You are currently browsing the monthly archive for February 2013.

Hoop:

1

2

 

3

 

4

5

6

Keş Alex                                                                                                   

7

 

8

 

 

9

 

Veee;

10

Finito! (boyama kısmını biraz abartmış olabilirim.evet)

Nasıl nasıl nasılll hasret kalmışız işte böyle güzel havalara.

Bir yerlere gitmeyince, bloğa da yazasım gelmiyor pek. Kaptanın seyir defterine döndüğü için durduk yerde yazınca ben bile garipsiyorum. İlla yeni bir fotoğraf iliştirilecek ortaya ya da sona. Sözlükten çok sevdiğim bir badimciğim, beni en çok blog formatında okumayı sevdiğini söyledi. Ehe ehe, evet dedi bunu. Biz de pek mutlu olduk, haliyle..

Sanırım ben de kendimi en çok buraya ait ve yakın hissediyorum. Eski yazıları okudukça yolda giderken bir kitaba gömülmüşüm hissi uyandırıyor. Kendini beğenmişlik değil (aksine hiç beğenmem bu meymenetsizi); demek ki bazı şeyleri tam da kafamda tasarladığım gibi yapıyorum’un bir izdüşümü bu (izdüşüm ney lannn!?)

Biraz son zamanların özeti olsun:

Ailemizin pamuk prensesi mademoiselle, bir yaşını doldurdu. Yurt genelinde kutlamalarla geçen birkaç günün sonunda nihayet kıçımızın üstüne oturabildik. Bu küçümen, takribi iki aydır yürüyor koşturuyor. Tutabilene aşk olsun. Aşk olsun sana çocuk, aş kolsun..

Bugün ablam çıldırmadan evin işlerini yapabilsin diye gittim aldım bize getirdim. Yolda gördüğü her şeye şaşırmaya başladığı dönemdeyiz. Bir şeyler anlatıyor durmadan, ama henüz çözebilen yok=) Sonra beraber uyuduk. Kokusuyla yine sarhoşken henüz öğleni bile görmeden, şeker rengi rüyalar görüp uyandık yine beraber.

İmdaaat! Durmadan yeğenini öven teyzelere dönüştüm yine.

Taam, geçti.

Sonra da zaten sıkıntıdan fimolara sardım. Bir çiftlik yapmak istiyore. Aslında kafamda tasarımı hazır, sadece hayata geçirmek için yeni hamur ve motivasyona ihtiyacım var. Geçenlerde yaptığımız yürüyüş esnasında kocaman bi yosun parçası koparmıştım bir kayanın üstünden. İşte de “çiffiğimin” zemini o olacak. Çok komik domuzcuklar yaptım. Baktıkça kikirdediğim türden. ihihi.

Oğlum ben sahi bu işi neden ticarete dökemedim bunca zamandır? (-kıyamadın ya la satmaya? unutuyorsun. +hım hımm.)

DSC_0020

Kuzu

DSC_0119

İyi ki doğdun gün ışığı!

Panjuru kaldırdığımda Saklıkent’te kar vardı. Camı açıp derin bir nefes çektim. Bazı insanların kalbine giden yol midesinden, benimkisi ise direkt Antalya’nın heybetli dağlarından geçiyordu sanki. Tahtalı da bembeyazdı. Birkaç ay sonra tam orta yerinden tutuşacak kent burası mıydı sahiden? Denizin, serinlik yerine lav püskürteceği; insanların soluğu Toros yaylalarında alacağı yörükler diyarı? Bu arada, yörük kelimesinin, yürümekten geldiğini (la yörü git?) öğrenince benim de ufkum iki katına çıkmıştı sayın sourtimes.

Çakırlar’a doğru tabana kuvvet yola çıktığımızda hava biraz kapalıydı. Aman canıım işte sadece birkaç bulut. Portakal bahçelerinin ve delice çağlayan suların arasından geçip mezraya ulaştığımızda birkaç damla düşüyordu gökyüzünden. Sonra damlalar çoğaldı. Yok yok, öyle olmadı aslında. Damlalar bir olup canımıza kast edercesine oluk oluk indiler yeryüzüne! Ben böyle bir yağmur görmedim. Sığındığımız kaaveden tam 3 saat çıkamadık (bkz. bir önceki post). O 3 saatte etrafımdaki emekli populasyonundan ötürü ben yine bir eren, bir evliya oluverdim. Üç saat hiç konuşmayıp mum ışığında oyun oynayan, yahut buğulu camlar ardındaki afeti izleyen 50 yaş üstü adamları izledim. Unlarını eleyip eleklerini asmış gibi bir halleri vardı.

Hayat, Çakırlar’da durmuş akmazken, masadaki beş kişinin yüzünde aynı ifadeyi okudum. Buraya her gelişimizde kötü haber almanın verdiği bezginlik ve dağların sakladığı genç adamın yarattığı derin üzüntü, çaresizlik.. Göğsümün tam orta yerinden yumruk yemiş gibiydim önceki geceden beri. Giderek hızlanan yağmur da, bir diğer felaketi getirecek ve burnumuzun dibindeki derede minik bir canı ailesinden koparacaktı.

Akşam eve nasıl geldiğimiz belli değil. İki gün üst üste felaket kaldıramadığımız için üçüncü gün dönüş yolundaydık. Karanlık bulutlar artık bir zahmet dağılsın diye önce Kemer’e, ardından Ulupınar’a uğradık. Sislerin arasında kaybolmak ve Kadir’in ağabeyinin mekanındaki göveç balığın tadına bakmak bir nebze olsun iyi geldi. Dağlara doğru pek bakamadım.

Enfes yemeğe rağmen ağzımda tuhaf bir tat vardı; Gelidonya Feneri de uzaktan zar zor seçilen bir hayal gibiydi. Al sana iki adet ukte: Komşu kızı aggromela’ya haber veremedim. Gelidonya’ya -yine- gidemedim.

Neyse ki kökü bende.

Ya da benim köklerim Antalya’da. Bilemedim bak şimdi..

DSC_0147

Yollar böyle geçti, bir şey anlamadan hızlıca

DSC_0151

Ulupınar’a giderken

DSC_0156

DSC_0163

DSC_0178

Akşam

***Seyir defterinden***

Şu an etraftan ıstaka seslerinin geldiği köhne bir kıraathanedeyim. Yağmur yağıyor. Hem de çok! Birbuçuk saattir yere düşen damlaları izlemekten uykum geldi. Camlar buğulu. Soba yanıyor. Elektrik kesik. Mum ışığında okey oynamak eski bir gelenek olsa gerek buralarda. Sağ taraftaki pencerenin sol yanından durmaksızın şimşek çakıyor. O şarkıdaki kız, benim!

Aklımda, arama çalışmalarının durdurulduğu, ümitlerin kesildiği güzel yüzlü çocuk. Dünya bugün bir aile ve aslında hepimiz için kar altında kaldı. Buz kesti. Artık yanından bile geçmem Bozdağ!

Yazmak haricinde yapacak bir şey yok (ne zaman oldu ki?) Yerli halkın tuhaf bakışlarına maruz kalmak, normalde alışık olduğum bir durum aslında ama burada yadırgadım nedense. Her şeyi üstüme mi alınıyorum ne? Adaçayı sevmem, dedim kaaveci çocuğa. Aslında ben çay sevmem. Yağmurdan kaçıp geldim. Ya ne etseydim? Adaçayı diye getirdikleri de ilginç bir ağaç türü. Çay bardağına sığdırmışlar hayret! Fethiye’deki Savaş Pansiyon’dan beri sevmem bu bitkiyi. Neden bu kadar üstüme geldin lan dese yeridir. Naptım sana?

Şu havaya bak! burnuma portakal kokusu geliyor. Aklım çeşitli dolaylarda gezinirken bu havaya bi hicaz faslı ne de çok yakışabilirdi diyorum. Ya da yağmurun sesini bastıran kaya gibi bir adam.. Haydi yine o şarkıyı söyle! 

Sil aklımdaki şu onarılmaz kederi.

http://fizy.com/#s/134acp

kahve

Hep filmlerde olurdu. Minik bir kar topunun, dağın tepesinden inerek aşağıda bir yerlerde kocaman bir kütle halinde infilak etmesi ve dağcıların altında kalması, kurgusal gelirdi kulağa. Gerçekte olmazdı! Olmasındı..

Çok tanıdığım bir insan değil Erdem. Bizim başkanın yeğeni olarak bir iki yerde tanıştırılmışlığımız var. Profesyonel bir dağcı olduğu için, birkaç kez bizim grupla yürümüştür, hepsi o. Annem ve babam iyi tanıyor ama.

Bugün, Bozdağ’ın tam çaprazından geçerken, içimden dedim ki, vay be uzuuun yıllar var ben bu dağı bu kadar karlı görmedim. Meğer tam o saatlerde, Ege’den üç öğrenciye öncülük eden Erdem’in üstüne serilmekteymiş lanet olasıca karlar!

Şu an tüm İzmir, onu tanıyan tanımayan herkes, sadece dua ediyoruz. Evet, bu saatte, bu karanlıkta, bu soğukta elden gelen sadece bu kadar!

Haydi Erdem. Çık ve ben iyiyim de.

 

Instagram’ın Nashville filtresinin, pembe ile çok uyumlu bir çift olduklarını söylemiş miydim? Normalde pembe renginden pek hazzetmesem de, bu tonun müptelası oldum. Günlük hayatta pek karşıma çıkmıyor. Ben de bol bol pembe çekip Nashville ile çiftleştiriyorum.

Dün gri demişiz. Bugün pembe.

Hayat bu aralar çok bi gökkuşağı, şekerleme, vosvos, bahar dalı, akdeniz, vespa, derin.

pink

🙂

6cd5684473b411e2a97322000a1fb158_7

Tek bir bakışında evrenin bütün sırları gizli. Konuşsa, dökülecek ağzından hepsi bir bir. Konuşmuyor. Ne zamandır sustuğunu kendisi bile bilmiyor üstelik. Mevsim yazsa ekmek fırınının kapısında, kışsa en sıcak köşesinde kıvrılmış düşünürken buluyorum onu. Fırıncı da yürekli adammış vesselam. Yıllardır değişmiyor şu manzara. Çandarlı’nın en sevdiğim taraflarından biri vol. 2. İlkini sen benden de iyi biliyorsun ki bazı dillerde kendisine dört tarafı sularla çevrili kara parçası deniliyor. Safiye Sultan’da adı geçen ada. Kitabı elimden fırlatıp bizimkilerin yanına fırlamıştım. Sanki yeni olmuş bu olay, vay anasını. Bazı günler hayat çok evvelsi gün gibi.

Fırının karşısında manavlar dizili. Annem, pek kıymetli köy yumurtaları aman kırılmasın telaşında elime birkaç poşet tutuştururken, ben ayakta dikilip fırını izlerim. Bu adam gün boyu sadece durur. Eğer yolda değilsen, durmak yapılacak en mantıklı eylemdir. Durur, başını kaşır ve hep aşağıya bakar. Kafasını pek kaldırmaz. Hayat, kendisinden tüm renkleri almış da geriye sadece gri kalmış gibidir. Gri şapka, gri ceket, pantolon.. siyah çorap, beyaz ayakkabı ki ikisini karıştırsan yine elinde griyle kalakalırsın. Bu yüzden hayat bazen bir fahişe gibi görünür gözüme. Evsizler, sadece Hollywood filmlerinde havalıdır. Gerçekteyse sadece keder verici. Deliler, sadece Dickinson’ın dizelerinde değerlidir. Toplumdaysa ha bir çöp kutusuna denk gelmisşin, ha onlara.

Kendimi, başka bir gezegenin gerçeği ve toplumuna aitmiş gibi hissediyor olmam bundandır.

2003e764364e11e2896922000a1fbe1a_7

Kızım siz bu alışveriş nanesiyle mutlu olabildiğinize emin misiniz lan? Bir hafta içinde rekor kırıp 3 kere Forum’a giderek toplamda 400 kaat harcadım, içlerime dert oldu amk! Mutluluk bu tablönün neresinde Abidin? Semt pazarında 5 tl’ye satılan sweatshirtun aynısını Zara’da gördüm mesela. Etikette 30 tl’yi okuyunca içimden okkalı bir siktir çekmişim. Kadın olmak, bir garip ve anlaşılamaz ruh halidir a dostlar. Estetisyen tanrıça Afrodit şahidim olsun ki, kendimi onlardan biri gibi göremiyorum çoğu zaman. Makyaj yok, saç boyası yok, alışveriş yok, Starbucks’da kaave içmek yok; e ne var ulan Allahsız! diye sorarlar adama.

-Ot gibi yaşıyorsuooon. +Eh, bütün isteğim de buydu zaten iki gözüm. Yeri gelir, ısırganlığım bile tutar.  

O değil de geçen gece rüyamda Betül’ü gördüm. Burayı okuyor mudur acaba? Okuyorsa, bir insan, çok sevdiği insanların hayatından öyle bıççak gibi kesip çıkmamalıydı bence. Uzun zamandır yoksun hayatımızda. Bu çok acayip. Gidişinin ardında yatan sebep her neyse, bizimle, en azından benimle ilgisi yok! Ablalıktan başka bir şey yaptığımı hatırlamıyorum. Ölmediği halde sesi unutulmaya yüz tutan insanlardan olup çıktın Betül! Okuyorsan, bul beni. Sadece eskilerden konuşuruz, yeni hayatını sorgulamam bile!..

Hava da iyice kapandı.

Bir deli rüzgar savurdu beni böyle. Ondan hep!

http://fizy.com/#s/1bo7s7

Haftalardır nefes almadan yaptığım çeviriler konusunda beni tek şey durdurabilirdi: bilgisayarımın bozulması. Adabıyla bozuldu o da sağolsun. Yavaş yavaş, küfrettirmeden. Klavye oksitlenmiş; M yazıyorum 5 rakamı çıkıyor mesela. Çok tatlıı. En son gördüğümde kendisi meyveli yoğurt yiyordu lan! Yine iyi dayandı bu oksit olayına.  

İnternetten uzak, doğa ve insanlara yakın bir haftayı geride bırakmış bulunuyorum. Ne diyordu Byron: “I love not man the less, but nature more.” Siz büyük yazarlar olmasaydınız, dünya nasıl anlam kazanacaktı Lord’um? Ben bu sözcüğü bir kağıda yazdım, geceleri yastığımın altında onunla beraber uyuyorum. Çünkü insanları hiç sevmem diyemesem de, doğayı onlardan daha çok seviyorum. Dün bir çoban çeşmesinden usulca akan suyu izlerken, bir kez daha yabanda yaşamış yüce insanlar geldi aklıma. Thoreau, Supertramp ve daha niceleri. Yarıyıl tatilinde olan Ege the boy’u da yanıma alıp, bir derenin peşi sıra tatlı bir yamaçtan yukarı tırmanmaya başladım. Tatil dediğin, insanı moron bir tüketim manyağı haline getiren alışveriş merkezlerinde değil, doğa ananın kolları arasında, ya da uçsuz bucaksız bir denizin tam ortasında geçmeliydi elbet!

Dereden yukarı doğru çıkarken, kameramı çoktan S moduna getirmiştim bile. Dağdan şırıl şırıl inen suları ölümsüzleştirirken, diğer yandan Ege’nin elini tutuyordum. Çünkü dere, yatağına sığmamış ve sağa sola taşmıştı. Bizim bücürük, ayağına tek su damlası değmesine tahammül edemeyen bir tip olduğu için son derece dikkatli olmamız gerekmekteydi (kumsalda da, ayağına bulaşan kumları temizletir tek tek, te allam). Tırmanışın sonunda, ufak çaplı bir şelale keşfettik Ege’yle beraber. Altında kendine göre bir su birikintisi oluşturmuş; yaz olsa atlayacaz ikimiz de. Oturup birkaç dakika boyunca sessizce akan suyu izledik. Deklanşör sesi ve kuş cıvıltısından başka hiçbir şey olmadığını fark edince, ufaklığın artık o kadar da ufak olmadığı geldi aklıma. Zaman da şu dere gibi akıp gitmiyor muydu sahi?

Sonra minik bir yonga parçası bulduk. Üstüne, kurumuş bir çınar yaprağı yerleştirdik ve artık bir yelkenlimiz vardı. Adı ne olsun teyze? diye sordu. Hiç düşünmeden Huckleberry Finn dedim. Biraz büyüyünce seveceği ilk kitap olduğunu o da en az benim kadar iyi biliyordu. Ama okumayı iyice sökmeden önce kendisine açıklamam gereken bazı kavramlar vardı ve şimdilik bunlarla kafasını karıştırmak istemediğim için, ona bu kitabı -henüz- almamıştım. 

Köle nedir teyze, diye sorsa.. Sessiz kalmayı seçebilirim.

Huckleberry Finn’i, şelalenin oluşturduğu minik gölde yüzdürdük; sonra da yavaş yavaş gözden kayboluşunu izledik. Dönüş yolunda Ege’nin ayağı derenin içine girdi. Sonuç: olası viyaklamaların derhal önüne geçip kendi çorabımı ona verdim ve yola öyle devam ettik. Çorabım, ayağına neredeyse tam oturdu?!?

Hangi ara bu kadar büyümüştü?

Ve biz hangi ara bu kadar iyi iki arkadaş, iki kaşif olmuştuk bu minik sıpayla?

DSC_0069

DSC_0062

DSC_0067

DSC_0073

huckleberry

b0adcf8a6fc611e2b19422000a1f9bc9_7

Dün, Emre de bizdeydi. Ege artık istek parçalarını peçeteye yazıp öyle veriyor ahahaha

Caranarcılık=Canavarcılık =)

Stats

  • 26,036 hits