You are currently browsing the monthly archive for April 2013.

-Are there many gypsies in France?

+Yes, a lot! There are gypsy colonels, majors, and captains in the army! There are lawyers and state prosecutors! There’s no difference between the two of them in France. French people and gypsies live in perfect harmony. In France, no one calls gypsies thieves. No one points the finger at them in France! They travel where they want in their houses on wheels. They repair everything on Earth: radios, televisions… They make saucepans, wagons… Everyone loves them, because on this Earth, no one works as well as they do!

Gadjo Dilo, 1997, Romanya

Gadjo-Dilo-Romain-Duris_galleryphoto_paysage_std

533378_311987735596372_1429388978_n

“A map drawn by Jack Kerouac of a hitchhiking trip he took from July to October 1947, much of which later became On The Road”

(Yani diyor ki, Temmuz-Ekim 1947′de gerçekleştirdiği otostop yolculuğu için Jack Kerouac tarafından çizilmiş olan harita. Ki daha sonra bu yolculuğun büyük kısmı, On The Road’a esin kaynağı olmuştur.)

And all the great territories…

Evdeki misafir trafiği sebebiyle sikko yerli dizileri seyrettiğimi söylemiş miydim? -abi sen ne diyorsun, Survivor’ı kaçırmadığını bile biliyoruz:/

Napalım Hüsnü. Bunlar haricinde konuşacak bir materyal mi var allasen. Görümcelere, eltilere Sokrates’in felsefi duruşu ile ilgili konferans mı vereyim, napayım?

Bir süredir İntikam adlı diziye bakıyorum (seyretmiyorum, öküzün trene baktığı gibi bakıyorum. bu mühim). Beren Saat adlı hanım kızımızı, Bihter rolüyle az çok bilirim. Ben sanırdım ki o vakur, o etrafındaki organizmaları birer böcekmişcesine ezen duruş sadece Bihter’e ait. Değilmiş. Beren Saat, dizilerde kendini oynuyormuş. KIZIM ALLAŞKINA İNSANİ BİR TEPKİ VERDİĞİNİ GÖRELİM LAN BİR GÜN! Buzdolabı rolü yapmaktan çok yakında alnının tam ortasında 18 puntoluk bir Arçelik yazısı belirecek benden söylemesi. Aslında dizi güzel. Güzeli geç, Nejat İşler var, sırf onun için bile izlemeye devam ederim. Ama ben bu kıza dayanamıyorum. Zenginlikten tiksindirdi yeminle. Yalıda oturan herkes gözümde potansiyel bir no frost oluverdi. Kati surette buzlanma yapmıyorlar, zenginler çünkü. Ama kutuplar kadar soğuk ve ulaşılmazlar.

GO HOME ZENGİNS!

Dizide kız, 30 yaşındayken bir kız kardeşinin olduğunu öğreniyor. Kızkardeş rolündeki zeka özürlü -şimdi hatırlamadığım bir sebepten ve kardeş olduklarını bilmeyerek- buna sarılıyor. Beren’in yüzündeki ifadede herhangi bir yöne kayma olsa ya? Tık yok. Ben oturduğum yerde mimiklerin efendisi Jim Carrey ve dahi yeni gözdemiz Ahmet Kural’a rahmet okutuyorum bir ağlamaklı bir gülmekli olarak. Allah seni inandırsın o an Kanal D Bilmemne Ödül Töreni olsa herhangi bir dalda aday gösterileceğim (oturduğu yerde en iyi hislenen dizi izleyicisi sşlfdkjsşlfjdlfjsş Ama bu kız bildiğin duruyor. Sadece duruyor. Bir tepik atsam aooeehh diye feryat etse içime sular serpilcek ayol.

Beren Saat: oyunculuğu bırak ve git o yalıların tekinde yaşlan. Ahşap boyama kursuna git. Evini dekore ederken usulca deliren o tatlı kadınlardan ol lütfen. Yeter ki başka bir diziye de yazık olmasın.

Akşama Behzat Ç var (yani vardır diye umuyorum). Ve sadece birkaç bölüm sonra hepten bitiyor.

Beşikçioğlu’nun tahtı zaten sağlam ama Hayalet, Akbaba ve Harun’u muhtemelen başka yerlerde göremeyeceğiz. Buna karşın TSE belgeli Arçelik marka Beren Saat, her yerde karşımıza çıkmaya devam edecek.

Senin ben geçmişini de sevmezdim dizi sektörü!

Fuck off biççç!

Antebin bir köyünde yaşayan iki çocuk, Mayıs’ın 12’sinde, okul kapandıktan hemen sonra ailelerine haber vermeden evden çıkar. Babam 9-10 yaşlarında daha o zamanlar. Arkadaşı Sabri ise kendisinden birkaç yaş büyük. İstikamet: komşu vilayet Adana. Beş parasız başladıkları bu macera, bir kamyon kasasında devam eder. Şoförün teki, bu yaşta iki çocuğun yollarda ne işi olduğunu sorgulamadan, muhtemelen hallerine acıdığı için onları aracına kabul eder. Büyük ve küçük baş hayvan pisliğinden geçilmeyen kasada, saatlerce yolculuk yaparlar. Rüzgar, pislikleri alabora edip bizim maceraperestlerin ağzından burnundan içeri soktuğundan, pek de konforlu geçtiği söylenemez yolculuğun.

Gavur Dağları’ndan geçerken, uzakta yanıp sönen ışıkları fark eder babam. O yaşına dek köyünden dışarı adım atmamış bir çocuğun, elli sene sonra, koca bir adam olduktan sonra dahi hafızasında çok net bir şekilde canlandırabileceği “uzakta yanıp sönen ışıklar”.. Nedense bu tabir çok güzel geldi kulağıma. Yıllardır unuttuğum bir hissi yaşattı sanki tekrardan. Uzaklar her zaman iyidir..

Ve işte ömürlerinde gördükleri ilk farklı şehir: Adana! Parasız ve aç iki oğlan çocuğu. Şoförden ayrıldıktan sonra, yolun bundan sonrasına –katırlarla değil elbet – tek başına devam etmek zorundalar. Ve ilk sürpriz! Köpek sürüsü. Üstlerine doğru hırlayan, havlayan, her an ısıracak gibi dişlerini gösteren acımasız, vahşi köpekler. Babam diyor ki, orada kestim umudu. Tamam dedim, buraya kadarmış. Ama Sabri pes etmiyor. Ah cengaver Sabri. Kabanını başına geçirip köpek sürüsünü tam ortasından yarıyor ikiye. Hem kendini, hem babamı bu büyük sınavdan başarıyla geçirdiğinin bilincinde ilerliyor. Ondan sonraki hal ve hareketleri de bariz şekilde değişiyor genç adamın.

Sonra çalışıp ekmek kazanmak icap ediyor. Hayat, otostop çekmek ve kötü koşullarda da olsa bir araca kabul edilmek kadar kolay değil ne de olsa. Bir tarlada çapa yapmaya başlıyorlar. Evdekiler ne durumda? Köy birbirine mi girdi? Jandarmaya haber verildi mi?.. Bu soruları pek de umursamadan tam kırk beş gün yaşıyorlar Adana’da. Kendileri haricinde tanıdık başka kimsenin olmadığı bir kentte bir buçuk ay! Karınları tok, sırtları pek ama. Para bile biriktirecek kadar iyi durumları. Babam kendine Nacar marka bir saat alıyor kazandığı ilk parayla. Hayatında takmış olduğu ilk saat. Kendi emeği ile satın alındığı için daha bir kıymetli haliyle. Kırk beş günün ardından, ver elini dönüş yolu!

Gidiş macerasını ve Adana günlerini anlatırken, bir romanı tek solukta okumuş kadar olduğu için, dönüşten pek bahsetmedi babam. Ki bu kadarı bile etrafında toplanan sekiz-on kişiyi hipnotize etmeye yetmişti bile. Bu hikayeyi ilk anlattığında yazlıktaydık. Üniversiteyi yeni kazanmıştım. Babam anlatıyor, biz dinliyorduk. Arkadaşların gözlerindeki hayranlık ifadesi hala aklımda.     

Sanırım delikanlı çağında geride herkesi, her şeyi bırakıp tek başına İzmir’de hayat kurmasının temellerini, Adana’da atmış babam. Adana ona cesaret vermiş, kol kanat germiş. Başka şehirlerde yaşamanın o tatlı cazibesini sunmuş altın tepside. Belki de babasını küçük yaşta kaybedeceğini çok iyi bildiğinden, hayat onu erkenden olgunlaştırmış.

Sanki benim babam hep kocaman adammış; hiç çocuk olmamış..

tom sawyer & huck finn

 Tom Sawyer ve Huckleberry Finn (nedense babam ve arkadaşını hatırlatır bu kare) 

DSC_0286

Beraber parklara gidiyoruz. Yolda yardım almadan kendi başına yürüyen bir cüce insan düşün.

DSC_0293

Teyzem poz ver, diyorum. Saçmasapan hareketler yapıyor. Fotoğrafını çektikten sonra kendisini yiyorum.

DSC_0304

Parkta kaydıraktan kayınca, sürtünme kuvvetinin etkisiyle saçları tel tel havaya duruyor. Çim adam görse gülmekten altına işer. ahahaha

 DSC_0307

Bak yaaa=)

DSC_0413

Doğanın ortasına bırakınca kayboluyor. Kaybolmayan çocuk yapsınlar. Azıcık etli butlu olsun.

DSC_0431

“Hadi teyze, geç kalıyoruz” (der gibi gibi)

DSC_0480

Kırlarda ayrı güzel; kumsalda ayrı.

DSC_0424

Bir elmanın yarısı siz, yarısı bu koskoca dünya!