Dedim ki, birkaç sene önce gittiğim İstanbul bu İstanbul muydu sahiden? Yağmurlu hava, bir şehrin görüntüsünde ne kadar büyük etkiye sahipmiş meğer. Ya da yaza yakın, kışa epey uzak durduğumuz şu günlerde, güneşiyle beni kendine aşık etti yedi tepenin şehri. Köprüler, kocaman binalar, tarihi yalılar, ve aklımın almayacağı kalabalıklara bakarken, Nell filmindeki o çocuksu hallerini çokça sevdiğim bir Jodie Foster’dım adeta.

Bundan sonra evlenecek kuzenlerden ricam, İstanbul’da yapın düğünü:)

Ben böyle güzel düğün, böyle güzel gelin, böyle güzel bir İstanbul daha önce görmedim..

DSC_0613

 

DSC_0173

DSC_0153

-Are there many gypsies in France?

+Yes, a lot! There are gypsy colonels, majors, and captains in the army! There are lawyers and state prosecutors! There’s no difference between the two of them in France. French people and gypsies live in perfect harmony. In France, no one calls gypsies thieves. No one points the finger at them in France! They travel where they want in their houses on wheels. They repair everything on Earth: radios, televisions… They make saucepans, wagons… Everyone loves them, because on this Earth, no one works as well as they do!

Gadjo Dilo, 1997, Romanya

Gadjo-Dilo-Romain-Duris_galleryphoto_paysage_std

533378_311987735596372_1429388978_n

“A map drawn by Jack Kerouac of a hitchhiking trip he took from July to October 1947, much of which later became On The Road”

(Yani diyor ki, Temmuz-Ekim 1947′de gerçekleştirdiği otostop yolculuğu için Jack Kerouac tarafından çizilmiş olan harita. Ki daha sonra bu yolculuğun büyük kısmı, On The Road’a esin kaynağı olmuştur.)

And all the great territories…

Evdeki misafir trafiği sebebiyle sikko yerli dizileri seyrettiğimi söylemiş miydim? -abi sen ne diyorsun, Survivor’ı kaçırmadığını bile biliyoruz:/

Napalım Hüsnü. Bunlar haricinde konuşacak bir materyal mi var allasen. Görümcelere, eltilere Sokrates’in felsefi duruşu ile ilgili konferans mı vereyim, napayım?

Bir süredir İntikam adlı diziye bakıyorum (seyretmiyorum, öküzün trene baktığı gibi bakıyorum. bu mühim). Beren Saat adlı hanım kızımızı, Bihter rolüyle az çok bilirim. Ben sanırdım ki o vakur, o etrafındaki organizmaları birer böcekmişcesine ezen duruş sadece Bihter’e ait. Değilmiş. Beren Saat, dizilerde kendini oynuyormuş. KIZIM ALLAŞKINA İNSANİ BİR TEPKİ VERDİĞİNİ GÖRELİM LAN BİR GÜN! Buzdolabı rolü yapmaktan çok yakında alnının tam ortasında 18 puntoluk bir Arçelik yazısı belirecek benden söylemesi. Aslında dizi güzel. Güzeli geç, Nejat İşler var, sırf onun için bile izlemeye devam ederim. Ama ben bu kıza dayanamıyorum. Zenginlikten tiksindirdi yeminle. Yalıda oturan herkes gözümde potansiyel bir no frost oluverdi. Kati surette buzlanma yapmıyorlar, zenginler çünkü. Ama kutuplar kadar soğuk ve ulaşılmazlar.

GO HOME ZENGİNS!

Dizide kız, 30 yaşındayken bir kız kardeşinin olduğunu öğreniyor. Kızkardeş rolündeki zeka özürlü -şimdi hatırlamadığım bir sebepten ve kardeş olduklarını bilmeyerek- buna sarılıyor. Beren’in yüzündeki ifadede herhangi bir yöne kayma olsa ya? Tık yok. Ben oturduğum yerde mimiklerin efendisi Jim Carrey ve dahi yeni gözdemiz Ahmet Kural’a rahmet okutuyorum bir ağlamaklı bir gülmekli olarak. Allah seni inandırsın o an Kanal D Bilmemne Ödül Töreni olsa herhangi bir dalda aday gösterileceğim (oturduğu yerde en iyi hislenen dizi izleyicisi sşlfdkjsşlfjdlfjsş Ama bu kız bildiğin duruyor. Sadece duruyor. Bir tepik atsam aooeehh diye feryat etse içime sular serpilcek ayol.

Beren Saat: oyunculuğu bırak ve git o yalıların tekinde yaşlan. Ahşap boyama kursuna git. Evini dekore ederken usulca deliren o tatlı kadınlardan ol lütfen. Yeter ki başka bir diziye de yazık olmasın.

Akşama Behzat Ç var (yani vardır diye umuyorum). Ve sadece birkaç bölüm sonra hepten bitiyor.

Beşikçioğlu’nun tahtı zaten sağlam ama Hayalet, Akbaba ve Harun’u muhtemelen başka yerlerde göremeyeceğiz. Buna karşın TSE belgeli Arçelik marka Beren Saat, her yerde karşımıza çıkmaya devam edecek.

Senin ben geçmişini de sevmezdim dizi sektörü!

Fuck off biççç!

Antebin bir köyünde yaşayan iki çocuk, Mayıs’ın 12’sinde, okul kapandıktan hemen sonra ailelerine haber vermeden evden çıkar. Babam 9-10 yaşlarında daha o zamanlar. Arkadaşı Sabri ise kendisinden birkaç yaş büyük. İstikamet: komşu vilayet Adana. Beş parasız başladıkları bu macera, bir kamyon kasasında devam eder. Şoförün teki, bu yaşta iki çocuğun yollarda ne işi olduğunu sorgulamadan, muhtemelen hallerine acıdığı için onları aracına kabul eder. Büyük ve küçük baş hayvan pisliğinden geçilmeyen kasada, saatlerce yolculuk yaparlar. Rüzgar, pislikleri alabora edip bizim maceraperestlerin ağzından burnundan içeri soktuğundan, pek de konforlu geçtiği söylenemez yolculuğun.

Gavur Dağları’ndan geçerken, uzakta yanıp sönen ışıkları fark eder babam. O yaşına dek köyünden dışarı adım atmamış bir çocuğun, elli sene sonra, koca bir adam olduktan sonra dahi hafızasında çok net bir şekilde canlandırabileceği “uzakta yanıp sönen ışıklar”.. Nedense bu tabir çok güzel geldi kulağıma. Yıllardır unuttuğum bir hissi yaşattı sanki tekrardan. Uzaklar her zaman iyidir..

Ve işte ömürlerinde gördükleri ilk farklı şehir: Adana! Parasız ve aç iki oğlan çocuğu. Şoförden ayrıldıktan sonra, yolun bundan sonrasına –katırlarla değil elbet – tek başına devam etmek zorundalar. Ve ilk sürpriz! Köpek sürüsü. Üstlerine doğru hırlayan, havlayan, her an ısıracak gibi dişlerini gösteren acımasız, vahşi köpekler. Babam diyor ki, orada kestim umudu. Tamam dedim, buraya kadarmış. Ama Sabri pes etmiyor. Ah cengaver Sabri. Kabanını başına geçirip köpek sürüsünü tam ortasından yarıyor ikiye. Hem kendini, hem babamı bu büyük sınavdan başarıyla geçirdiğinin bilincinde ilerliyor. Ondan sonraki hal ve hareketleri de bariz şekilde değişiyor genç adamın.

Sonra çalışıp ekmek kazanmak icap ediyor. Hayat, otostop çekmek ve kötü koşullarda da olsa bir araca kabul edilmek kadar kolay değil ne de olsa. Bir tarlada çapa yapmaya başlıyorlar. Evdekiler ne durumda? Köy birbirine mi girdi? Jandarmaya haber verildi mi?.. Bu soruları pek de umursamadan tam kırk beş gün yaşıyorlar Adana’da. Kendileri haricinde tanıdık başka kimsenin olmadığı bir kentte bir buçuk ay! Karınları tok, sırtları pek ama. Para bile biriktirecek kadar iyi durumları. Babam kendine Nacar marka bir saat alıyor kazandığı ilk parayla. Hayatında takmış olduğu ilk saat. Kendi emeği ile satın alındığı için daha bir kıymetli haliyle. Kırk beş günün ardından, ver elini dönüş yolu!

Gidiş macerasını ve Adana günlerini anlatırken, bir romanı tek solukta okumuş kadar olduğu için, dönüşten pek bahsetmedi babam. Ki bu kadarı bile etrafında toplanan sekiz-on kişiyi hipnotize etmeye yetmişti bile. Bu hikayeyi ilk anlattığında yazlıktaydık. Üniversiteyi yeni kazanmıştım. Babam anlatıyor, biz dinliyorduk. Arkadaşların gözlerindeki hayranlık ifadesi hala aklımda.     

Sanırım delikanlı çağında geride herkesi, her şeyi bırakıp tek başına İzmir’de hayat kurmasının temellerini, Adana’da atmış babam. Adana ona cesaret vermiş, kol kanat germiş. Başka şehirlerde yaşamanın o tatlı cazibesini sunmuş altın tepside. Belki de babasını küçük yaşta kaybedeceğini çok iyi bildiğinden, hayat onu erkenden olgunlaştırmış.

Sanki benim babam hep kocaman adammış; hiç çocuk olmamış..

tom sawyer & huck finn

 Tom Sawyer ve Huckleberry Finn (nedense babam ve arkadaşını hatırlatır bu kare) 

DSC_0286

Beraber parklara gidiyoruz. Yolda yardım almadan kendi başına yürüyen bir cüce insan düşün.

DSC_0293

Teyzem poz ver, diyorum. Saçmasapan hareketler yapıyor. Fotoğrafını çektikten sonra kendisini yiyorum.

DSC_0304

Parkta kaydıraktan kayınca, sürtünme kuvvetinin etkisiyle saçları tel tel havaya duruyor. Çim adam görse gülmekten altına işer. ahahaha

 DSC_0307

Bak yaaa=)

DSC_0413

Doğanın ortasına bırakınca kayboluyor. Kaybolmayan çocuk yapsınlar. Azıcık etli butlu olsun.

DSC_0431

“Hadi teyze, geç kalıyoruz” (der gibi gibi)

DSC_0480

Kırlarda ayrı güzel; kumsalda ayrı.

DSC_0424

Bir elmanın yarısı siz, yarısı bu koskoca dünya!

Onu ilk gördüğümde, püfür püfür esen bir ada günüydü. Göğün en mavi kısmında insanoğlunun henüz benzerine erişmeye vakıf olamayacağı güzellikte resimler çizen kargaların altında durmuş, o günü izliyordum. Evet, muhtemel bir Cumartesiydi. Ve ben durmuş sadece o günü ve etrafa kattığı müthiş enerjiyi izliyor; bundan da aklımın normalde asla alamayacağı bir keyif alıyordum. Hayatımda “an”ın içinde olmaktan duyduğum huzurun sayısı sınırlıdır. Ya geçmiş, ya da geleceği düşünmeye odaklı bir yapım olduğu için carpe diem felsefesi bünyeme pek sökmez. Üniversitede poetry dersinde işlerken de kafama hiç girmezdi zaten. “Neymiş çocuklar? Seize the day! Yani? Günü yaşayın! An’ı yaşayın. Sçtırtmayın derdinizin ızdırabına.” Oldu canım. Yanına bi de iskender söyleyelim mi, nasılsa sen ısmarlıyormuşsun? 

İnsan bu oğlum! BALIK MI AMK ki önünü ardını düşünmeden, ölçüp biçmeden yaşasın?! Eternal Sunshine of the Spotless Mind şahidim olsun ki, böyle şeyler sadece Holywood’da oluyor (dikkat edersen filmlerde bile demedim, direkt Holivud)

Allam, ben yine nerden geldim buraya?

Feridun Düzağaç, bilmem ki birkaç kere o çok sevdiğim kara parçasında rastladığım için midir, sanki onyıllardır tanıdığım bir adam oluverdi. Bıkmamak için şarkılarını sınır koyarak dinlediğim, yüzüne bakınca bir sürü tanıdık ayrıntı gördüğüm, içimizden, bizden biri gibi; tam olarak anlatamadım işte yine..

Sosyal medyadaki her mecrada takip ediyorum. Çok aktif bir kullanıcı olmasa da bu konuda nokta atışı yapanlardan F.D. Az ama öz konuşan mı denirdi, vardı böyle bir tabir; hah işte tam olarak onu anlatıyor bu ifade. Bir güne bir gün bozsa ya şu “düzgün” çizgiyi? Biraz da o ekmeğini yemek istese ya şu iğrenç sistemin? Bir insanın her şeyi mi tam ölçüsünde olur? Beşiktaşa olan tutkusu da bunu destekler nitelikte adeta.. Ben henüz Beşiktaş taraftarı olup bunu holiganizme yahut saygısızlığa dönüştüren bir kişiye rastlamadım. Sanırım Çarşı’nın bir hikmeti bu. F.D onların güzel bir temsilcisi. Adeta ideal insan, hatta übermensch.     

Ne yalan söyleyeyim, instagramda beni takip ediyor olması, o 200 küsur kişinin arasında olmak; insanlık için zerre kadar önemli değil belki ama benim için gülümsetici bir gelişme oldu. Garip şeylere seviniyoruz azizim, işte teknolojinin bizleri getirdiği nokta geyiğine hiç girmeyeyim şimdi sabahlar olmaz. Bugün de en az, Bozcaada’daki o püfürlü, şarap kokulu, masmavi öğleden sonrası yaşadığım “an”ki kadar kıymetliydi sanırım benim için.

Hayat da o anlar bütününden ibaret değil miydi sahi?

6e3_36d03

bozca adam

DSC_0226

Bir ağaç gördüm. Kuru yapraklarının arasında elma şekerleri vardı. Yoksa Havva’nın Adem’i kandırdığı ve insanoğlunun kaderini çizdiği yer tam olarak burası mıydı?

“Adam and Eve were banished from the garden of Eden. And ‘Now’, said God, ‘You’re on your own'”..

DSC_0228

Uyanmak, sadece insanoğluna özgü bir davranış değildi. Bir şenlik kopmaktaydı doğanın ortasında! Körpe laleler gördüm, koparmaya kıyamadım..

 

DSC_0233

Kozasından yeni çıkmış gibiydi hayat. Siyah benekli turuncu bir kelebek gördüm. Yanına gittim, kaçmadı. Üzerinde hala, henüz uyandığı derin uykunun mahmurluğu vardı.

 

DSC_0244

  Gri kumların üstünde boş bir şarap şişesi gördüm. Kimbilir kaç zaman önceki buğulu akşamlarda, kimlere hangi güzel kafaları bahşetmişti.. Bunları düşünürken içine ufak bir not koyup uzak diyarlara yolladım. Hayat, filmlerdekinden o kadar da uzak değildi.

DSC_0256

Çayırlar, geceki yağmurdan ötürü hala ıslaktı. Ada ise, uzansam dokunacak kadar yakın. Tavuklarına yem veren bir adam gördüm. Son birkaç yıldır karşılaştığım hemen herkesten çok daha mutluymuş gibi bir hali vardı.

DSC_0263

Sonra rüyayı andıran bir taş ev gördüm. Sahipleri evden de güzeldi. Ege’nin kıyısında her şeyin doğalını yiyip içiyor, güzelce yaşlanmanın tadını çıkarıyorlardı. Oturup sohbetler edildi, taze bal, yumurta, efendime söyleyeyim yeni sağılmış süt alındı. 

Bugünkü rotada görülenler, akılda ve fotoğraf makinesinin hafıza kartında işte böyle yer etti=)  

Kaldığı yerden devam ediyor sanki hayat. Aradan birkaç hafta yahut on küsur sene geçmiş olmasının hiçbir farkı yok. Her defasında bıraktığım gibi çıkıyor karşıma Çandarlı. Gün batımı, kuzeye yakışır koyu maviliği, akşam aniden çıkan fırtınası, sessizliği ve baharın olanca güzelliğiyle!

Bugünkü mevzu, çiğ çiğ yemelere doyamadığım tilki kuyruklarından sonra (bu yörede böyle deniliyor bitkiye yapacak bir şey yok) geçmişe yapılan ufak ziyaretti aslında. Mayıs’ta tam sekiz yıl olacakmış. Rıdo gideli SEKİZ koca sene! Radyoda o şarkı da çıkmasın mı tesadüf gibi. Adamın sesine bak, diyorum. Ne kadar pürüzsüz, dinlendirici. “Hiçbir yüz güzel değil senin yüzünden”. Burada kıza iltifat mı ediyor, kızıyor mu belli değil. 23 yaşındaki Esin, oturmuş yeni bir şarkıyı sevmeyi öğreniyor tekrardan! Sonra annesi giriyor odaya. Çat diye! Yok yok, DANN diye! Rıdvan, inşaattan düşmüş. E, normaldir? Çocuk senelerce okudu o inşaatların tepesine çıkmak için. Düşecek de, yaralanacak da..

Öleceği, aklımızın ucundan geçmiyor.

Ve bu bahar, tam sekiz yılı dolduracak. Buradaki hemen her evden ve o evlerin, bahara yeni yeni uyanan bahçelerinden anılarımız taşarken, yanlarından geçip sahile gittim. Uzakta bir adam balık avlıyordu. Daha doğrusu bana kalırsa haybeye sallıyordu oltayı çünkü ben bildim bileli bu kıyıdan balık falan çıkmıyor.

Balıkçıyı ve yamaçta otlayan koyunları geride bırakıp Bimeyko’ya geldiğimde iki minik tavşan çıkmasın mı karşıma! Çantama koyup eve getirecektim de ahh! benden hızlı çıktı keratalar! =)

Ben bunları kafamda toparlayıp yazmaya çalışırken, dışarıda aklını yitirmiş bir fırtına var -YİNE. Bu evler, buraya iyi dayanıyor. Ne nemi bitiyor, ne fırtınası. Çarpan kapı ve pencerelerin, ıslık çalan camların, havada uçuşan asma dallarının tutsaklığında geçirdiğim kimbilir kaçıncı gece burda! Kaçıncı sene. Ardına bakmadan kaçınca seneler, böyle oluyormuş demek ki.. NE DİYOSUN KIZIM SEN YİNE SAÇMALAR GİBİ! Bazen yazmak komik geliyor. Geçmişte yazdıklarım zaten hepten komik. Ki bunların da gidişatı o yönde. ahah. Lodos. Şarap. Ve elimin altında yine o kitap. Ah pardon, ikinci hayat rehberim diyecektim.

Ne yazmış, dinle:

“Nihayet delikanlı çağına gelen Dionisos, Nisa vadisinde Silinos’dan bağcılık san’atını da öğrendikten sonra Olimpos’a gidip yerleşti.”

Dionysos’u epeydir tanıyormuşum meğer ben..

Atölyeli bir ev.

O nasıl oluyor deme. Kendisini birkaç aydır ana caddeden geçerken görüyorum. Önünde durup, sapık gibi çitlerine yabışıp uzun uzadıya izliyorum. Evin güzelliğini geçtim; kocaman bir bahçesi var. Adam o bahçeye atölye kondurmuş. Ahşap, minicik, cınım yaa! İçine de Allah ne verdiyse artık doldurmuş; seçebildiklerim bir bilgisayar, kocaman çalışma masası, yığınla kitap, alet edevat (ABİ SEN NAPMIŞSIN, SAPIK GİBİ İNCELEMİŞSİN CİDDEN KOCCA EVİ dediğini duyar gibi oldum yalnız şu an. Ayıbediyosun!!). Dış cephenin ahşap iskeletini, camlarla kaplamış. Misal yağmur yağıyor, sen bir şeyler üretiyorsun. Müzik de açık. Masada en şahanesinden sarı ışık. Atölyenin önünde dünyanın en güzel köpeği uyuyor kulübesinde (aha da fotoğrafı )..

Ben çünkü fimoyu o kadar iptidai ortam ve şartlarda yapıyorum ki. Kahve tepsisinden tut, yemek sinisine, pütürlü sehpalardan, fiskos masasına dek geniş bir skala:/ Fimo tozlu ortamı sevmiyor. Yapıştı mı zor çıkıyor namıssızdan. Bir atölye şart!! Bizimkileri kandırsam mı napsam, bahçeye bir tane yaptırtmak konusunda. Kafamdaki tasarımı da hazır. Sonra da işte fimolar, kitaplar ve akrilik boyalarla gül gibi geçinip gideriz. Hayali bile güzel, o herif nasıl mutludur orada yhaa puşt!

Bu arada hamır işlerim instagramda baya popüler hale gelmeye başladı. Çok tatlı bi program keşfettik Şeko’yla, çeşitli efektlerle süsleyince ben bile inanamıyorum benim elimden çıktıklarına.

Şunlara bak allasen.

e403c364877a11e2a30c22000a1f9683_7

Televizyonum. Sadece TRT çekiyor ama olsun lkdjxskldjskdf

6a731ff8869f11e29f5522000a9f14ae_7

İlk göz ağrım, Alex’im

İşte böle.

Kaçtım, çüz.