla ilgili de uzunca bir süre yakınırken, okuyarak daha çok sevdiğim adama ne kadar çok benzemeye başladığımı fark ettim. Onun gibi düşünüyordum artık. Farklı yıllarda yaşamamız sorun değildi; o birkaç on yıllık zaman dilimi, yazının gücüyle eriyip birbirine karışıyordu ve hiçbir önemi kalmıyordu birbirimizi hiç görmemiş olmamızın.. 

Dönenceler arasında gezinirken, gün ağarmakta tereddüt etmekteydi. Yıldızları seçebiliyordum hala. Şafak vaktinin kendine has kokusunu açık pencere yardımıyla içime çekerken, incir ağacından kurtulan sarışın bir yaprağın ardı sıra sürüklenmeye başladım. Ömrü boyunca gördüğü bu bahçede kalıp yavaş yavaş çürümek yerine, her şeyi göze alarak hiç görmediği diyarlara gitmeyi seçmiş olan ve pusulası, uğultulu bir rüzgardan başkası olmayan bu küçük yaprak nereye giderse oraya gidecektim ben de. Kış güneşinin ısıtmaya çalıştığı yollar tenhaydı. Sırasıyla Menemen, Aliağa ve Şakran’ı geride bıraktık. Zakkum ağaçlarının süslediği insansız koyda durup ufku izledim. Halihazırda soğuk olan hava, denizden esince daha da soğuyordu sanki. Kıyıya demirlemiş teknelerin bile üşür gibi bir hali vardı. Dinlendiysen devam edelim, dedi.. Pitane’ı teğet geçip Dikili ve Ayvalık’ı da ardımızda bıraktık. Bir mola daha verdiğimiz tepede, Edremit Körfezi’ne baktım bininci kez. 

Dört mevsim yaşamanın imkansız olduğu yerler vardır. Mesela gidip görülecek yerler bakımından zenginliği biraz abartmış olan Antalya, yaz aylarında cehennemin sözlük karşılığına dönüşüverir. Ama Kaz Dağları öyle değildir. Kışı, yazı, baharı ayrı güzellikler barındırır bünyesinde.

İda’nın eteklerinde durup toprağa yüz sürdük. İncir ağacının kuru gövdesinden kopup bu uzak diyarlara gelmiş ve beni de beraberinde getirmiş olan yaprağa döndüm. Biraz bitkin, ama halinden de memnun görünüyordu. Sanırım istediği yerdeydik. Avucuma koyup biraz ısıttıktan sonra, ait olduğu yere, yani toprağa bıraktım. Birbirinden karanlık ve durmadan yükselen binalar arasında kalmış zavallı bahçelerin değil; Tanrılar, evliyalar, kasıp kavuran aşklar, nice savaşlar, şehitler, top mermileri ve nice gezginler görerek kutsal mertebesine yükselmiş olan Kaz Dağları’nın bir parçasıydı artık.

Dönüş yolunda bir çoban çeşmesine eğilip su içtim.  Dağlara çöken kış kokusunu ciğerlerime doldurup, eve geri geldim.

Sarıkız’ın selamını getirdim sana!..

village

Sevgili blog.

Mektup yazmayı özlediğim için, mektup tadında olsun dedim bu post (post ney lan. wtf?!). Askerdeki kuzene yazardık ablamla. O zamanlar Çandarlı’daki yazlık olayına yeni girişmişiz. Halil, en deli çağında. Tadını alamadan gitti Anadolu’da bir yerlere. Yalnız kalmasın diye mektuplar yazıyoruz. Arada bir, uzunca bir süre arkadaşıyla beraber kaldıkları yan evin alt katına girip çıkıyoruz. Her yerde anısı var puştun. Askerlik nedir duymuşuz, ama bilmemişiz o güne dek. Şehit haberleri geldikçe yüreğimiz hop ediyor. Kendini yalnız hissetmesin diye mektuplar yazıyoruz, bitecek diyoruz. Bitmeli! Bazen mektup kağıdının bir ucuna resimler çizdirtiyor bana ablam. Yazlıktaki hallerimizi anlatan, çok salak resimler.. Eksiklik duymasın, bizimle olduğunu bilsin istiyoruz. Duygusal gidişata ben de taktım yalnız şu an. Yok lan, Allaa şükür sapasağlam döndü evine. Bu hıyarto, bize gönderdiği mektupların “gönderen” kısmına hep aynı şeyi yazardı: Maykıl Ceksın (imlaya dokunmadan). Nedenini hiç sorgulamadık. Askerlikte ne yiyormuştu acaba..

Ne diyordum? Mektup..

Sevgili blog.

Bugün, ömrümdeki en sıradan günler listesinde zirveye oynayabilir. İnsan sıradan’a alışınca, olağandışı durumlar, mutluluk dahi içerseler garipseniyorlar azizim. Böyle iyi, aman kimse elleşmesin. Bahçedeki incir ağacının yaprakları düşüyor, ben de cam kenarına oturup onları izliyorum bazen. Geçen gün zeytin toplayan insanları ne denli sevdiğimi fark ettim. İnsanın canına okuyan soğuklarda zeytin toplamak nasıldır, bilirim. Zordur. Çocukluğum ve dahi gençliğim, çeşitli bahçelerde ve o bahçelerin zeytin ağaçları altında geçti. Kendi yağımızı kendimiz çıkarırız biz. Zeytincilik, dededen kalma bir meslektir. Zordur olmasına, ama o an sadece zeytin toplamaya odaklandığın için dünya umrunda olmaz. Bu yüzden severim ve annem der ki, hepimizden hızlı topluyorsun sen!

Genlerden anne, genlerden.

Canım blog.

Len oğlum vallahi duygusal olmayacaktı bu mektup. Hep o Şafak Türküsü yüzünden. O kadar kederli mektup mu yazılırmış bre insafsız Nevzat ağabey! Ne diyor, oysa türkü tadında yaşamak isterdim. İnsanın bam teline dokunuyor be blog. Bazı türkü ve şiirleri, yasaklanmasını isteyecek kadar çok dinledim, okudum ve sevdim. Bazen Orhan Veli’nin hayatı olmak istedim. Yanlış anlaşılmasın, üstadın sefalet içinde geçmiş hayatında gözüm falan yok. Onun “hayatım” dediği biri olmak, şiirlerinde anlatılmak.. güzel olabilirdi ne bileyim amaaan.

Büyük adamların aşkları da büyüktür.

Bu nedenle Vera, en güzel kadın ismi olabilir.

gelsene dedi bana
kalsana dedi bana
gülsene dedi bana
ölsene dedi bana

geldim
kaldım
güldüm
öldüm

nazım hikmet, 1963

Gözlerinden öperim blog.

Gönderen: Maykıl Ceksın’ın kuzeni