You are currently browsing the monthly archive for March 2013.

Onu ilk gördüğümde, püfür püfür esen bir ada günüydü. Göğün en mavi kısmında insanoğlunun henüz benzerine erişmeye vakıf olamayacağı güzellikte resimler çizen kargaların altında durmuş, o günü izliyordum. Evet, muhtemel bir Cumartesiydi. Ve ben durmuş sadece o günü ve etrafa kattığı müthiş enerjiyi izliyor; bundan da aklımın normalde asla alamayacağı bir keyif alıyordum. Hayatımda “an”ın içinde olmaktan duyduğum huzurun sayısı sınırlıdır. Ya geçmiş, ya da geleceği düşünmeye odaklı bir yapım olduğu için carpe diem felsefesi bünyeme pek sökmez. Üniversitede poetry dersinde işlerken de kafama hiç girmezdi zaten. “Neymiş çocuklar? Seize the day! Yani? Günü yaşayın! An’ı yaşayın. Sçtırtmayın derdinizin ızdırabına.” Oldu canım. Yanına bi de iskender söyleyelim mi, nasılsa sen ısmarlıyormuşsun? 

İnsan bu oğlum! BALIK MI AMK ki önünü ardını düşünmeden, ölçüp biçmeden yaşasın?! Eternal Sunshine of the Spotless Mind şahidim olsun ki, böyle şeyler sadece Holywood’da oluyor (dikkat edersen filmlerde bile demedim, direkt Holivud)

Allam, ben yine nerden geldim buraya?

Feridun Düzağaç, bilmem ki birkaç kere o çok sevdiğim kara parçasında rastladığım için midir, sanki onyıllardır tanıdığım bir adam oluverdi. Bıkmamak için şarkılarını sınır koyarak dinlediğim, yüzüne bakınca bir sürü tanıdık ayrıntı gördüğüm, içimizden, bizden biri gibi; tam olarak anlatamadım işte yine..

Sosyal medyadaki her mecrada takip ediyorum. Çok aktif bir kullanıcı olmasa da bu konuda nokta atışı yapanlardan F.D. Az ama öz konuşan mı denirdi, vardı böyle bir tabir; hah işte tam olarak onu anlatıyor bu ifade. Bir güne bir gün bozsa ya şu “düzgün” çizgiyi? Biraz da o ekmeğini yemek istese ya şu iğrenç sistemin? Bir insanın her şeyi mi tam ölçüsünde olur? Beşiktaşa olan tutkusu da bunu destekler nitelikte adeta.. Ben henüz Beşiktaş taraftarı olup bunu holiganizme yahut saygısızlığa dönüştüren bir kişiye rastlamadım. Sanırım Çarşı’nın bir hikmeti bu. F.D onların güzel bir temsilcisi. Adeta ideal insan, hatta übermensch.     

Ne yalan söyleyeyim, instagramda beni takip ediyor olması, o 200 küsur kişinin arasında olmak; insanlık için zerre kadar önemli değil belki ama benim için gülümsetici bir gelişme oldu. Garip şeylere seviniyoruz azizim, işte teknolojinin bizleri getirdiği nokta geyiğine hiç girmeyeyim şimdi sabahlar olmaz. Bugün de en az, Bozcaada’daki o püfürlü, şarap kokulu, masmavi öğleden sonrası yaşadığım “an”ki kadar kıymetliydi sanırım benim için.

Hayat da o anlar bütününden ibaret değil miydi sahi?

6e3_36d03

bozca adam

Advertisements

DSC_0226

Bir ağaç gördüm. Kuru yapraklarının arasında elma şekerleri vardı. Yoksa Havva’nın Adem’i kandırdığı ve insanoğlunun kaderini çizdiği yer tam olarak burası mıydı?

“Adam and Eve were banished from the garden of Eden. And ‘Now’, said God, ‘You’re on your own'”..

DSC_0228

Uyanmak, sadece insanoğluna özgü bir davranış değildi. Bir şenlik kopmaktaydı doğanın ortasında! Körpe laleler gördüm, koparmaya kıyamadım..

 

DSC_0233

Kozasından yeni çıkmış gibiydi hayat. Siyah benekli turuncu bir kelebek gördüm. Yanına gittim, kaçmadı. Üzerinde hala, henüz uyandığı derin uykunun mahmurluğu vardı.

 

DSC_0244

  Gri kumların üstünde boş bir şarap şişesi gördüm. Kimbilir kaç zaman önceki buğulu akşamlarda, kimlere hangi güzel kafaları bahşetmişti.. Bunları düşünürken içine ufak bir not koyup uzak diyarlara yolladım. Hayat, filmlerdekinden o kadar da uzak değildi.

DSC_0256

Çayırlar, geceki yağmurdan ötürü hala ıslaktı. Ada ise, uzansam dokunacak kadar yakın. Tavuklarına yem veren bir adam gördüm. Son birkaç yıldır karşılaştığım hemen herkesten çok daha mutluymuş gibi bir hali vardı.

DSC_0263

Sonra rüyayı andıran bir taş ev gördüm. Sahipleri evden de güzeldi. Ege’nin kıyısında her şeyin doğalını yiyip içiyor, güzelce yaşlanmanın tadını çıkarıyorlardı. Oturup sohbetler edildi, taze bal, yumurta, efendime söyleyeyim yeni sağılmış süt alındı. 

Bugünkü rotada görülenler, akılda ve fotoğraf makinesinin hafıza kartında işte böyle yer etti=)  

Kaldığı yerden devam ediyor sanki hayat. Aradan birkaç hafta yahut on küsur sene geçmiş olmasının hiçbir farkı yok. Her defasında bıraktığım gibi çıkıyor karşıma Çandarlı. Gün batımı, kuzeye yakışır koyu maviliği, akşam aniden çıkan fırtınası, sessizliği ve baharın olanca güzelliğiyle!

Bugünkü mevzu, çiğ çiğ yemelere doyamadığım tilki kuyruklarından sonra (bu yörede böyle deniliyor bitkiye yapacak bir şey yok) geçmişe yapılan ufak ziyaretti aslında. Mayıs’ta tam sekiz yıl olacakmış. Rıdo gideli SEKİZ koca sene! Radyoda o şarkı da çıkmasın mı tesadüf gibi. Adamın sesine bak, diyorum. Ne kadar pürüzsüz, dinlendirici. “Hiçbir yüz güzel değil senin yüzünden”. Burada kıza iltifat mı ediyor, kızıyor mu belli değil. 23 yaşındaki Esin, oturmuş yeni bir şarkıyı sevmeyi öğreniyor tekrardan! Sonra annesi giriyor odaya. Çat diye! Yok yok, DANN diye! Rıdvan, inşaattan düşmüş. E, normaldir? Çocuk senelerce okudu o inşaatların tepesine çıkmak için. Düşecek de, yaralanacak da..

Öleceği, aklımızın ucundan geçmiyor.

Ve bu bahar, tam sekiz yılı dolduracak. Buradaki hemen her evden ve o evlerin, bahara yeni yeni uyanan bahçelerinden anılarımız taşarken, yanlarından geçip sahile gittim. Uzakta bir adam balık avlıyordu. Daha doğrusu bana kalırsa haybeye sallıyordu oltayı çünkü ben bildim bileli bu kıyıdan balık falan çıkmıyor.

Balıkçıyı ve yamaçta otlayan koyunları geride bırakıp Bimeyko’ya geldiğimde iki minik tavşan çıkmasın mı karşıma! Çantama koyup eve getirecektim de ahh! benden hızlı çıktı keratalar! =)

Ben bunları kafamda toparlayıp yazmaya çalışırken, dışarıda aklını yitirmiş bir fırtına var -YİNE. Bu evler, buraya iyi dayanıyor. Ne nemi bitiyor, ne fırtınası. Çarpan kapı ve pencerelerin, ıslık çalan camların, havada uçuşan asma dallarının tutsaklığında geçirdiğim kimbilir kaçıncı gece burda! Kaçıncı sene. Ardına bakmadan kaçınca seneler, böyle oluyormuş demek ki.. NE DİYOSUN KIZIM SEN YİNE SAÇMALAR GİBİ! Bazen yazmak komik geliyor. Geçmişte yazdıklarım zaten hepten komik. Ki bunların da gidişatı o yönde. ahah. Lodos. Şarap. Ve elimin altında yine o kitap. Ah pardon, ikinci hayat rehberim diyecektim.

Ne yazmış, dinle:

“Nihayet delikanlı çağına gelen Dionisos, Nisa vadisinde Silinos’dan bağcılık san’atını da öğrendikten sonra Olimpos’a gidip yerleşti.”

Dionysos’u epeydir tanıyormuşum meğer ben..

Atölyeli bir ev.

O nasıl oluyor deme. Kendisini birkaç aydır ana caddeden geçerken görüyorum. Önünde durup, sapık gibi çitlerine yabışıp uzun uzadıya izliyorum. Evin güzelliğini geçtim; kocaman bir bahçesi var. Adam o bahçeye atölye kondurmuş. Ahşap, minicik, cınım yaa! İçine de Allah ne verdiyse artık doldurmuş; seçebildiklerim bir bilgisayar, kocaman çalışma masası, yığınla kitap, alet edevat (ABİ SEN NAPMIŞSIN, SAPIK GİBİ İNCELEMİŞSİN CİDDEN KOCCA EVİ dediğini duyar gibi oldum yalnız şu an. Ayıbediyosun!!). Dış cephenin ahşap iskeletini, camlarla kaplamış. Misal yağmur yağıyor, sen bir şeyler üretiyorsun. Müzik de açık. Masada en şahanesinden sarı ışık. Atölyenin önünde dünyanın en güzel köpeği uyuyor kulübesinde (aha da fotoğrafı )..

Ben çünkü fimoyu o kadar iptidai ortam ve şartlarda yapıyorum ki. Kahve tepsisinden tut, yemek sinisine, pütürlü sehpalardan, fiskos masasına dek geniş bir skala:/ Fimo tozlu ortamı sevmiyor. Yapıştı mı zor çıkıyor namıssızdan. Bir atölye şart!! Bizimkileri kandırsam mı napsam, bahçeye bir tane yaptırtmak konusunda. Kafamdaki tasarımı da hazır. Sonra da işte fimolar, kitaplar ve akrilik boyalarla gül gibi geçinip gideriz. Hayali bile güzel, o herif nasıl mutludur orada yhaa puşt!

Bu arada hamır işlerim instagramda baya popüler hale gelmeye başladı. Çok tatlı bi program keşfettik Şeko’yla, çeşitli efektlerle süsleyince ben bile inanamıyorum benim elimden çıktıklarına.

Şunlara bak allasen.

e403c364877a11e2a30c22000a1f9683_7

Televizyonum. Sadece TRT çekiyor ama olsun lkdjxskldjskdf

6a731ff8869f11e29f5522000a9f14ae_7

İlk göz ağrım, Alex’im

İşte böle.

Kaçtım, çüz.

Karşı balkondaki gitar resitali devam ededursun, Hüzün Kovan Kuşu’nu çalmayacağını iyi bildiğim için (hey dostum henüz öyle bir babayiğit yok), kendim açtım kendim dinliyorum. 

Düş Sokağı Sakinleri’nin garip dünyasına ilk girdiğim zamanlar, liseye gidiyordum. Garip derken gerçi, henüz ördek dudakla poz verme modası yoktu. Hatta poz verebileceğimiz bir makine yoktu. Cep telefonu arketipinin, takozun sözlük karşılığı olduğunu hepimiz biliyoruz şimdi kıvırmanın anlamı yok (liseli sen üstüne alınma çocum). Yanisi, şimdiyle kıyaslayınca “garip” sözcüğünü hangi tarafa konduracağımı bilemedim. Ördek dudak vs DSS.

DSS (hayır korkma kamusal bir kısaltma değil evladım, Düş Sokağı Sakinleri) ve Murat’larının bendeki yeri, ilk gençlik kadar önemlidir. Ne diyor bu adamlar? sorusunu sormak bir yana, onları dinledikçe günlük çerez niyetine tüketilen şarkıların ne kadar beyhude bir çaba olduğunun farkına varıyordum günbegün. Yaşım küçüktü. Yani akran sayılırdık senle sevgili liseli. İnsanın dinlediği müziğin, ideolojik tercihinde ne kadar etkili olduğunu söylemiş miydim daha önce? O halde söylüyorum. Yorum dinler, devrim hayalleri kurardık. İlkay Akkaya sanki hiç bilmediğimiz bir dünyanın kapılarını açardı o tertemiz sesiyle. Cemo’yla dağlarda gezer, yurdun doğu yakasını daha da yüceltirdik gözümüzde.

Sonra bir gün DSS çıkageldi. Ne dediklerini sahiden anlamıyordum ama bunu sorgulamıyordum da. Felsefe çalışmak gibiydi onları dinlemek. Altan hocanın Dıgıl’da verdiği hayat dersleriydi adeta her şarkı. Etrafına üşüşür, sadece dinlerdik. Yaz akşamlarında eşlik eder, geceyi sabaha bağlardık uykulu gözlerle. Bir kere olsun bıkmazdık. Şimdiyle kıyaslayacağım yine ama, biz sahiden kıymet bilen son nesildik sanırım.. Çünkü bunu dinlediğimiz şarkılar öğretti bize. Tek kullanımlık değil, ömürlüktü her biri.

Kasetlerim ve walkman’imden oluşan o naif dünyayı, tüm bu şaşalı teknolojiye rağmen özlüyor ve asla yeni şarkı dinleyemiyor olmamın nedeni bu..

Stats

  • 26,157 hits